Bir film izlemiştim çok eski zamanlarda. Adını hatırlamıyorum. Konusu, sıradan bir adamın, nasıl kiralık katil haline getirilebileceği idi… Mehmet Ali Bulut
Kendi halinde yaşayan genç bir gün eve gelir ve bakar ki kapının altından bir zarf atmışlar. Zarfın içindeki kâğıtta ‘Filan öldüğünde 5 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır.
Birkaç gün sonra evine bir paket gelir, içinde beş bin dolar vardır. Aradan biraz daha zaman geçer yine bir zarf gelir ve zarfta “filan öldüğünde 10 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır.
Bir iki hafta sonra gerçekten bakar ki 10 bin dolar gelmiş. Derken genç merak eder bu insanları. Araştırır ve bakar ki, bu isimler hep, bir yaşlılar yurdunda kalan insanlara ait. Doğal yoldan ölen insanlar.
Sonra bir zarf daha gelir, içindeki ödül miktarı bu kere 20 bin dolardır. O da olur. Genç, havadan gelen bol paraya alışır. Araya uzun bir süre girer ve derken gencin kapısının altından yeni bir zarf atılır. İçinde “Filan öldüğünde 100 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır. Genç inceler bakar ki, sapa sağlam bir adam. O parayı almak için gidip adamı öldürür.
Birkaç gün sonra bir zarf gelir, zarfta, “yeni emirlerimizi bekle’ yazılıdır…
* * *
Son zamanlarda aynı gazetenin son derece ilginç belgeleri servise koyması, bana o filmi hatırlattı. Acaba gerçekten birileri, -temsilde hata olmasın- kiralık katil mi hazırlıyor, yoksa bu belgeler essahtan var mı? Varsa da ne kadar gerçek! Çünkü şu teknoloji çağında insanın bir kelimesinden bir kaset dolusu konuşma yapılabiliyor…
Evet, biliyoruz, bir kesim var ki, vatandaşı beğenmez. Onun siyasetini de siyasetçisini de beğenmez. Askeri kesim de hep onların yanında görünmüş son 60 yıldır. Bu bizim içimizi acıtıyor, öfkelendiriyor.
O yüzden de bu kesimlere ait bir takım belgelerin gün yüzüne çıkması, birilerinin suçüstü yakalanması bize keyif veriyor. Keyif almaya da hakkımız var.
Evet, biz hepimiz, bir takım belgelerin ortaya çıkarılmasını sevinçle karşıladık. Çünkü bu belgeler, geçmişte andıçlarla, fişlemelerle, darbelerle çalışma grupları ile insanlarımızı bezdiren, bıktıran ve illallah dedirten bir kesime aitti.
Yıllarca eften püften belgelerle halkın iktidarlarını alaşağı edenlerin suç işlerken yakalanmış olmaları mağdurları keyiflendiriyor. Elbette hakları var.
Fakat bu gidişat sağlıklı değil. Akil olanlar, bu gidişatta doğal olmayan, bize ait olmayan bir yan bir yön bulunduğunu hissediyorlar. Nedense bu iş, bu kere içimde istifhamlar yarattı. Yani şu belgenin, doğrusu, sahte çıkması gerçek çıkmasından daha fazla canımı sıkıyor! Ben dua ediyorum ki gerçek çıksın.
O zaman asker, her zamanki hallerinden biriyle yakalanmış olacak!
Yok, eğer belge sahte ise ve birileri askeri böylesine itham etmemize sebep olacak güçte bir belge düzenleyebiliyorsa bu ülkede, çok şey bitmiş demektir.
Çünkü bir ülkede insanlar iki taraf olmuş ve taraflar birbirleriyle ilgili iddiaları, hiç incelemeden birbirine çamur atmanın vesilesi haline getiriyorsa, o ülke muhakkak ki harici güçlerin elinde oyuncak olmaya mukadderdir.
Bu sürecin Türkiye’deki bânisi maalesef İsmet İnönü’dür. Menderes’i iktidardan indirmek için her türlü garez ve iftirayı el altından alkışlayarak bu pis alışkanlığın önünü açtı. Öyle ki, sonunda hukukun da gözüne mil çekildi ve bir başbakan sun’i bir öfke ipiyle berdâr edildi. ‘
Böylece iki taraf arasında asla iltiyam bulmayan bir farklı bakış oluştu. Ortanın solu da bunu pekiştirdi. Bir tarafın ‘ak’ dediğine, diğerinin ‘kara’ demesi gelenek haline geldi. Bunu anlamak ve görmek için sadece bir Salı gününüzü ayırmanız yeter. Gurup toplantıları, birbirine çamur atma, iftira atma, birbirini yalanlama platformlarına dönüşmüş zira.
Sayın Baykal, başbakan’ın ‘Allah bir’ demesinden bile kıl kapıyor. ‘Allah bir’ dese, ‘neden Tanrı demedin’ diye kınıyor. ‘Tanrım!’ dese, bu kere de ‘Sen takiye yapıyorsun’ diyor. Ve maalesef onun bu tavrını, ekseriyeti askerler olmak üzere belli bir kesim de alkışlıyor.
Ülke hızla ‘birbirini linç etmek isteyen’ azgın, nefes almalarına bile tahammül edemeyen taraflara ayrışıyor. Nerede ise ‘artık çok geç!’ diyebileceğimiz bir sürece girmek üzereyiz!
Bu süreç, ülkeyi iki kefesinde iki dağ bulunan bir teraziye dönüştürüyor. O zaman, küçücük bir çocuk, bir parmak temasıyla bir tarafı seraya diğerini süreyyaya indirip çıkarabiliyor.
İşte ben bu belge işini, bu kere böyle bir senaryonun ucu gibi görüyorum. Seçimlerden sonra Fethullah Hoca ile bir röportaj yapılmıştı. Fethullah Hoca o röportajda "Dün olduğu gibi bundan sonra da, dışardan da beslenen bazı şer odakları en samimi müminleri ve hakiki Müslümanları terörist gibi göstererek irtica yaygarası koparabilirler." diyordu…
O röportajın verildiği tarih ile şu belgenin düzenleniş tarihlerinin aynı olması ilginç değil mi?
* * *
Bizim köyler bağcılıkla geçinirler. Gençlik yıllarımda anlatmışlardı. Bir kavga anında adamın biri diğerine “senin bağını silkelerim görürsün” demiş. Bağını silkmek, bağın ışkın döneminde tomurcuklarının düşürülmesi demektir ki bağı kurutur…
Adam bu sözü söylemiş ama sonra pişman olmuş. Gecenin bir vaktinde aklına gelmiş, “Ya ben bunu milletin önünde söyledim. Bu adamın düşmanı bir ben değilim ya. Birileri gider bağı silkelerse benim boynuma kalır” diye düşünmüş. Almış tüfeğini gidip adamın bağını beklemiş.
Bir de bakmış sabaha karşı iki kişi geldi, daldılar bağın içine ve başladılar bağı silkmeye. Tüfeğini çevirir adamlara, bağı kurumaktan, onları da günahtan kurtarır.
* * *
Şimdi, asker AK Parti’ye ‘gıcık’ ya! Fethullah Hoca’dan rahatsız ya! Her gün bir emeklinin veya karısının konuşmaları ortaya dökülüyor ya. Tam zamanı. Yani ülkeyi birbirine düşürmenin tam zamanı!
Evet, ben dua ediyorum ki, o belge ‘gerçek’ olsun. O zaman suçluları kendi adaletimizle cezalandırır demokrasimizi güçlendirmiş oluruz. Aksi takdirde, gelecek adına endişe etmeliyiz. Daha beş sene önce teknolojik anlamda gelecek vaat eden ve atom bombası yapabileceği söylenen Pakistan şu anda savaşın eşiğinde… İşte bakın İran karıştı. Afganistan ölüsüne ağlayamayacak durumda.
Birileri bizi böyle parmağında oynatacak duruma gelmişse durum çok vahim. Bu ülke bizim, bu toprak bizim. Bütün İslam halklarının, sığınacak bir Anadolu’su var. İşte Bulgaristan, işte Kuzey Irak, işte Kafkas.. Başları derde girdi mi bize koşarlar, sığınırlar…
Peki söyler misiniz Anadolu Türkü nereye gitsin, hangi Anadolu’ya sığınsın?
* * *
Ben Ak Parti’yi anlıyorum ve tavırlı duruşuna saygı duyuyorum. En azından sivil siyaset adına, 60 yıldır ikide bir ‘höt!’ diyen askere ilk defa, birileri ‘hötünü görüyorum, hadi bakalım!’ diyebildiği için hoşuma gitti. Ama bakıyorum ki asker ısrarla ‘ben yapmadım!’ diyor…
O zaman AK Parti’nin, ‘O zaman kim?’ sorusun sorması lazım!
Tam vaktidir. Asker de millete bir jest yapsın. İktidar’dan rahatsız olmadığını, İslam’ı irtica görmediğini gösteren bir jest!
Yoksa ne mi olur! Çok uzağa gitmenize gerek yok. Sağınıza solunuza bakın yeter!
İsrail ve Amerika tam bir danışıklı dövüş çetesi olmuş! İktidara diyor ki, “bak beni dinlemezsen, salarım üstüne Ergenekoncuları, seni bir damlalık hukuk okkasında boğarlar”, Amerikan karşıtlarına da diyor ki, ‘Bana direnç gösterirseniz, çıkarırım bir belgecik, altında kalıverirsiniz!”
Nasıl olsa, her çıkan belge büyük bir ala vu vala ile –doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın- yayınlanıyor…
İş nereye varır bilmem ama birileri vatan millet adına izanlı hareket etmek zorunda. Bu izanlı hareket en çok da askere düşüyor! Asker, Gandi’nin yaptığını yapmazsa ülkede bu ikilik artmaya devam edecek. Hatırlayın, Hindular Müslümanların evlerini ateşe verip katliama başlayınca Gandi gidip ateşe verilen bir mahallede bir Müslüman’ın evine oturdu; “Ya ben de onlarla birlikte yanarım, ya da siz bu cinnet ateşini söndürürsünüz” dedi.
Böylece büyük bir katliamı sona erdirdi. Gandi gerçek bir vatanperverdi. Askerlerimiz de vatanperverlikte iddialılar. Hatta nerede ise ülkede onlardan başka vatanperver kalmamış! Başbakanımız da kimse kimseden daha vatanperver değildir diyorlar.
Ben de vatanperverlik yarışındakilere sesleniyorum: Bakın vatan bir ateşe doğru sürükleniyor. Sizde Gandi gibi gidip, hasmınızın evinde oturacak yürek var mı?
Yorumlar Kur'an yasağı kaldırılsın ! Laiklik mi, Dinsizlik mi ?...:Bunlar abartı, yalan, iftira değil; taömamen gerçek: Türkiye'de laikçi diktatorya müslümanları kan kusturuyor; farkında mısınız? 1-Şu an ülkemizde 12 yaşına kadar Diyanet'in yaz kurslarında bile Kur'an öğrenmek, öğretmek yasak!..Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yasak yok! 2-Okullarda Din Kültürü derslerinde Kur'an öğrenmek, öğretmek de yasak! 3-Dünyanın hiçbir yerinde üniversitede başörtüsü yasağı yok; Türkiye dışında! 4-Türkiye'de memurlara cuma ve diğer namaz yasağı var! Kaçamak yapan hariç!..Cumhurbaşkanı kim? Abdullah Gül. Başbakan? R. Tayyip Erdoğan!..Şu an Türikiye'de ahlaksızlığın, fuhşun, cinayetlerin, hırsızlıkların, yalan ve iftiraların, zulmün, faizcilik ve tefeciliğin, kumarın, tembelliğin, içki tüketiminin, israfın, insan-kul hakları ihlallerinin haddi hesabı yok!..Ama bazılarına göre en iyi Müslümanlık bizde!..Türkiye; Müslüman olan tek laik, demokratik ülke!..Yahu bu ülkede müftüler bile konuşamıyor, fetva veremiyor!..Din adamları bile susturulmuş!..Diyanet İşleri Başkanı, zaman zaman suya sabuna dokunmayan konuşmalar yapıyor!..Vaazler bile illerde Merkezi sistem yapılıyor!..Hutbeler, hazır gönderiliyor!..Irak'ta, Afganistan'da kan gövdeyi götürüyor; camilerde hatipler, vaizler alakasız laflar empoze ediyor!..Çünlü laikçi Türkiye'de konuşma, din, inanç, ibadet, düşünce, dinini yaşama özgürlüğü yok!.....mış gibi yapılıyor!..Takıyye yapıyor herkes!..Laikçi diktatorya müslümanları 80 yıldır kan kusturuyor!..Dünyada en çok dini baskı ve zulümler, yasaklar şu an Türkiye'de!..15 yaşına kadar, hiçbir Müslüman çocuğu Diyanet'in bile Kur'an kursuna gidip Kur'an öğrenemiyor!..Yaz kurslarında bile 12 yaşına kadar yasak!..Sahabe kabirleri yanında genelev ! İstanbul Karaköy'de sabahın erken saatleri. Arnavut kaldırımlı sokakta temizlikçiler ortalığı süpürüyor. Son günlerde kapatılacağı söylentileriyle yeniden gündeme gelen Zürafa Sokak'ta yeni bir gün başlıyor.
Sessiz sokak yorgun ve bezgin yüzleriyle gelen kadınlarla hareketleniyor. Faal olan 18 evin kapısından birer birer içeri giriyorlar.
Referans Gazetesi'nden Sevda Yüzbaşıoğlu 'nun haberine göre; Bu sokakta 120 kadın çalışıyor. Günde 5 binden fazla erkeğe bedenleriyle hizmet veriyorlar. Bu evlerde çalışmak için sırada bekleyen kadın sayısı ise tam 6 bin...
Foto muhabiri arkadaşım Tolga Aktaş ile amacımız filmlere konu olan, tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanan "Zürafa Sokak efsanesi"nde son tartışmaların yankılarını öğrenmek... "Hayat kadınları genelevin kapatılmasına karşı" haberlerinin ardındaki gerçek burada kendini gösteriyor.
Ne yazık ki görevliler izin vermediği için sokağa giremiyorum. Ancak kapıda yakaladığım birkaç kadına yöneltiyorum sorularımı. Ve beklediğim yanıtları alıyorum. 6 yıldır orada çalışan A.G, "Kapatılırsa, sokakta kalacağız.
Devlet iş, aş ve ev güvencesi versin, varsın kapatılsın. Yoksa taşınma fikri saçma" diyor. Banu lakaplı 35 yaşlarındaki kadın ise 2 çocuğunun geleceği garanti edilirse, kapatılma fikrine karşı olmadığını vurguluyor.
Esnaf turizm canlansın derdinde
Erkek olmanın ayrıcalığından faydalanarak, içeri giren Tolga'nın dönüşünü sabırsızlıkla bekliyorum. Bu arada genelevin tam karşısındaki "emanetçi" ile sohbete dalıyorum. 30 yıla yakın bir süredir geneleve girip çıkanların emanetlerini teslim alan emanetçi, "Buralar kapanırsa kötü olur.
Sokağa taşar fuhuş. Ama yine de bölgenin selameti açısından olumlu olabilir" diyor. Bir başka esnaf ise genelevin kapatılmasının, bölgenin rehabilite edilmesinin turizmi büyük ölçüde canlandıracağını düşünüyor. Bölge esnafından Tufan Taş, "Geneleve gelen it kopuk buradan ayağını keserse gelen turist de rahat eder" açıklamasını yapıyor.
Bölgenin Cenevizlilere kadar uzanan tarihini ve bugünkü metruh hali göz önüne alındığında genelevli veya genelevsiz Karaköy'ün rehabilitasyonu fikrine katılmamak elde olmuyor.
Bir evin devri 3 milyon TL
Bir saat sonra genelevin çıkışında beliren Tolga, vekillerle (işletmecilere vekil deniyor) konuşma fırsatı yakalamış. "Devlet bizim evlerle uğraşacağına sokaktaki fuhuşu engellesin. Beyoğlu'ndaki Bayram Sokağı kapatsın" diyen vekiller kadınlarla konuşmasına ise izin vermiyor.
"Kadınların işi konuşmak değil" diyerek Tolga'yı tersleyen vekilin kanı yine de Tolga'ya ısınmış olacak ki tavşan kanı çaylar eşliğinde koyu bir sohbet gerçekleşiyor. Verdiği rakamlar bölgede oluşan fuhuş endüstrisinin büyüklüğünü de gözler önüne sermeye yetiyor. Bir evi devretmenin maliyeti 2-3 milyon TL'ye çıkıyor. Eğer ev iyi bir yerdeyse bu rakam 5 milyon TL'yi bile bulabiliyor.
Vekil Tolga'ya durumu şöyle özetliyor: "Günde ortalama 5-7 bin arası kişi geliyor. Daha kalabalık günler de oluyor. 18 faal dükkanda 120 kadın çalışıyor. 42 evin 18 tanesi faal. Çünkü ünlü genelev patroniçesi Matild Manukyan'ın oğlu Kerope Çilingir, 24 evin sahibi ama ne satıyor ne işletiyor. Buralar eskiden güzel günler gördü.
Artık bu boş evler yüzünden sokak yüzüne bakılmaz hale geldi. Biz haftada 2 defa sağlık konrolüne gidelim, vergimizi tıkır tıkır ödeyelim sonra devlet gelip buraya park yapmak istesin. Olacak iş değil." İçerideki tek büfenin sahibi ise, "Bu bölgeyi ayakta tutan yer burası.
Bir tarihi var, zaten krizle beraber düşen müşteri sayısı eğer şehir dışına taşınırsa çok daha azalır" diyor.
Aslında bu tartışma yeni değil. Uzun yıllardır gündemde. Bu kez de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kadir Topbaş, "Gündemde genelev kapamak yok" diyor. Ancak 120 kadının çalıştığı 18 faal evin dünü, bugünü ve geleceği meçhul görünüyor.
Rakamlar mafyanın ağzını sulandırıyor
Şefkat Der Başkanı Hayrettin Bulan da vesika almak için 6 bin kadının beklemesini ürkütücü buluyor. Burada bir sektörün oluşmuş durumda olduğunu söyleyen Bulan "6 bin kadın İçişleri Bakanlığı'ndan fuhuş vesikası almak için bekliyorsa bunlar mafyanın güçlenmesinin sonucu.
Kadınlar tabii ki evlerin kapatılmasını ama insanca koşullarda yaşamlarının da garantilenmesini istiyor. Kimse gönüllü olarak fahişelik yapmak istemez" diyor. Bu rakamların mafyanın ağzının suyunu akıttığını anlatan Bulan, mafyanın kadınları zorla fahişelik vesikası için sıraya soktuğunu iddia ederken, "Bu kadınlar 20 bin YTL ile 200 bin YTL arasında bu aracılara satılıyorlar.
Gelişmiş ülkelerde devlet zorla alınıp satılan insanları korur, onlardan vergi almaz. Bunun adı modern kölelik. Devlet genelevleri taşıma planıyla uğraşacağına hepsini kapamalı ve bu kadınlara bir maaş, emeklilik, sigorta planı üzerinde çalışmak zorunda" diyor.
Manukyan'ın oğlu gayrimenkul zengini
Matild Manukyan, 1914 yılında İstanbul'da, aristokrat bir Ermeni ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Notre Dame de Sion'u bitiren ve iş hayatına sosyete terziliği ile başlayan Manukyan, eşinin ölümünün ardından oğluyla tek başına kaldı. Karaköy'de babasına ait binaları genelev işletmecilerine kiraya veren Manukyan, buradan alacağını ödemeyen bir kiracısı vasıtasıyla geneleve ortak oldu.
Genelevlerden kazandığı paralarla çok sayıda gayrimenkul alan Manukyan, üst üste vergi rekortmeni seçildi, resmi görevlilerden vergi rekortmenliği plaketleri aldı. 2001'de ölen Manukyan'ın oğlu annesinin mirasını üstlenmek istemedi ve genelevleri tasfiye etti.
Avrupalılar için açılmıştı
Ermeni Katolik Patrikhanesi Sultan 2. Mahmut'un 1830 yılında çıkardığı bir fermanla kuruldu. 2 yıl sonra temeli atılan kilise, 1834'te ibadete açıldı. 2. Mahmud'un fermanıyla, adı 'Aziz Kurtarıcı' anlamına gelen kilisenin çevresindeki mülkler de kilise vakfına verildi.
Zürafa Sokak'taki genelev ise 2. Abdülhamit döneminde Beyoğlu'nda yaşayan Avrupalılar için açıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra Zürafa Sokak'taki yerine taşındı.
mehmet kartarı hürmet ve saygılarımı arz ediyorum.ne kadar güzel tesbitleriniz var.katılıyorum.
ATV'de bir programda şarkı söylemeye başladıktan sonra televizyon fenomeni haline gelen 10 yaşındaki Berna Karagözoğlu'nin 2005 yılında, yani 5 yaşındayken çekilmiş görüntüleri youtube.com da yayınlandı.