Ne zaman mübarek Ramazan kapımızı çalmaya yaklaşsa hep aynı düşünceler gündeme gelir. Özellikle açın halinden anlamamız için Afrikalı çocuklardan, fakir ve fukaralardan dem vurulur; onlardan örnekler verilir. Her birimiz bir merhamet şelalesi olur çağlar ancak çok azımız kendi insafsızlığımıza, aç gözlülüğümüze, bencilliğimize ve girmiş olduğumuz günahlara ağlarız. Sezai Şen
Bugün bir Tansaş mağazasına girdim; adım atacak yer yok! O derece bir Ramazan alış-verişi almış başını gitmiş. İçki satışlarının yapıldığı raflar ile Bereketli Ramazan paketleri yan yana! İnsanlarımız Ramazan'ın gelişini büyük bir coşku ile karşılıyorlar.
Nihayetinde Ramazan bizim gündemimizi 29 veya 30 günlüğüne değiştiriyor, bir parça hayatımızı da. Sonra futbolcuların oruç tutup tutmadıklarından, hangi İslam ülkesinin ne zaman oruç tutmaya başladığına kadar hiç eskimeyen tartışmaların içinde buluyoruz kendimizi. Hem hayır ayı hem heyecan ayı. Hemen ardında bir bayramın olması da heyecanı artırıyor.
Aslında Ramazan ile verilmek istenen mesaj, her zaman Ramazan'da olduğumuz gibi olabilmektir. Yoksa 'yılın 11 ayında farklı davran, bu bir ayda farklı davran' değil denilmek istenen. Bizden istenen her an ve her şartta iyi insan ve iyi Müslüman olabilmektir. İyi insan olmak ile iyi Müslüman olmak çoğu zaman örtüşür. Her zaman demek isterim aslında ama iyilik de nihayetinde göreceli bir kavram ve başkaları için iyi olan bir şey ve insan bir Müslüman için iyi olmayabilir.
Ramazan'da kendimizi aç ve susuz bırakmak ilk önce kendimizi anlamak içindir, sonra da başkalarını. Aç kalan bir insan elbette açın halinden daha iyi anlar, Nasrettin Hoca'nın deyimiyle de “eşekten düşenin halinden eşekten düşen” anlar. Ancak ne var ki açın halinden anlamak için Ramazan'ı beklemek ve aç kalmak zorunda değiliz.
Geçen gün okur yorumlarını okurken okurlardan birinin lüks lokantada yemek yemesi eleştiriliyor ve Afrikalı çocuklara yardım için lüks lokantada yemek yerine başka bir yerde yemek yenilmesi tavsiye ediliyordu. Çalışan, alın teri ile helalinden kazanan bir insanın size göre lüks, belki kendine göre sıradan bir lokantada yemek yemesinde hiçbir olumsuz taraf göremiyorum ben. Böyle bir insan gün gelir lüks lokantada yemek yer, gün gelir benim yaptığım gibi bazı öğünleri hiç yemez; o öğünlerin parasını sadaka olarak verir ya da biriktirir. Bizim insanlarda kınamamız gereken özellikler haramdan kazanmaları ve harama harcamaları, bir başka deyişle haksız kazanıp pervasızca harcamaları olmalı. Hiçbirimiz diğerimizi bizim arzu ettiğimiz insanlara yardım etmeye zorlamaya veya yardım etmediği zaman kınamaya yetkili değiliz. Nihayetinde yardım içten gelen bir şeydir ve hiçbir zorlamanın, dış tesirin altında kalınmaması esasıdır. Bazı zamanlarda bizim içimizdeki merhamet duygularının yeşermesi ve kendini göstermesi için başkalarının tavsiyelerine, yüreğimizin gerçek kimliğini ortaya çıkaran sözlerine, hatırlatmalarına ihtiyaç duyarız. Dikkat ediniz; insana tavsiye edilir ancak sizin tavsiyenize uymadı diye kınanmaz ve kızılmaz!
Dünyada birçok aç insan var, günde bir doların altında bir ücret ile geçinmek zorunda kalan. Asya'daki açların sayısı Afrika'dan az değil. Hem zaten açlık sadece fakir olarak bilinen ülkelere has değil. Zengin ülkelerde de milyonlarca aç insan var. Fakirlik, açlık sadece başkalarının bu insanlara veya ülkelere yaptığı art niyetli oyunlar ve savaşların bir sonucu değil. Burada fakir ve aç olmanın en büyük suçu fakir ve aç olan insanlarda. Fakirliğin en büyük sebebi tembelliktir. Nerede çalışkan bir ulus, bir topluluk varsa bir şekilde zenginleşmiştir veya en azından fakirlikten kurtulmuştur. Zenginleşmenin en büyük kaynağı da, her ne kadar bizim ülkemizde çalmak olsa da, çok çalışmaktır. Eğer bir ülke zengin ve diğeri fakir ise mutlaka birisi daha çok çalışmış ve diğeri o derece gayret göstermemiştir. Fakir ve zengin olmakta şüphesiz başka etmenlerde var. Ancak başka etmenlerin ve etkenlerin olması bizi temel gerçeği görmekten uzaklaştırmamalı.
Afrika'nın en büyük sorunu bence tembellik. Amerikan kıtasına ilk ayak basan Avrupalıların ellerinde avuçlarında Avrupa'dan birbir güçlükle getirebildikleri haricinde hiçbir şeyleri yoktu. Ama onların umutları, hırsları, çalışma aşkları, yeni bir dünya kurma şevkleri vardı. Nihayetinde topraklar işlendi, evler kuruldu; yerliler ile yaşanan savaşlara, daha sonra birbirleri arasında yaptıkları savaşlara rağmen bugün dünyanın askeri ve ekonomik yönden en güçlü devletinin bulunduğu bir ülkeyi ortaya çıkardılar. Batı'nın güçlenmesinin altında yatan şeyi sadece 'sömürme' olarak gördüğümüz taktirde doğruyu görmüş ve kendimize doğru örneği seçmiş olmayız. Çalışma azmini kaybetmiş toplumların fakirleşmesi, başkalarının kölesi olması haktır. Bu dünyada Allah 'bu insan Müslümandır' diye ona çok vermez. Kim çalışırsa ona verir. Çalıştığı halde kazanamayan, zengin olamayan da olur ama aç kalan olmaz. Bu nedenle bizim acımamız ve sadakalarımız bu kadar aç ve fakir insanın durumunu düzeltmeye yetmez. İlk önce bu insanların tembellik ve cahillik giysilerini üzerlerinden çıkarması, gayrete gelmesi şarttır. Yoksa bizim burada bir lüks lokantaya gitmek yerine onlara gönderilmek için para ayırmamız bir çözüm değildir. Nihayetinde o parayı siz değilde başkaları götürüyorsa nerede, nasıl harcandığını da bilemezsiniz. Belki bir aşiret reisinin eline ulaşan o para ile başka bir kabilenin katledilmesi için silah bile alınıyordur!
Ramazan gelince insanlarımızın daha hassas olması ve başkalarını da hassas olmaya davet etmesi olumlu bir durum. Ancak Ramazan bize başkalarına herhangi bir şeyi tavsiye ederken ve başkalarını bir yanlıştan alıkoyarken de nasıl davranılması gerektiğini öğretmeli, değil mi? Ramazan'da biz kendi nefsimizden feragat beklemeliyiz önce, başkalarının feragat etmesini istemekten ziyade. Ramazan'da biz nasıl yaşamamız ve nasıl davranmamız gerektiğini öğrenmeli, bir sonraki Ramazan'a kadar da o yaşantımızı sürdürmeliyiz. Eğer Ramazan ile birlikte hassasiyetimiz bitiyorsa bizim anlayışımızda, imanımızda, aklımızda bir eksiklik var demektir ya da biz aslında Ramazan'ın gerçek yüzüne hiç bakamamışız demektir.
Sadece Ramazan'da değil, yaşadığımız her an fakirlerin elinden tutalım, açları doyuralım; sevdiklerimiz için verdiğimiz sadakaları onlara adayalım. Ama eğer insanlara gerçekten yardım etmek istiyorsak onları eğitelim, bilgilendirelim, iş öğretelim, gayrete getirelim. Yoksa bizim yardımlarımız ile belki bir öğün, belki bir günleri ancak kurtulabilir. Eğer cahillikten ve tembellikten kurtarabilirsek onların hayatları ve nesilleri kurtulur. Akılları başlarına gelir ve başkalarının kölesi olmaktan, onların oyunlarına gelmekten kendilerini çeker çıkarırlar. Batılı ülkeler Afrika'nın 200 milyar dolardan daha fazla olan borçlarını siliyorlar ama bakıyorsunuz bunun onlara hiçbir faydası olmamış. Çünkü Afrikalılar Batılılardan borçlanmışlar; silah alıp, birbirini kırmak için. Suç ilk önce birbirine düşen insanlarda, ondan sonra da bunları birbirine düşürenlerde. Sonra 1980'lerde ABD'de faizler çok hızlı yükselmiş ve yüzde 20-22 seviyesine kadar çıkmışlardır. Afrika'nın borçları da bu dönemde katlanmış. Öyle ki Afrika her yıl aldığı borçtan daha fazlasını sadece faiz olarak ödemek durumundadır. Ancak Batı'nın yaptığı iyilik midir, kötülük müdür bilinmez: Zira borç silerek bu insanlar bir nevi tembelliğe itilmektedirler. Tamam iyilik gibi gözükmektedir ama 'sen yatmana bak, çalışma; ben ileride yapacağın borçları da nasıl olsa silerim' anlayışıyla yapılan bir operasyon benim açımdan bir iyilik değildir. Afrikalıları eğitmek, onları AIDS'e götüren yollardan uzak tutmak, sağlık hizmetlerinden faydalanmalarını sağlamak daha mantıklı bir yardım gibi geliyor bana. İnsanlara balık vermektense onlara balık tutmayı öğretmek her zaman daha akıllıca bir iştir; zira balığı her zaman gören insanların sizi her zaman balık tutacak kadar bir vakit yanlarında bulmaları mümkün olmayabilir.
Ramazan gelince başkasını düşünmek gerçekten güzeldir ancak Ramazan'da esas insanın kendi nefsini terbiye etmesidir. Ramazan'da olabildiğimiz kadar Müslüman Ramazan'dan sonra olamıyorsak biz bu bir ayda kendimize hiçbir şey katmamışız demektir. Davranışlarımıza ve niyetlerimize çeki düzen vermeliyiz önce, yaptıklarımızı kendimize, kendi inancımıza yakışır şekilde yapmalıyız sonra. Bunu gerçekleştirdikten sonra gidip Tansaş'tan Bereketli Ramazan paketlerinden alarak çevremizdeki fakirlere yardımlarda da bulunabiliriz, lüks bir lokantada iftar da edebiliriz. Ama şunu unutmayın, yaptığınız yardımların ne şekilde harcandığını görmek istiyorsanız çevrenizdeki fakir ve fukaralardan başlayınız yardım etmeye. Zaten kendi çevremizde fakir ve fukarayı tüketmeden bizden uzakta olanlara yardım etmek üzerimize farz değil.
Mübarak Ramazan hepimize güzellikler, hayırlar ve sevaplar getirsin; bizden bütün kötü hasletleri, kini ve ona buna anlamsız düşmanlığı bizden götürsün! Başkalarını karnını doyurmak kadar ruhlarını doyurmanın da büyük bir erdem olduğunu hepimize göstersin!
Merhametimiz ne kadar büyük olursa olsun onunla bir fakirin karnını ancak onun karnını doyuracak kadar zenginliğimiz bu merhametimizle birlekte varsa sağlayabiliriz!
Bugünün Müslümanları Ramazan ayının bereketini kendi bencillikleri ve pintilikleri ile ortadan kaldırmazlarsa, en azından Müslüman toplumlar içindeki açları doyurup, fakirlerin tamamını giydirebilirler. O kadar potansiyel var; ama o kadar merhamet???
Yorumlar Edip Doğruya doğru bir yazı.Yasemin Ramazan'ın birçok insanın davranışına yansımadığına, sadece aç ve susuz kalmak ve verilen sadaka miktarını artırmak olarak algılandığına şahit oluyoruz maalesef.Asiye Zehra Ramazan'ın bu ilk gününde yazınız hepimize ilaç gibi geldi.21.yüzyılın demokratik toplumları;sivil toplum örgütleri,yardım kuruluşları ve belediyeler marifetiyle yurttaşlarının yaralarına merhem olabilirler.Bunun için önce toplumsal bir şuur olması,yalnız Ramazan ayında değil,yılın her günü ve ayı çalışmaların devam etmesi gerekir.Zamanında atalarımızda,Osmanlı'da bu şuurun olduğu hepimizce bilinmekte.İşin merhamet boyutunu söylemeye dahi gerek yok,zaten bilinçli yurttaş;eğitimli,ülkesinin sorunlarına duyarlı yurttaştır.Ramazanınız mübarek olsun,saygılarımla...Esma Nur Parlak Sezai Bey olaylara çok farklı pencereden bakıyor. Olumsuz demiyorum. Tam tersine iyi birşey bu. Bir konuda bir başka türlü düşünmenin, konunun farklı bir yönünü gündeme getirmenin alasını yapıyor. Müslüman toplum olarak nitelendirdiği toplumlarda, kendi içindeki açları doyuracak potansiyel var ancak ben merhametin olduğu konusunda şüpheliyim. Müslümanların önemli bir kısmı diğer kısmını hiç düşünmüyor. Kendi ailesini, çocuğunu, eşini düşünmeyen bir Müslüman bir başkasını düşünebilir mi hiç?Bence O kadar merhamet de yok o kadar iman da. Çoğumuz hüviyetimize İslam yazdırarak kendimizi kandırdığımızı gösteren bir hayat yaşıyoruz. Ramazan bile bir kandırmaca gibi. Allah hepimize selamet versin.
Ünlüler geçmişlerini inkar ediyor. Örnek Ebru Şallı... Ünlü manken, "İstanbul'da hangi semtlerde oturdunuz?" sorusuna 'Bebek ve Etiler' yanıtını verdi. Oysa Şallı, ünlü olmadan önce Feriköy'de gecekonduda yaşıyordu.
Gülben Ergen'in içi dışı bir!!! İşte Hürriyet'in en çok okunan haberi!!!
Ne Orman yangını, ne YAŞ kararları, ne de Ergenekon... Gündeme bomba gibi düşen ikinci Sibel Can vakası haberi Kıbrıs'tan geldi!
Her kim bu tatlıdan üç lokma yese, göğsüne şifa, gönlüne nur olur. Dindar, yaşlı ve sevimli bir dostu ziyarete gitmiştik. Ben, hüsn-i hat merakım dolayısıyla duvarlardaki eski-yazı levhalarını incelerken, bir levha özerinde ilgi çekici ve hoş bir ilâç târifnâmesine rastladım, ilâcın hazırlanışı şöyle: