Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatından insana ciddi dersler çıkıyor.
İnsan genellikle böyle oluyor. Gençken fırtınalı bir hayat yaşıyor, sonrasında da gerek yaşın getirdiği olgunlukla, gerekse yaşadığı olayların verdiği derslerle “sükuneti” buluyor. Nuh Gönültaş
Sükunete ermek, doğruyu bulmakla, doğruyu bulmak da hisleri kontrol altına almakla oluyor.
İnsan gençlik hissiyatından kurtulup yaşlandıkça, ömrün ilkbaharı, yazı geçip, sonbahar gelince, saçlar beyazlaşıp, kırışıklıklar artınca ölümü daha fazla düşünmeye başlıyor.
Oysa insan gençken sanki hiç yaşlanmayacakmış hatta ölmeyecekmiş gibi geliyor. Üstelik etrafımızda onca ihtiyar dolaşırken ve onca ölüm yaşanırken…
Rahmetli Yazıcıoğlu’nun ölmeden çok kısa süre önce partili arkadaşlarına yaptığı bir sohbette söyledikleri günlerdir kulaklarımda.
Diyor ki “Hayatınızın değil bir dakikasına bir saniyesine bile, hatta bir anına bile sahip değilsiniz. Madem böyle o halde bunca fırıldağa gerek yok.”
“Sukunete erme” dediğim nokta bu işte. İnsanın hayatının hiçbir anına malik olamaması gerçeğini anlaması…
Bu süreç insandan insana değişse bile genellikle insan bu gerçeği orta yaşlardan sonra ancak kavrıyor.
Dünyanın fani olduğunu, geçici olduğunu, hatta benim bazen düşündüğüm gibi “sanal” olduğunu…
Rahmetli’nin “fırıldak” dediği de, hayatın hay huyu içinde hesap yapıp her şeyi kendi çıkarına yontmak… Bir şeyleri elde etmek için başkalarına tuzaklar kurmak, hesaplar yapmak, ihtiraslarımızın peşinden koşarken kırıp-dökmek, fırıldaklar çevirmek ..
Her türlü fırıldağı ancak ölüm kapısına kadar çevirebilirsiniz.
Sonra!
Sonrası, her şeyi geride bırakıp yaşadığınız hayatın hesabını vermeye…
İnsan zaaflarını ve acziyetini pek fark etmez.
İnsan ancak Allah’a iman ile Allahın büyüklüğü ve kudreti karşısında kendisinin ne kadar güçsüz, zayıf ve aciz olduğunu anlar.
Bu anlayış bütün manevi hastalıklarına adeta şifalı bir ilaç gibi gelir. Hayat ve varlık yükünü Allah’ın kudretine, rahmetine teslim edip rahat eder.
Böylece kendisinin sadece konuşan bir hayvan olmadığını, bu dünyada Allah’ın aziz bir misafiri olduğunu keşfeder.
İnsanın hayat ve hadiseler karşısında tercih hakkının ne kadar sınırlı olduğu ancak ileri yaşlarda anlaşılabiliyor.
Ve insan tabii ki sonsuz arzu ve isteklerine sahip olabilecek kadar da yaşamıyor. İstese de onlara ulaşamıyor.
Bazen dünyada insan kendini yalnız ve aciz bir bebek gibi hissediyor. Akıl, “neden buradayım” sorusunu sorup duruyor.
Tecrübeleri ona “Yaşadığmız bu hayatın bir anına bile malik değilsin” diyor.
O halde… O halde neden buradayım?
Ve neden “Kendime bile malik değilim?”
Neredeyse bütün vücudum istemsiz çalışıyor.
Kalbimin atışını, düşüncemin akışını kontrol edemiyorum.
Sahip olduğumu sandığım bütün organların çalışmaları benim kontrolümde değil.
Karaciğerimin ne yaptığından haberim olmuyor, hiçbir organım yaptığı iş hakkında bana rapor vermiyor.
Hepsi sanki kendilerine yüklenmiş bir programı işletiyorlar. Bana değil, başka bir kudrete itaat ediyorlar!
Bu gerçek karşısında yapacak çok fazla şey yok. Sadece dua ile her şeyin sahibine başvurabiliriz.
“Dua eden adam bilir ki, birisi var ki, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. O'nun kudret eli herşey'e yetişir.”
Yorumlar Murat Bardakçı anlatıyor: basının gözünden kaçan iki olaya dikkat çekmem gerekiyor: Birincisi, masonların, ilk ‘büyük üstad’ları Talát Paşa’nın Şişli’de, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde bulunan kabrini 15 Mart’ta, yani Paşa’nın ölüm yıldönümünde bu sene ilk defa sessiz-sadasız ziyaret etmeleri... Diğeri ise, İttihad ve Terakki döneminin en güçlü adamı Enver Paşa’nın amcası ve ‘Kutülámare kahramanı’ Halil Paşa’nın torunu olan şu andaki ‘Büyük Üstad’ Kaya Paşakay’ın, Anıtkabir’i 23 Ekim 2004’te ‘kardeşleriyle’ beraber ziyareti sırasında şeref defterine ‘Yakın siláh arkadaşın Halil Kut Paşa’nın torunu...’ ibaresini yazması...
Murat Bardakçı anlatıyor: Bu yazıyı yazmadan önce, tanıdığım yüksek dereceli bazı masonlardan açılacak dava konusunda ne düşündüklerini sordum.Üst düzeyde bir mason, ‘Türkiye’deki mason localarının kapatılmasından sonra, (yani, masonik faaliyetlerin Atatürk döneminde yasaklanmasından sonra) zamanın Büyük Üstadı arşivi imha etmiş. Bu yüzden, şimdi elimizde Türk masonluğunun ilk dönemiyle ilgili çok az belge bulunuyor ve bu bilgi yokluğu yüzünden,açık söylemek gerekirse, Talát Paşa ile çok fazla iftihar etmiyoruz’dedi.Bir müzayede kitabı... Müzayadede Orhan Pamuk'un kitaplığından çıkma '5000 Mason'un İsmini açıklıyoruz' adlı kitap da yer alıyor. Yeni İstanbul Gazetesi Yayınları'ndan1968 yılında yayımlanan kitapta liste olarak dönemin masonları açıklanıyor. Yılmaz bu kitabı Orhan Pamuk'tan takas yolu ile almış.
Kurulduğu1986 yılından bugüne, kitaba gereken değerin verilmesi, ilgililere ulaşması konusunda büyük çaba gösteren Simurg Kitapevi yeni bir hizmet başlatıyor: Kitap Müzayedesi. Simurg Kitabevi ortaklarından İbrahim Yılmaz, amaçlarının tükenmiş, nadir bulunan eserleri ilgililere sunmak olduğunu söylüyor.
Birbirinden ilginç 487 kitabın satışa sunulacağı müzayedede pek çok dalda kitap bulunuyor. İbrahim Yılmaz'ın 20 yılda toplayarak oluşturduğu tüm kitaplar Simurg'un özel arşivinden. En eskisi 1856 yılında, en yenisi ise 1993 yılında yayımlanmış.
Çetin Altan da listede
Müzayadede Orhan Pamuk'un kitaplığından çıkma '5000 Mason'un İsmini açıklıyoruz' adlı kitap da yer alıyor. Yeni İstanbul Gazetesi Yayınları'ndan1968 yılında yayımlanan kitapta liste olarak dönemin masonları açıklanıyor. Yılmaz bu kitabı Orhan Pamuk'tan takas yolu ile almış. Kitapta bulunan bazı ünlü masonların isimleri ise şöyle: Çetin Altan, Fahri Arel, Cemal Bardakçı, Mesut Cemil, Fahrettin Kerim Gökay, Mustafa İnan...
Yine önemli kitaplar arasında 1927 yılında yayımlanmış Hüseyin Kazım Kadri'nin eseri 'Türk Lugatı' da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından imzalanarak Pars Tuğlacı'ya hediye edilmiş.
Yıldız Kaymaz MASON DEDE BARDAKÇI KİM?..
Murat Bardakçı’nın dedesi Cemal Bardakçı gibi. Cemal Bey Şeyh Sait İsyanı sırasında Diyarbakır Valisidir. 1926’nın sonunda da Elazığ’a geçer. ..
Çorum'da Çapanoğlu isyan etmişti. Ankara hükümetinin bu isyanı bastırmak için ilk göreve çağırdığı insan yine Cemal Bardakçı oldu. Mustafa Kemal meclise çağırdığı Bardakçıya belki de hayatına mal olacağını ima edercesine gideceksin ama gelmeyebilirsin dediğinde Bardakçı'nın verdiği cevap başım gözüm üstüne Paşamdır. Sıçradı; ama tongaya düştü! İşte o tarih: 17.08.2008. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'ÜN, EMEKLİ KOMUTANLARLA SABAH KAHVALTISI...Komutanlardan E. Albay Mustafa Anat; ETÖ'nün kilit isimlerinden... İki gün boyunca Didim Yazarlar Festivalin de kitaplarını imzalayan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, komutanların arzuları üzerine, Mavişehir Sitesinde, yaklaşık yedi yüz kişiye konuşma yaptı. Sorulara bile gerek kalmadan, halkın dilin den konuşan, Prof. Yaşar Nuri, "Ben artık İnşallah kelimesini kullanmıyorum. Çalışma grubuma da yasakladım. Bizler artık Allahtan bir şey istemeye yüzümüz yok." dedi. Mavişehir Yönetim Kurulu Başkanı, Emekli Albay Mustafa Anat, da konuklarına teşekkür ederek, onları daha uzun konuşma ve sohbetler için Didime tekrar beklediklerini sözlerine ilave etti. Yaşar Hocanın başdanıişmanı, yardımcısı kimdi; Kıdemli mason üstadı, kıdemli bir MGK başdanışmanıydı değil mi?...Adı lazım değil!..Peki; Yaşar Hoca; Beyoğlu Rotary Kulübüne bugüne kadar hiç Üyelik müracaatında bulundu mu?..Doğru söyleyin; yoksa Prof. Dr. Yakut Irmak Özden'e(Sadi Irmak'ın kızı) sorarım ha..Bugünü Anlama Kılavuzu: 9 MART SOL DARBE TEŞEBBÜSÜ !..
9 Mart 1971 yılını çok kişi olağan bir gün olarak bilir. Yani anlı şanlı muhtıra 12 Mart'dan üç gün önce neler oldu.
Tarihin tozlu sayfaları arasında yer alan bir sol darbe teşebbüsünün yapıldığı bir tarihtir.
Seçimler dolayısıyla yazmak istedim ama fırsat olmadı. Ancak bazı kişilerin bilgi sahibi olması ve görülmekte olan şimdiki "darbe teşebbüsü" iddialarını daha sağlıklı kritik etmeleri için "BALANS AYARLARI/ Cumhuriyet Dönemimde askeri muhtıralar" * kitabımdan kısaltarak veriyorum " 9 Mart 1971: O gün, başlarında ge-neral Cemal Madanoğlu'nun bulunduğu bir grup "işi bitirmek" üzere karar almışlardı. Ancak, kendilerince "ihanete uğradılar.
Eğer hainler olmasaydı; milli demokratik devrimi gerçekleştirecekler" di. 9 Mart cuntasından Dz.Bnb. Erol Bilbilik, Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu'na o günleri şöyle anlatıyor: "Bu grup/9 Martçılar/, tıpkı Milli Kurtuluş Savaşında olduğu gibi asker-sivil birlikteliğini savunuyordu…
Anayasa taslakları hazırlanıyordu… Devrim Partisi'nin tüzüğü, Devrim Mahkemeleri, Bakanlar Kurulu'nun çalışma biçimleri, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun lağvedilmesi gibi çalışmalar…
MİT'in bizi izlediğini biliyorduk….Tepede iki grup vardı: birincisi Tağmaç, Sunay ve Eyicioğlu, yüzdeyüz emperya-lizme bağlıydı. İkinci grup da Muhsin Batur ve Faruk Gürler vardı.
Onlar biraz daha li-beraldiler. Güç dengesi emperyalizme geçince Batur ve Gürler ezilmekten korktular. İkili oynadılar. Sonunda da bizim harekatı çökerttiler… 10 Mart günü Batur ve Faruk Gürler harekatı sattılar ve Amerikancı cuntaya güç verdiler… 12 Mart; 9 Mart'ın üstüne gelmiş ve yenmiştir."
Bu Marksist darbe teşebbüsü /9 Mart/ başarılı olsaydı; Türkiyede MDD ilkelerinde bir hükümet kurulacaktı.Bu Darbe başarıya ulaşsaydı tesbit edilen komitede kimler yoktu ki ? Faruk Gürler Paşa Devlet reisi olacak sonra yerini Mihri Belli'ye devredecekti.
Başbakan org.muhsin Batur olduğu konusunda hemfikirdi-ler.
Başbakan yardımcısı Nuri Bey:bu da Tümg. Celil Gürkan'dı.
Genelkurmay Başkanı Erci Bey ise; Korg.Atıf Erçıkan olacaktı. Devrim Konseyi Genel Sekreterliğine ise Tuğg. Aydın Kirişoğlu getirilecekti.
Devrim Partisi genel sekreterliğini de Kara Kuvvetleri’nden Tümg. Şükrü Köseoğlu, Hava Kuvvetleri’nden Tuğg. Ömer Çokgör, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan Tümg Necati İnoğlu, Deniz Kuvvetler Komutanlığı’ndan Dz.Bnb Erol Bilbilik getirilecekti.
Eski ihtilalci Em.Yzb.Numan Esin, Em Yrb Orhan Kabibay, Em Alb. Mucip Ataklı, E.Tümamiral Sezai Orkunt , Em. Yzb. MBK.üyesi İrfan Solmazer Sivillerden Prof.Bahri Savcı/Cumhuriyet gazetesi yazarı/ O.Nuri Koçtürk, Öğ.Üyesi Prof.Cevat Geray , Ziya Kayra /CHP den bakan oldu/ Adnan Başer Kafaoğlu/ANAP da bakan oldu/ Sol kesimin ünlü avukatı Halit Çelenk, Atilla Karaosmanoğlu/12 Mart muhtırasından sonra bakan oldu/ gazeteci Altan Öymen/daha sonra CHP’de genel başkan oldu.
9 Mart darbesi başarılı olamadığından; bu hükümette kurulamadı.
Şimdi ile bir irtibat kurabili-yor musunuz.?
Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi ?
YAZAR: Erol Maraşlı
Ege Manşet Genel Yayın Yönetmeni
erolmarasli@gmail.com
*BALANS AYARLARI/Cumhuriyet Döneminde Askeri muhtıralar/ Erol Maraşlı,Metropol Yayınları. İst. 2008
ilişkiler Cezaevinde ETÖ üyelerini ziyaret eden Korg. Galip Mendi'nin komutanlık yaptığı yerden BAŞÖRTÜSÜ EYLEMLERİ başlamış!...Lütfen, ama lütfen; aşağıdaki haberde adları geçen Kadrican MENDİ ve Alparslan ARSLAN kimdir? Araştırınız.....İşte haber: çeçenfedai: Kocaeli Başörtüsüne Özgürlük Yürüyüşü. (foto) Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu “Başörtüsüne Özgürlük” Eyleminin 157. haftasını büyük bir yürüyüşle gerçekleştirdi. Yaklaşık 3000 kişinin katıldığı eylemde sık sık sloganlar atıldı, başörtü zulmünü protesto eden dövizler taşındı. İzmit Merkez Bankasından güvercinlerin uçurulması ile başlayan yürüyüş, İzmit Sabri Yalım Parkında son buldu. Şehir dışından da çok sayıda katılım olduğu eyleme,Türkiye’nin diğer kentlerinden gelen platformlar da destek oldu. Eylemde Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu adına basın açıklamasını MAZLUMDER Kocaeli Şube Başkanı Nigar Gümrükçüoğlu yaptı. MAZLUMDER Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı selamlama konuşmasında geçen seneki başörtüsü eyleminde yapılan haksız müdahaleye de atıfta bulundu. Bu sene de aynı prosedürün uygulanmasına karşın, geçen seneki müdahalenin keyfi bir uygulama olduğu dile getirildi. Ayrıca MAZLUMDER İstanbul Şubesi adına Ahmet Akın, Sakarya İnanç Özgürlüğü Platformu adına Kadrican Mendi, Akdeniz Dayanışma Platformu adına Alpaslan Aslan, Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu adına Ali Dalaz, Konya İnanç Özgürlüğü Platformu adına Musa Eryılmaz, Akyazı İnanç Özgürlüğü Platformu adına İrfan Alemdar, Van İnanç Özgürlüğü Platformu adına Kemal Çelen, birer selamlama konuşması yaptı.Bir Not Kadıyan'dan gelen Rüzgar.
Bu zat ı muhterem Simavı Vakfı(P2 Locasının üstadı azamı) Gizli .Erol Simavinin babası sedat simavı tarafından özel yetiştirilmiş,mükemmel URDUCA bilen Prf.Y.N.Öztürk bey,hiç Öğrencisi olmayan İlahiyat Prf'u olarak göreve getirilen zatı muhteremdir.Yazdığı eserlerin çoğu Mirza Gulam Ahmet in(ingilizler tarafından Hint yarımadasında 50 ye yakın kitap yazdırdığı sahte ısmarlama peygamber)Kitaplarından bire bir kopya ve çalıntı olduğunu hala anlamadıysanız yazık!adamların müslüman ülkelerdeki CİHAD ruhunu öldürmek için Cumhuriyet tarihinde böyle ısmarlama alimlerle çalıştığını sezmemek aptallıktır.Yaşar hoca vazifesini yHasan Kıbrıs Gazetesinden yazar Hasan Hastürer anlatıyor(23 Ocak 2007): " Güvenlik Kuvvetleri eski komutanlarında, bir dönem Sivil Savunma Başkanlığı da yapan Tümgeneral Galip Mendi'nin oğlunu KKTC İzmir Konsolosluğuna Turizm Ataşesi olarak atadılar." İsmini sordum. "Vallahi bilmem, sen gazetecisin öğren artık" dedi. Telefonla bana ulaşan okur arkadaşımız bize ev ödevi verir gibiydi. Ben da araştırdım. Bilginin özü doğruydu. Galip Mendi'nin oğlu Cihan Mendi, KKTC İzmir Konsolosluğu Turizm Ofisi'nde göreve başladı. Ancak Turizm Müşaviri ya da Turizm Koordinatörü olarak değil, orada bu görevi yapan Özge Emekçi'ye yardımcı olarak görevlendirildi. EFSANENİN SONU! ALLAH ile "ALDATMAK" ŞAHANE; gerisi bahane!..DÜM tek tek, boşuyor eşlerini; eyvah!..Ah, olmadı Yaşar Nuri Öztürk Hocam!.."Allah'la aldatanları" kınıyordu; sonunda kendini örnek olarak sundu İlahi Adalet!..Ömrü mason karılarına konferans vermekle geçti..Bir türlü yaranamadı..İnsanlara KADIN haklarını anlatıp durdu...Ama şimdi kendi eşini sokağa attı, evine bile sokmuyor..Şahane'yi buldu, bıraksın bahaneyi!..Canan Hanım'a baktım, dinledim; ağlayasım geldi..Yaşar Hoca; JUDOCuymuş, hem de SİYAH KUŞAK; belinde de silahı varmış!..Can güvenliği nasıl olmaz diyor!..
NOT: Yaşar Hocam, HAYDAR BAŞ Hocam gibi oldukça iddialı girdiği siyasette ilk seçimlerde; bütün Türkiye genelinde ancak küçük bir cami cemaati dolusu(5-6 bin kadar) oy ancak alabildi!..Sonuncu parti oldu!..Av. Ümit T. Arabacıoğlu BRAVO ERDOĞAN!..ALKIŞLAR!..Dünya, yine Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı konuşuyor!..Amerikan NATO'dan Türk-Amerikan NATO'ya doğru!..ABD ve NATO ile çok sıkı, nefes kesen pazarlık yaptı!..Ve istediğini aldı..Başbakan Sayın R.T.Erdoğan; tarihi, çok önemli avantajlar elde etti!..RAsmussen; NATO Genel Sekreteri olarak önce İstanbul'a gelip İslam dünyasından özür dileyecek!..
Detay: Türkiye'nin vetosunun aşılması gerekiyordu.
Ve Türkiye'ye bir paket önerildi.
Yapılan pazarlıklar sonucu paket genişletildi ve Türkiye paketi kabul etti.
Türkiye'nin kabul ettiği paket şöyle:
1 - Rasmussen'e vekalet edecek NATO Genel Sekreter Yardımcısı Türk olacak.
2 - Silahsızlanmadan sorumlu NATO Genel Sekreter YardımcısıTürk olacak.
3 - Afganistan'daki NATO temsilcisi Türk olacak.
4- Terörden sorumlu Koordinatör Türk olacak.
5 - Roj TV'nin kapatılması yönünde düğmeye basılacak.
6 - Rasmussen karikatür krizini kötü yönetmekten dolayı İstanbul'da özür dileyecek.
7 - Rasmussen terörle mücadele konusunda açık mesajlar verecek.
Obama bu kararların madde madde uygulanmasında garantör oldu.
Ercan Kösemihal Bunlar; Psikolojik Harp Ajanları!..Önce yüzsüzce ve pervasızca yapacaklarını yaparlar, sonra sureti haktan görünüp manevra yaparlar!..Ya da...E.Albay Ali Rıza Akaydın'ın oğlu Mustafa Akaydın da öyle...Ötekilerde...İşte bir örnek; GATA'ya sağlam gidip şimdi can çekişen işbu istihbaratçı Levent Ersöz!..Yakında Levent ERSÖZ de bir GATA'külli ile; ya hafızasını yitirir, ya intihar eder, ya da zehirlenip öldürülür...Konuşmasın diye..Hani bunlar hey YEMİNLİ ya!..Asla konuşmamalılar..Konuşma ihtimali belirirse kısa yoldan tahtalı köye gönderilmeliler..Komitacının insafı, acıması yoktur...Bakınız ya da mutlaka okuyunuz: Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Komitacılar, Toker yay.Mustafa Akaydın kimdir?.. Antalya’nın Çorumluları:
Türkiye’nin diğer illerine olduğu gibi Antalya’ya da Çorumlular daha çok “Çorum Olayları” olarak bilinen ve çok sayıda vatandaşın öldüğü olaylar nedeniyle başlayan göçlerle, 80 sonrası yıllarda geldi. Çorum’da Alevi vatandaşların yaşadığı Milönü Mahallesi’nden Çorum Olaylarıyla başlayan yoğun göç, köylerden kentlere yapılan göçlerle bir başka şekle büründü. Çorum’dan diğer illere yapılan göç, Çorum’un köylerinden Çorum’a ve diğer illere yapılan göçlerle “desteklendi”.
Antalya’daki Çorumlular ağırlıklı olarak inşaat sektöründe faaliyet göstermekte. Bilişim alanında AKBİM bir marka. Çorumlular, kurdukları vakıf ve dernek vasıtasıyla dayanışmalarını sürdürüyorlar. Çorumlular Vakfı’nın kurucu başkanı olan İsmet Tandoğan, Antalya’da 10 bin 500 Çorumlu ailenin, yaklaşık 40 bin kişinin yaşadığını hatırlattı. Antalya’nın tanınmış Çorumluları arasında Rektör Mustafa Akaydın da var. Akaydın’ın adı CHP’nin Büyükşehir adayları arasında geçiyor. Mustafa Akaydın, CHP’den aday gösterilir ve seçimi CHP kazanırsa, Antalya bir Çorumlu tarafından yönetilecek demektir.
Antalya’nın Çorumlularını araştırırken, “Senin Yaptığını Çorumlular Yapmaz” deyişinin nereden geldiğine, Çorum leblebisinin alamet-i farikasına da kafa patlattık. Çorumlu sanatçılar, Çorumlu sporcular hakkında bilgiler topladık…
İşte Çorum, işte Antalya’nın Çorumluları.
7-8’den 07’ye
Çorum-Antalya hattı
İstanbul’un Beşiktaş semtinde kurabiyeleriyle meşhur bir fırının duvarında pala bıyıklı iri yarı bir adamın resmi asılı. Bu resmin kahramanı, , hiç tahsil görmemiş olup, askerliğine kadar demirci ustası olan babasının yanında ve emrinde çalışmış biri. 1831'de Çorum'da doğan ve Askerlik için İstanbul'a gelen bu insan irisi gencin adı Hasan’dır. Gözüpek bir genç olan Hasan, Kırım Savaşı'na katılır ve savaşta büyük yararlılıklar gösterir. İstanbul'a dönüşünde onu Çavuş yaparlar. Cesaretinden dolayı daha çok Arnavutların ve Çerkezlerin tekelinde olan muhafız alaylarında kendine yer edinir. Muhafız olarak katıldığı bir Hac seferi sonrası içinde bulunduğu gemiyi batmaktan kurtarınca İkinci Abdülmecid tarafından mülazımlık (teğmen) payesiyle ödüllendirilir. Yurdun çeşitli yerlerinde, eşkıya takibinde ve çeşitli isyanların bastırılmasında gösterdiği cesaretle öne çıkar. Abdülaziz'in devr-i saltanatında Ağa payesiyle Beşiktaş Karakol komutanı olur. Ramazanda yemek yiyip içki içenleri dövüp sonra “Allah ıslah etsin” diye bıraktığı rivayet edilir. II. Abdülhamit'i devirmek için Çırağan baskınını gerçekleştiren Ali Suavi'yi kafasına sopayla vurarak öldüren Hasan Ağa'ya bu olaydan sonra paşalık (mareşallik) unvanı verilir. Hasan Paşa’nın Osmanlı-Rus savaşında Kafkas cephesinde büyük yararlılıklar gösterdiği de anlatılır. Onu Çorumlu Hasan Paşa olarak da anarlar. İkbal merdivenlerini cesareti ve gücü ile zorlayıp çıkan Çorumlu Hasan Paşa okuma-yazma bilmemektedir. İmza atması gerektiğinde Arapçadaki "Ha" harfine en çok benzeyen ters V harfini, “Nun” harfine en çok benzeyen V harfini yan yana çiziktirir, arasına da "Sin" harfi niyetine düz bir çizgi çekerdi. Ancak Arap rakamlarıyla 7 rakamı V şeklinde, 8 ise ters V şeklinde yazıldığından, ahali arasında lakabı “7-8 Hasan Paşa” olarak yayıldı.
Hasan Paşa 1902'de vefat etti. Geride namıyla beraber, memleketi Çorum'da, 1894 yılında yaptırdığı 27,5 metre yüksekliğindeki saat kulesini bıraktı.
Çorum Saat Kulesi’nin ortasında yer aldığı Ankara-Samsun yolu aynı zamanda Çorum’un en geniş ve en uzun ana caddesidir.
Bu caddenin kuzeyinde nüfusun yüzde 98’i Sünnilerden oluşan Yazıçarşı, güneyinde nüfusun yüzde 95’i Alevilerden oluşan Milönü semtleri bulunmaktadır. Yazıçarşı ve Milönü semtlerinin arasında kalan “tampon bölge” Çorum’un ticaret merkezidir. Kent merkezi Alevilerin ve Sünnilerin buluşup kaynaştığı, kardeşçe iletişim kurduğu bir bölgedir. 80 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında provokatörler sahneye çıkıp “Çorum Olayları” olarak bilinen katliamı başlatmış, katliam nedeniyle 50’nin üzerinde Alevi vatandaş hayatını kaybetmiştir.
Yazıçarşı’da bulunan Aleviler evlerini ve topraklarını yok pahasına satarak Milönü’ne taşınmış; Milönü’nde bulunan ailelerden ilk etapta 600 aile Çorum’u terk edip başka illere göç etmiştir. 80 yılında Çorum’dan başlayan yoğun göç bugüne kadar devam etmiştir.
Aslında Çorum denince iki ayrı göçten söz etmek gerekir: Çorum’un köylerinden kente yapılan göç, Çorum’dan diğer illere yapılan göç. Çorum köylülerinin yüzde 90’ı kente göç etmiş durumda.
Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Çorumluların “tercih ettikleri” illerin başında gelmekte.
Göçün 80 öncesi
Çorum’dan başka illere göçün öncesi de var.
Yıl 1965. Bir kamyon Çorum’dan Ankara’ya doğru ilerlemekte. Kamyonun kasası kadınlı erkekli Çorumlularla doludur. Her bir ailenin ortalama üç çocuğu vardır. Her bir aile ortalama beş kişiden oluşmaktadır. Her bir ailenin beş kişilik nüfusa yetecek kadar yorgan-döşeği, kabı kacağı bulunmaktadır. Her bir ailenin başka bir şeyciği bulunmamaktadır. Çorumdan Ankara’ya varan kamyon yolcuları Ankara’nın muhtelif mahallelerine, Etlik’te, Mamak’ta, Çinçin Bağları’nda, Altındağ’da, Yenidoğan’da ya da Hal’e yakın mahallerde indirir.
Ankara Hal’inde Amasya’nın elması, Trakya’nın kavunu, Ankara’nın domatesi, Antalya’nın portakalı, Anamur’un muzu konusunda geniş bilgi sahibi (Çorum’un köylüklerinden) Gargın kardeşler vardır. Gargınlar, hemşerilerinden bir bölümüne Hal’de iş bulur. Bir bölümünü inşaat işi yapan tanıdıklarına gönderirler. Bir kısım Çorumlu apartmanlarda kapıcılık yapmaya başlar. Halde çalışanların bir bölümü pazaryerlerinde Amasya’nın elmasını, Trakya’nın kavununu, Anamur’un muzunu, Antalya’nın portakalını satmaya koyulur.
Çorum’dan Ankara’ya, Ankara’dan Antalya’ya
Portakal kokusunun büyüsüne kapılan çok sayıda Çorumlu bu kokuyla iç içe yaşamak için 60’lı ve 70’li yıllarda Antalya’nın yolunu tuttar. İlk gelen Çorumlular Kütükçü’de kanal kenarında beş-on gecekondu kurar; gençlerden biri duvarlardan birine “Çorumlular Mahallesi” yazar. Antalyalılar Çorumlularla ilk “Çorumlular Mahallesi”nde tanışır.
80’li yıllarda Turizm patladı. Turizmle birlikte inşaat sektörü de patladı. Göç’ün ilk durağı büyük şehirlerdi. Büyük şehirlerde “her işten anlayan” Çorumlular çalışa çalışa “bir işten anlayan” haline geldi; kimi okuyup mühendis oldu. Çorumlunun “her işten anlayan”ı inşaat, “bir işten anlayan”ı turizm sektöründe çalışmaya başladı. İnşaat malzemesi pazarının önemli isimleri de onlar arasından çıktı.
Antalya’ya gelen Çorumlular Ermenek, Ahatlı, Batı Vilayetler, Sütçüler, Kütükçü ve Soğuksu civarına yerleştiler.
‘Her işi yapan’dan ‘bir işi yapan’a
Antalya’ya ilk gelen Çorumlulardan birinin Ahatlı’nın kurucularından Hüseyin Demir olduğu söyleniyor. Çorum ve Antalya arasında Ankara’nın bir tür ara durak olduğuna değinmiştik. Çorum’un “her işi yapan” vasıfsız amelesi Ankara’da “tezgâhtan geçerek” “bir işi yapan” (vasıflı işçi ya da usta) haline geliyor, sonrasında Antalya’ya geliyordu. Hüseyin Demir, “bir işi yapan” vasfı kazandıktan sonra Antalya’ya gelenlerdendi.
“Kazıkburun” lakaplı Hüseyin Demir, Çorum’dan Ankara’ya vardığında kendini Afgan fayans ustalarının yanında acemi işçi olarak çalışırken buldu. Fayansçılığın sırlarını öğrenmek istiyordu. Afganlılarsa işin sırrını ona ve diğerlerine öğretmek istemiyorlardı. Hüseyin Demir ne yaptı etti işin sırrına nail oldu. Antalya’daki fayansçıların en iyilerinin ustasının Hüseyin Demir olduğu söylenir. Çocukları Hasan ve Cemal Demir, (soyadı da “Yeğen” olan) yeğenleri Bektaş ve Abidin onun bıraktığı yerden mesleği devam ettirmekteler.
Örgütten güç doğar
Antalya’nın Çorumluları, Çorumlular Vakfı ve Çorumlular Derneği çatısı altında örgütlenmişler. 1000’e yakın üyesi olan Çorumlular Derneği’nin şu andaki başkanı Bayram Aydınlı. Aydınlı, 1000 üyenin 700’e yakının inşaat sektöründe iş yaptığını ya da çalıştığını hatırlattı. Buradan yola çıkarak Antalya’nın inşaat sektöründe Çorumluların önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Çorumlular Derneği 1993 yılında kurulmuş. Müteahhit Süleyman Akbaş derneğin kurucularından olarak iki dönem başkanlığını yapmış. Hakverdi Çelik, Ayhan Yücel, Hasan Demir, Nadir Alper ve Bayram Aydınlı Çorumlular Derneği’nin başkanlığını yapan diğer isimler. Aydınlı, iki dönemdir başkanlık yapmakta.
Dernek “Çorumlular Kültür Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği” şeklinde açımlayabileceğimiz asıl adından da anlaşılacağı gibi “dayanışma” ve “yardımlaşma”yı ön planda tutmakta. Dernek tarafından her yıl belli tarihlerde piknikler düzenleniyor. Geçen yılın Nisan ayında Düzlerçamı’nda yapılan (Aşık Gülabi’nin de konuk olduğu) pikniğe hava yağmurlu olmasına rağmen 2 bin 500 kişi katılmış.
Derneğin kültürel çalışmaları arasında bilgisayar, yabancı dil ve bağlama kursları yer almakta.
Üyelerinden herhangi birinin sıkıntıya düşmesi durumunda dernek yönetimi üyesine sahip çıkıyor. Dayanışma sadece düğünlerde değil, ölümlerde de devam etmekte. Evi yanan bir Çorumlu’nun evi imece usulü dayanışma aracılığıyla yeniden yapıldı. Bir üyeye Antalya Valiliğinin de yardımlarıyla protez bacak taktırıldı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Anneler Günü, dernek tarafından düzenli olarak kutlanan iki ayrı gün.
Antalya’daki Çorumluların örgütlü oldukları bir diğer kurum Çorum Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Antalya Kolu. Genel merkezi İstanbul’da olan Çorumlular Vakfı on yıldır faaliyet sürdürmekte. Vakfın ilk Başkanı kadastro eski müdürlerinden İsmet Tandoğan. Tandoğan 1994 yılından bu yana Sera Otel’in gayrimenkul danışmanlığını yapıyor. İsmet Tandoğan, Antalya’da son nüfus sayımı verilerini taradıklarını; bu verilere göre 10 bin 500 Çorumlu ailenin Antalya’da yaşadığının anlaşıldığını söyledi. Vakfın şu andaki başkanı İbrahim Günal, Antalya dışında olduğu için Yönetim Kurulu Üyesi Aysel Penez’den bilgiler aldık. Penez’in verdiği bilgilere göre Antalya’da Memurevleri’nde 2003 yılında açılan Vakıf şubesi ağırlıklı olarak eğitim faaliyetleri yürütüyor, Çorum doğumlu öğrencilere burs sağlıyor. Şu anda 25 öğrenciye burs sağlayan Vakıf, önümüzdeki yıllarda bu sayıyı olduğu gibi bursun parasal miktarını artırmayı amaçlıyor.
Çorumlular Vakfı’nın Antalya Kolu’nun 76 kayıtlı üyesi var. Ancak Vakfa destek veren kişi sayısı 178. Vakıf Antalya’da her yıl yemekli ve konaklamalı bir toplantı düzenliyor. Kadın Kolları her yıl bir gezi ya da yemekli buluşma düzenliyor. Vakıf ve Çorumlular Derneği arasında dayanışma her konuda devam ediyor. Vakıf Derneğin, Dernek de Vakfın tüm etkinliklerine katılıyor, destek veriyor.
Çorumlu işadamları
Çorumlular Vakfı’nın finansörleri müteahhitler başta olmak üzere Çorumlu işadamları. Antalya’nın önemli müteahhitleri arasında Çorumlular başta geliyor: Ahmet Söylemez, Rıza Akça, Mustafa Demirbaş, Murat Özbay, Ayhan Yücel, Süleyman Akbaş, Ali Ekber Akbaş, Hakverdi Çelik, Murat Şahin, Sait Börekçi, Ziya Güngör, Murat Terlemez, Mahmut Bujudüz, Hasan Demir, Nadir Alper inşaat alanında faaliyet gösteren işadamlarından bazıları.
Elektrik piyasasında da onlar var. Elektrik malzemesi pazarının büyüklerinden BSM, Çetinhan ve İlsa Elektrik Çorum damgasını taşımakta. Çorumlular Derneği Başkanı Bayram Aydınlı BSM’nin sahibi.
Altınbaş Kuyumculuk, Stork’s Kuyum, Güvenoğlu Kuyum mücevher dünyasında Çorumluların yönetiminde olan ticari işletmeler.
Akaydın da Çorumlu
Üniversitelerarası Kurul eski Başkanı, Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Akaydın Çorum doğumlu. Babası emekli Kurmay Albay Ali Rıza Akaydın. Akaydın’ın annesi de ünlü bir aileye mensup. Annesi Velipaşa’lardan olduğu için Akaydın’ın çocukluğu Velipaşa Konağı’nda geçmiş. CHP’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayları arasında adı geçen Mustafa Akaydın’ın ailesi politikanın yabancısı değil. Çorum’da CHP İl Başkanlığı da yapan baba Ali Rıza Akaydın, Halkçı Parti Milletvekili olarak bir dönem Çorum’u Parlamento’da temsil etmişti. Mustafa Akaydın’ın kız kardeşi Leyla Özhan da 2007 seçimlerinde CHP’nin Çorum Milletvekili adaylarındandı. Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Üniversitelerarası Kurul Başkanı olduğu dönemde, üniversitelere türbanın girmesine karşı çıkan ve 120 rektörün imzasıyla yayınlanan ünlü bildiriye öncülük etmesiyle tanınmakta.
Akdeniz Üniversitesi’nde görev yapmakta olan Prof. Dr. Mustafa Kaplan ve Doç. Dr. Ömer Özçatal da Çorumlu.
Sempatik bir bürokrat: Mustafa Baştuğ
Mustafa Baştuğ’u Muratpaşa Belediyesi’ndeki görevinden tanıyoruz. Sempatik kişiliğiyle klasik bürokrat tipinden ayrılan Baştuğ, Antalya’nın imarı konusunda Antalya’yla birlikte büyümüş bir teknisyen.
“Göreve başladığımda” diyor Mustafa Baştuğ “Antalya Işıklar’ın sonunda, Mezbaha’nın orada bitiyordu.
Muratpaşa’nın sınırları içinde kalan her yerde, Işıklar’dan Lara’ya kadar olan bölgede ne kadar bina yapıldı, ne kadar yol açıldıysa hepsinin altında benim de imzam var”.
1979 yılında Selçuk Eğitim Enstitüsü’nden mezun olan Baştuğ, 92 yılında Harita-Kadastroyu bitirmiş. Belediyecilik dönemi öncesinde Ankara’da MTA’da çalışmakta olan Baştuğ’un, 1986 yılında tatil için Antalya’ya gelmesi onun Antalyalı olmasını sağlayacaktır.
Almanya’da yaşamakta olan dayısı bir ev kendine bir ev de yeğenine alır. Baştuğ, o gün bugündür Antalyalıdır, Antalya için çalışmaktadır.
94 yılına kadar Antalya Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde görev yapan Mustafa Baştuğ, sonraki yıllarda İmar Müdürlüğü’ndeki görevini Muratpaşa Belediyesi’nde sürdürmekte. 2004 yılından bu yana İmar Müdür Yardımcısı sıfatıyla Muratpaşa Belediyesi’nde görev yapan Baştuğ 24 yıldır İmar servisi dışında bir görev yapmadı.
Bilişimde Haşim Barış
Bilişim sektöründen tanıdığımız AKBİM Bilgisayar’ın sahibi Haşim Barış, aydın kesim arasında önem verilen ve saygı duyulan bir isim. 1987 Eylülünde Antalya’ya gelen Haşim Barış, Antalya’da bilişim sektörünün de öncülerinden. Antalya’da bu sektörde Kürümler, Network ve AK BİM adları duyuldu. Kürümler ve Network piyasadan çekildi. AKBİM ayakta kalmayı bildiği gibi her geçen gün üstüne koyarak büyüyen bir firma olarak varlığını devam ettirdi. AKBİM şu anda bilgisayar dalında Antalyalıların en güvenilir firmalarından biri olarak Antalyalılara hizmet vermekte. Bu güven AKBİM’e 10 binin üzerinde müşteri sağladı. İsparta’dan Burdur’a, Gazipaşa’dan Kalkan’a kadar faaliyet gösteren AKBİM’de 20 ile 30 arasında genç istihdam edilmekte. Turizm ve eğitim alanları başta olmak üzere tüm alanlarda donanım ve servis hizmeti vermekte olan AKBİM, Türkiye pazarının yüzde 40’ına sahip İnform Kesintisiz Güç Kkaynaklarının bölge dağıtıcılığını ve servis temsilciliğini yapmakta. AKBİM aynı zamanda Toshiba “notebook”larının (diz üstü bilgisayarlarının) bölge yetkili servisi.
Çorumlu sanatçılar
Antalya’da yaşayan Çorumlu sanatçılar arasında dikkate değer bir isim Sıtkı Çatalbaş. Sıtkı Çatalbaş, Zeki Müren, Behiye Aksoy, Emel Sayın ve Türk Sanat Müziği’nin daha birçok sanatçısına uzun yıllar eşlik etmiş olan Türkiye’nin sayılı yaylı tambur ustalarından biridir. Çorum doğumlu olan Sıtkı Çatalbaş, İstanbul ve Ankara’nın ünlü gazinolarında yaylı tambur çalarak geçimini sağlarken, bir yandan da Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Bir dönem Antalyaspor’un avukatı olarak da görev yapan Çatalbaş emekli olduktan sonra dinlenmeye çekildi. Arada seçkin gruplara yönelik dinletilerde ya da müzikli sohbetlerde dostlarıyla bir araya geliyor.
Antalya’da yaşayan bir başka Çorumlu sanatçı Sinan Saydan. Sinan Saydan’ın Halk Müziği dalında besteleri var.
Antalya’da bulunan Çorum doğumlu sanatçıların çoğunluğu Türk Halk Müziği dalında çalıyor ya da söylüyor. Özlem Özgür, Mustafa Kamışlı, Süleyman Demir, Zeynel Coşar, Gazi Barışcan, Antalya’da yaşayan Çorumlu Halk Müziği Sanatçıları.
Antalya’da yaşayan Çorumlu sanatçılardan söz ederken Gazanfer Eryüksel’i de unutmamak gerekir. Gazanfer Eryüksel şair olarak tanıdığımız bir isim. Eryüksel ayrıca kanun da çalmakta.
Çorumlu sporcular
Adil Bilir, Çorum’da boks antrenörlüğü yapmaktaydı. 1985 yılında Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nde görev yapmak üzere Antalya’ya tayin edildi. Antalya’da masa tenisi antrenörü olarak görev yapan Adil Bilir’in yetiştirdiği öğrenciler arasında çok sayıda milli sporcu bulunmakta. 1988-92 yılları arasında özel sektörde güvenlik şefi ve masör olarak görev yapan Adil Bilir 2002 yılında emekliye ayrıldı. Antalya’ya geldikleri dönemde masörlüklerini yaptığı Sakıp Sabancı ve Rahmi Koç’tan aile masörlüğü teklifleri alan Adil Bilir Antalya’dan ayrılmayı hiç düşünmedi.
Adil Bilir’in meziyetleri sporculukla sınırlı değil. Çok güzel ut çalıyor; dost sohbetlerini ut çalıp şarkı söyleyerek renklendiriyor.
Bir başka Çorumlu sporcu güreş antrenörü olarak görev yapmakta olan Gazanfer Özdemir.
Çorum Leblebisi
Antalya’ya Çorum’dan leblebi geliyor muydu? Antalya’da Çorum leblebisi üretiliyor muydu? Çorumluların gösterdiği bir adrese gittim. Adres doğruydu doğru olmasına ne var ki Çorum leblebisi ne üretiliyor ne de satılıyordu. Dükkânın sorumlusunun bakışları sevgi dolu da sayılmazdı. Şunu anladım: Leblebi alanında da diğer alanlarda olduğu gibi rekabet değilse de “ben daha üstünüm” savaşı vardı. Tavşanlı leblebisi, Kula leblebisi, Elmalı leblebisi, Elâzığ leblebisi varmış. Bunların Çorum leblebisinden bir eksiği yokmuş. Sarı leblebi Çorum leblebisi diye adlandırılıyormuş, bu büyük haksızlık imiş. Tavşanlı’dan bir arkadaşım, Arapça’da “tav”ın leblebi anlamına geldiğini, Tavşanlı’ya “tavı şanlı” anlamında Tavşanlı dendiğini iddia edince “üstünlük yarışı”nın ne düzeyde seyrettiğini fark ettim. Üç asırdır Tavşanlı’da leblebi üretiliyor, Tavşanlı’da kömürden sonraki en önemli gelir kaynağı leblebi. 32 çeşit leblebinin üretildiği Tavşanlı’nın leblebisiyle uluslararası nam yaptığı da Tavşanlılı arkadaşımın dikkat çektiği bir başka konu. Kulalılar, Çorum’a leblebinin Kula’dan gittiğini iddia ediyor. Kulalılar da kendi leblebilerini leblebinin en büyüğü olarak görmekteler.
Bu iddiaların hangisinin doğru olduğunu bulmak bizim işimiz değil. Ne var ki, Çorum’da leblebicilikten başlayıp tuğla fabrikası sahibi olanların sayısının sanıldığından fazla olduğunu unutmadan Çorum leblebisinin ne olup ne olmadığını işin bileninden öğrenip size aktarmak bizim görevimiz. Bu işin markası sayılan “Gülşen”in sahibi Mustafa Gülşen Çorum leblebisinin ayırt edici özeliklerini şu şekilde özetliyor:
Çorum leblebisinin üretimi biraz farklı. Leblebi, zaten kuru olan nohuttan yapılır. Nohutun leblebiye dönüşmesi, yaklaşık iki ayı bulan işlemler zincirini gerektirir.
Tek kavrumluk leblebiler çuvallardan tenekelere, oradan leğenlere doldurulur. Odun ateşi ile yeterli sıcaklığa ulaşan fırına aktarılan leblebiler son kavurma işleminden sonra tekrar çuvallara doldurularak dumanı üzerinde satışa sunulur.
Öteden beri bu yörede yetişen nohutun iriliği ve leblebiye dönüşüm sırasındaki kavurma işlemleri, haklı bir üne kavuşturmuş Çorum leblebisini. Senelerdir liderliğinden taviz vermemesinin nedeni de kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne ulaşan kavurma işlemlerindeki beceridir.
Leblebi yapmak için öncelikle ateş tuğlası, kerpiç, tava ve karıştırıcıdan oluşan bir kavurma ocağı gerekir. Karıştırıcı ve tava dışında, ocağı genellikle her imalatçı kendisi yapar. Ocakta yakıt olarak kullanılan odunların is yapmayan cinsten olması gerekir; aksi takdirde leblebinin tadı etkilenir.
Tarife gelince... Eleme işleminden geçirilen nohutlar boylarına göre ayrılır. Birinci kavurma işleminden sonra sıcak olarak çuvallara doldurulup iki gün dinlendirilir. İkinci kavurma işleminden sonra yine aynı şekilde iki gün dinlendirilen nohutlar kuru bir yere serilerek bu kez 15-20 gün bekletilir. Bu dinlendirme süresinin az veya çok olması ve önceki kavurma işlemleri, leblebinin tadı ve daha sonraki kavurma işlemlerinin performansı açısından oldukça önemlidir. Leblebi adayı nohutlar üçüncü kavurma işleminden önce nemlendirilerek çuvallara doldurulup bir gün bekletilir. Bu kavurma işlemi sırasında nohutların kabukları ayrılır. Buna "tek kavrum leblebi" adı verilir. Tek kavrum leblebiler, bir iki gün sonra, ihtiyaca göre son bir kez daha kavrulup satışa sunulur. Leblebinin acılı, tuzlu, biberli, soyalı, çikolatalı, ballı veya karanfilli çeşitlere dönüşmesi, bu son kavurma aşamasında gerçekleşir. Şekerli cinsi, yani "leblebi şekeri" ise kısa bir son kavurma aşamasından sonra şekerciler tarafından imal edilir. Beyaz leblebi veya diğer adıyla sakız leblebi ayrı bir uzmanlık dalıdır.
Leblebinin aslı, bildiğimiz yemeklik nohut. İmalat sırasında kırılmayan ve kabuğu çabuk soyulan nohut türü tercih edilir. Mustafa Gülşen, leblebi için en iyi nohutun Uşak ve Balıkesir'de üretildiğini söylüyor. Sarı ve beyaz leblebinin yanı sıra çikolatalı, ballı susamlı, soyalı, kakaolu, acılı soslu gibi leblebi türleri de piyasaya sunuluyor. İç piyasada leblebi tüketiminin aylık 500 ton kadar olduğu tahmin ediliyor. Müesselerinin Cumhuriyetle yaşıt olduğunu belirten Gülşen’e göre, "leblebi Çorum sanayisinin mayası”.
‘Senin yaptığını Çorumlu yapmaz’
Cumhuriyet öncesi dönemde mültezimler aracılığı ile ürünler ve mallar üzerinden vergi toplanıyordu. Mültezim Çorum’un bir köyünde bütün mükellefleri dolaşmış, ödenecek vergileri belirlemiş, kayıt altına almıştı.
Mültezim, köyün en yoksuluna en son uğradı. Adamın bütün mal varlığı başını sokacak bir damdan, bir yorgan bir döşek bir yastıktan, bir de koyundan ibaretti. Mültezimin koyuna vergi yazmaması için köylü bir plan yaptı: Koyunu yatırıp, hareket etmemesi için ayaklarını birbirine sıkıca bağladı, üstüne yorganı örttü.
Kapı açıldı:
“Kimin kimsen var mıdır?”
“Yoktur, ben tekim. Anam babam çoktan öldüler.”
“Malın mülkün var mıdır?”
“Yoktur, bir şey bırakmadılar.”
“Tarlan, bahçen, hayvanın da yok mudur?”
“Yoktur, bir şey bırakmadılar.”
Mültezim köylünün hiçbir şeyi olmadığını not etti. Çay kahve derken gitme vakti geldi.
Evden çıkacağı sırada yan odada, yorganın altında yatmakta olan birine gözü takıldı, sordu:
“Kim yatıyor orada?”
“Babam” dedi Çorumlu kekeleyerek “hasta, keyifsiz”…
“Bari” dedi Mültezim “babanıza bir geçmiş olsun diyeyim”.
Mültezim yorganın ucunu kaldırıp bakınca sıkıntı içinde yatan koyunu gördü. Anlamlı bir şekilde köylüye bakıp gülümsedi ve çıkıp gitti.
Kayseri’nin bir köyünde Mültezim benzer bir olaya tanık oldu:
Bu kez yorganın altında yatan bir eşekti.
“Senin yaptığını Çorumlular yapmaz” dedi Mültezim Kayseriliye.
Hikâye kulaktan kulağa yayıldı, deyiş haline geldi.
Çorum’un milli paraşütçüleri
Çorumlu bir Almancı, Alman arkadaşıyla Çorum’a gelir. Arkadaşına Çorum’un önemli yerlerini gezdirir, “şurası Ulucami”, “şurası Saat Kulesi”, “şurası Velipaşa Konağı”, “şurası Paşa Hamamı” der; “şu Çatalaşı”, “şu Düğün Çorbası”, “şu Çorum Mantısı”, “şu Teltel” der, Çorum mutfağının önemli yemeklerinden tattırır; valizine koyduğu bir paket Çorum leblebisiyle onu uğurlamak için Otogar’a götürür.
Çorumlu köylüler, hasat mevsiminden sonra yorganlarını döşeklerini sırtlarına alıp, inşaatlarda çalışmak için İstanbul’un Ankara’nın yolunu tutarlar. O gün de kalabalık bir amele grubu sırtlarında rengârenk yorganlarına sarılmış eşyaları olduğu halde tek sıra halinde Otogar’a doğru ilerlemektedir.
Alman, Almancı arkadaşına sorar.
“Bunlar kim?”
Çorumlu bozuntuya vermez:
“Bunlar Çorum’un milli paraşütçüleri.”
Antalya’nın ‘Ak aydın’ı
Akdeniz Üniversitesi eski Rektörü Mustafa Akaydın, 1952 yılında Çorum’da doğdu. Soykütüğüyle ilgili derinlikli bir araştırma yapmadığını söyleyen Akaydın, babaanne tarafından sekizde bir Çerkez, onun dışında Hitit kökenli olduğunu söylüyor. Babaanne yarımkan Çerkez, baba dörtte bir Çerkez, Akaydın bu durumda sekizde bir Çerkez oluyor.
Anne tarafından her iki dedesi de Müdafaa-i Hukuk kökenli. Her ikisi de Çerkez Ethem’e karşı Milli Müdafaa’nın örgütlenmesinde aktif rol almış.
Akaydın’ın her iki dedesi de 30’lu ve 40’lı yıllarda Çorum’da Belediye Başkanlığı yapmış. Çorum’un seçkin isimlerinden Şevket Velipaşaoğlu, Sivas Kongresi’ne Çorum delegelerinin seçilmesinde ve gönderilmesinde önemli rol oynamış. Çorumda ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Sivas Kongresi sonrasında kuruldu. Çorum Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin yöneticiliğini Velipaşaoğlu Şevket Bey yapmış.
Velipaşaoğlu Şevket Bey
Şevket Velipaşaoğlu, Ekim1930’dan Nisan1933 tarihine kadar Çorum Belediye Reisliği yapmıştır. Velipaşaoğlu Şevket Bey, başkanlığı döneminde,hazırlanan planlar ve paralarla su tesisatı inşaatına başlamış ve ek kaynak da temin etmek suretiyle Mürsel Menba’ından Saat Kulesi çevresine kadar su getirmeyi başarmıştır. Halk arasında uzun yıllar “Çorum'a su getiren belediye başkanı” olarak anılmıştır.
Akaydın’ın baba tarafı da Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı’nda aktif görevler üstlenmiş. Çankkale ve Kurtuluş Savaşı’nda şehit ya da gazi düşen Akaydın’ların sayısı epey kabarık.
Akaydın’ın anne tarafı, Çorum’un aristokrat ailelerinden. Çorum’un iki ünlü tarihi binası var: Velipaşa Konağı ve Velipaşa Hanı. Bu iki bina Velipaşalar Vakfı tarafından yaptırılmış; Velipaşa önadı bu iki yapıya bu nedenle verilmiş.
Akaydın, her ne kadar ilkokul yıllarından itibaren dışarıda okusa da tatillerini her defasında Velipaşa Konağı’nda geçirmiş.
Velipaşa Konağı, Çorum Belediyesi tarafından kamulaştırıldı ve şu anda kültür evi olarak kullanılıyor.
Askerden politikacı olur: Ali Rıza Akaydın
Akaydın’ın babası Ali Rıza Akaydın, emekli bir subay; aynı zamanda eski bir politikacı. Kurmay Albay iken kendi isteği ile emekliye ayrılan Ali Rıza Akaydın, 1983 yılında Halkçı Parti Milletvekili olarak bir dönem Parlamento’da görev yaptı. Aydın Güven Gürkan ile birlikte Halkçı Parti ve SODEP’in birleşip Erdal İnönü başkanlığındaki SHP’nin kurulmasına öncülük etti.
Leyla-Derya kardeşler
Akaydın’ın iki kardeşi var. Mimar olan kardeşi Leyla Özhan, ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ni 1971 yılında bitirdi. 29 yıl Turizm Bakanlığında çalıştı ve Tanıtma Genel Müdürlüğü, Müsteşar Yardımcılığı, Münih Tanıtma Ataşe Yardımcılığı ve New York Tanıtma Ataşeliği dahil çeşitli görevlerde bulundu. New York'taki ataşeliği sırasında ABD'nin tanınmış turizm dergilerinden "Travel Agent Magazin" tarafından Amerika'nın "En Güçlü 100 Bayan Turizmcisi" arasına seçildi. 2003'te Turizm Bakanlığı'ndan emekli olan Leyla Özhan, 2007 seçimlerinde Çorum’da CHP’den Milletvekili adayı oldu.
Akaydın’ın diğer kardeşi Derya Aldemir de bir akademisyen. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan ve halen Başkent Üniversitesi Biyokimya bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışan Doç.Dr. Derya Aldemir (Akaydın), Akaydın kardeşlerin en küçüğü.
Rektörlükten cerrahlığa Akaydın
TED Ankara Koleji’nde ortaokulu, Fen Lisesi’nde liseyi bitiren Mustafa Akaydın, babasının İran’da Askeri Müşavir olarak görev yaptığı sıralarda Berhaveş Koleji’nde yabancı dil öğrendi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olan Akaydın, Ankara Üniversitesi’nde ihtisasını tamamlayarak 1979 yılında Genel Cerrahi Uzmanı oldu. 1980 yılında uzman olarak Antalya’ya “intikal” eden Akaydın, Akdeniz Üniversitesi ve Tıp Fakültesi’ne kuruluşlarından itibaren, üniversitenin her kademesinde görevler üstlenerek hizmet etti.
Rektörlük sonrası politika öncesi
12 yılın 8 yılında Rektör Yardımcısı, son dört yılında Rektör olarak görev yapan Akaydın’la Üniversiteyi, dünü bugünü ve yarınıyla masaya yatırdık; Akaydın’ın CHP Büyükşehir adaylığı konusunda kendisine sorular yönelttik.
Türbana karşı tavır almada olduğu gibi rektörlük seçimlerinde de en çok konuşulan isimlerden biri oldunuz. Ne zaman rektör seçildiniz? Seçimlerde kaç oy aldınız?
2004 yılında Ahmet Necdet Sezer tarafından Rektör olarak atandım. 2004 yılında yapılan seçimlerde 230 oy ben, 120 oy ikinci sırada yer alan aday oy almıştı.
Son seçimlerde sonuçlar nasıldı? Siz kaç oy aldınız, İsrafil Bey kaç oy aldı?
Bu seçimlerde 293 oy ben aldım, İsrafil Bey 207 oy aldı.
Arada 86 oy farkı var. Cumhurbaşkanı’nın sizi değil de İsrafil Bey’i atamasını neye bağlıyorsunuz?
Bu atamanın siyaset dışı diyebileceğimiz, mantıksal bir gerekçesinin olmadığı açıkça ortada. 2004 yılında %49, bu yılki seçimlerde %45 oy aldım. İsrafil Kurtcebe %31 oy aldı. Şöyle de düşünebilirsiniz. Bu seçimlerde ben AKP’nin son seçimlerde aldığı oy oranına yakın oy aldım. Cumhurbaşkanı’nın, %45 oy almış AKP’ye Hükümeti kurma görevini vermediğini düşünün. Türkiye’deki Rektörler arasında en uzun yöneticilik deneyimine sahip olmam, bilimsel özgeçmiş dosyamın daha iyi olması, 12 yıllık geçmişimde soruşturma geçirmişliğimin olmaması da dikkate alındığında, söz konusu atamanın siyasi olduğu bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanı’nın, her şeyden önce türbana karşı gösterdiğiniz tutum ve o dönemde yaptığınız açıklamalar nedeniyle sizi atamayacağı konuşuluyordu…
Türban konusu Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları ile 1989 yılından bu yana “laiklik karşıtı bir simge, bir baskı göstergesi” olarak kabul edilmekte. Üniversitelerarası Kurul Başkanı olmam nedeniyle bu kararın iptaline yönelik girişimlere karşı verilen mücadelede sözcülük görevi bana düştü. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, türbanlı öğrencilerin üniversitelere alınması için genelge yayınladı. 24 Şubat Pazar günü genelgesi ile (“Kanunsuz emir” yoluyla), türban konusunu Rektörlere, dolayısıyla Üniversitelere dayattı. Bu dayatmaya bütün üniversiteler karşı çıktı. 28 Şubat’ta oybirliği ile Üniversitelerarası Kurul Bildirisi çıktı. AKP’nin kapatılma davasında, en önemli gerekçelerden biri bu madde idi. Cumhurbaşkanı’nın atama kararının özellikle bu konuyla ilgili, AKP adına ve siyasi amaçlı olduğunun; Cumhurbaşkanının tarafsız değil, AKP’li Cumhurbaşkanı olarak davrandığının bundan daha iyi kanıtı olabilir mi?
İsrafil Kurtcebe, dergimizin sayfalarında yer alan söyleşide, üniversite olaylarından önce üniversitede “güvenlik zaafı” bulunduğundan söz ediyor. Olaylar öncesi üniversitede “güvenlik zaafı” sizce de söz konusu muydu?
Türkiye’nin diğer kentlerindeki üniversitelerde ne kadar güvenlik zaafı varsa bizde de o kadar güvenlik zaafı var. Aynı şey Üniversitenin bugünü için de söylenebilir. Sağduyulu bir değerlendirme şu şekilde yapılabilirdi: Öğrenci yurdunun üniversite kampusü içinde olması olayları, üniversite alanı içine taşıdı. Yurt yönetimi bize bağlı değil. Olayların yurttaki güvenlik zaafından kaynaklandığına neden değinilmiyor? Konuya bu şekilde yaklaşmak da yüzeysel sonuçlar üretmemize götürebilir. Üniversitedeki güvenlik, caydırıcı güç olma açısından sadece Akdeniz Üniversitesinde değil, Türkiye’nin hiçbir üniversitesinde yeterli değil. Akdeniz Üniversitesi Kampusü, halka açık bir kampus. Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ne her gün binlerce insan gelip gitmekte.
Bu konuda Vilayetle de tartışmalar oldu. Emniyetle Rektörlük arasında iletişim ya da koordinasyon eksikliği mi vardı?
Olaylardan iki gün önce Antalya Valisi Sayın Alaaddin Yüksel gece saat 22’de telefon ederek, kendilerine istihbarat geldiğini, Üniversite’de çıkabilecek olayları önlemek için Üniversiteye Çevik Kuvvet’i sokmak istediklerini söyledi ve bu konuda bizden olur istedi. Biz Valiliğin isteğine olumlu cevap verdik ve Çevik Kuvvet Üniversite’de güvenliği sağlamak üzere kampus içine yerleşti. Bu andan itibaren, Üniversite’deki güvenlik konusunda Çevik Kuvvet her türlü yetkiye sahipti.
Dergimizin yazarlarından Ahmet İlhan, Adrasan’da Üniversite’nin yapmakta olduğu Eğitim Tesisleri ile ilgili eleştirilerde bulundu. “Eğitim tesisi” adı altında yapılan inşaatın hangi amaçla kullanılacağının bilinmediğinden söz etti…
Bize Belediye Başkanı Yalçın Akkulak gelerek, Üniversite için yer tahsis etmeyi düşündüklerini, “Üniversite olarak eğitim tesisi kurup, Adrasan’ın prestijini artıracak bir yatırım yapabilir misiniz?” diye sordu. Başkan açısından, Adrasanlı gençlerin istihdamı açısından da böylesi bir yatırım yerinde olurdu. Başkan her açıdan yatırım konusunda bizi teşvik eden bir tutum içinde oldu. Böyle bir yatırımı seve seve yapabileceğimizi söyledik. 2007 yılında Üniversiteye su ürünleri gemisi aldık. Su altı araştırmaları için Akdeniz Üniversitesi’nin deniz kenarında kendi yeri yoktu. Akkulak bu olanağı bize sağladı. Adrasan’daki Eğitim Tesisleri’nde sualtı araştırmalarıyla ilgili çalışmalar yapılacak. Balıkçılık, su altı arkeolojisi ve yelken-kürek-dalma gibi su sporları bu çalışmaların belli başlı konuları arasında yer alacak.
Henüz mimari projesi yapılmadı ama, bir başka alanda, Sualtı Araştırma Enstitüsü kurulacak. Adrasan’da Üniversitemize bağlı bir değil iki kuruluşumuz olacak.
Adrasan’da imar konusunun mahkemelik olduğu bir durumda Üniversitenin üç katlı inşaat yapmasının Adrasan’daki yapılaşmaya emsal teşkil edeceği, arıtma ve diğer altyapı önlemlerinin alınmamış olması açısından tesislerin Adrasan’a yakışmayacağı söyleniyor…
Belediye Meclisi’nin onayladığı bir proje… Belediye Meclisi, imar planına uygun olmayan bir projeyi nasıl onaylayabilir ki? Eğitim Tesisleri, zemin artı iki kat olarak inşa ediliyor. Tesisler, arıtmasıyla, alt yapısıyla Üniversiteye ve Antalya’ya yakışır nitelikte olacak.
“Bu ülkede yapılan en büyük yanlış kurum ve kuruluşların kendi sorumlulukları dışına çıkan konularla uğraşması. Siyasette yer alanlar biz bu ülkeyi yöneteceğiz derler. Biz de onlardan birini seçeriz. İktidar eğer kötü yönetiyor ve ülkeyi felakete sürüklüyorsa onu o yanlıştan döndürmek muhalefetin görevidir. Bize düşen görev ise sorgulamak ve siyaset bilimi alanında yapılanlara yanıt aramak olmalıdır. İsrafil Kurtcebe’nin Rektör olarak görevi Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin görevini üstlenmek değil. Ben sadece bilimsel verileri sunarım. Beni Rektörlük görevi boyunca hiçbir politik açıklama yaparken duymayacaksınız. Dünya üzerinde herkes farklı görüşlere sahiptir. Siyasette yapılan tercihler beni asla ilgilendirmez. Önemli olan yetkililerin işlerini nasıl yaptığıdır. Üniversiteyi kamplara bölen bir anlayışı asla kabul etmem. Çünkü burası bir bilim yuvasıdır.” Bu sözler yeni Rektör Kurtcebe’nin ve size yönelik dolaylı eleştiriler içerdiği de söylenebilir…
Bu konuda iki şey söyleyeceğim: Birincisi burada bir saptırmaca var: Üniversitenin bilim yuvası olduğu, güncel siyasetin politikacılara bırakılması gerektiği benim de düşüncem. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin rektörü, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel sorunlarından biri olan “türban” konusunda görüş belirtmezse başka ne için belirtecek? Rektörlük ofisinde Aydınlar Ocağı, Resanet Vakfı, Birlik Vakfı, Yaşar Uçar, Vecdi Gönül tarafından karşılanıp kutlanacaksın, sonra da çıkıp Üniversitelerin siyaset değil bilim yuvası olmasından dem vuracaksın. Siyaset eleştirisi yapıyormuş gibi davranılarak Rektörlük kurumu ilk gününde siyasete alet edilmiştir. Saptırmaca burada.
Kurtcebe, türban konusunda Meclis’in aldığı karar ne ise onu uygularım diyor…
Yasayı uygulasın, ona razıyım. Teşekkür edeceğim. Kendilerine ben modern, çağdaş, hiç borçsuz, son bir ay içinde alınmış 5.8 trilyon lira ek yatırım ödeneği, artı durumda bir döner sermaye mali dengesi bırakıyorum. Türkiye’nin mali dengesi en iyi üniversite hastanesini ve 250 milyon dolarlık bütçesiyle bir üniversite teslim ediyorum. Rektör yardımcısı olarak göreve başladığımda 80 bin metre karelik alanı olan bir üniversiteyi 407 bin metre karelik alanıyla devrediyorum. İç
KAYNAK: MUSTAFA KOÇ
mimkoc@gmail.com
http://www.antalyabugun.com/?page=makale&y_id=&MID=2916
Bizim Galip Galip Öztürk 17 yıl önce Metro’yu kurdu
Galip Öztürk 1965 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde doğdu. Lise eğitimini tamamladıktan sonra çalışmaya başladı.
1992 yılında Metro Turizm Seyahat Organizasyon A.Ş.’yi kurdu. Ankara-İstanbul hattından yola çıkan Metro, bugün pekçok hatta çamıyan 800 bireysel ve şirket otobüsüne sahip.
Günde 1200 sefer ile yılda 12 milyon yolcu taşıyan Metro, Türkiye-Bulgaristan arasındaki karayolu taşımacılığında yüzde 50, İstanbul-Sofya hattında ise yüzde 70 pay sahibi.
Metro Yatırımlar Grubunda bulunan tüm şirketlerin de kurucu başkanı olan Öztürk, sektöründe de öne çıkan isimlerden biri. Türkiye Otobüsçüler Federasyonu’nun (TOFED) kurucu başkanı
Metro Turizm’de ilk gözaltı şoku 2003 yılında yaşandı.Şirketin sahibi Galip Öztürk, otobüs firması sahiplerini tehdit ettiği, haraç topladığı ve otobüs satışlarında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle 12 adamıyla birlikte gözaltına alındı.
Ayrıca Öztürk’e 2007 yılında "nitelikli dolandırıcılık" suçundan da dava açıldı.
Metro Turizm’i Van Et’in içine aldı
Serdar İNANILMAZ İŞLER!...Borsada METRO TURİZM-Galip Öztürk DEPREMİ:...şehirlerarası otobüs terminalinin işletmecisi Büyük İstanbul Otogar İşletmeleri A.Ş.’nin (BİOAŞ) Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk’ün iş hayatıyla ilgili ulusal gazetelerin internet sayfalarına birbirinden ilginç bilgiler yansımış durumda. İş hayatına çaycılıktan başladığı birçok internet sitesinde yeralan Samsun’lu İşadamı, Galip Öztürk, Kayseri kamuoyunda da dikkat çekecek bir hayat hikayesine sahip. 1992 yılında Metro Turizmi kuran Öztürk’ün, şimdi trilyonlarca liralık bir serveti ve onlarca şirketi bulunuyor.. 1 Ocak 1965 yılında Samsun Ayvacık’ta doğan Galip Öztürk Topkapı Otogarı’ndan bugüne kadarki yaşamıyla oldukça dikkat çekici. Öztürk, verdiği bir röportajda kendisini anlatırken, “Benim Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptığım şirketlerde, tanımadığım ortaklarım var.” diyor. ÖZTÜRK VE ADAMLARININ SİCİLİ KABARIK Büyük İstanbul Otogar İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk ve şirketinin ortaklarının devletin en kritik kurumlarına da rapor olarak yansıyan geçmişi de birbirinden ilginç suç olaylarıyla dolu. Ulusal gazetelerde de geniş bir şekilde yeralan Öztürk ve adamlarının sicili, yeni terminalin işletmesiyle ilgili de akıllarda soru işaretleri bırakacak türden. Suçlar arasında 'çete kurma', 'tehdit', 'banka içi boşaltma', 'adam öldürme', 'iş yerine tecavüz' gibi iddialar yeralıyor. Milliyet gazetesinin internetteki http://www.milliyet.com.tr/2004/05/2...i/axeko01.html adresinde bu sicile geniş bir şekilde şöyle yer veriliyor: (Yüzde 30'unun halka açılması hazırlıkları süren İstanbul Otogarı ile ilgili olarak, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Emniyet Genel Müdürlüğü'nden bilgi istedi. Emniyet, konu ile ilgili cevabi yazısını 20 Mayıs'ta gönderdi. Yazıda, Büyük İstanbul Otogar İşletmeleri AŞ (BİOİAŞ) yöneticilerinden bir kısmının 'çete kurma, adam öldürme, işyeri basma gibi iddialarla yargılandıkları belirtiliyor. Sermaye Piyasası Kurulu, halka açılma hazırlıkları sürdürülen Büyük İstanbul Otogarı AŞ'nin izin başvurusunu değerlendirme aşamasında, otogarı işleten şirket yöneticileri hakkında İçişleri ve Maliye Bakanlığı nezdinde araştırma başlattı. İki yönlü sürdürülen araştırmada, bir yandan Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma nezdinde, BİOİAŞ'nin bazı yöneticilerinin adli sicilleri incelenirken, bir yandan da Maliye Bakanlığı ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) nezdinde aynı kişilerle ilgili mali sicil araştırması yapılıyor. SPK tarafından yapılan inceleme kapsamında otogarı işleten şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk ve Genel Müdür Murat Yanık başta olmak üzere yönetim kurulu üyeleri Necip Kartal, Mustafa Konuklu, Mevlüt İlgin, Hayati Uzun, Mustafa Dağıstanlı, Mehmet Erdoğan hakkında bilgi istendi. SPK'nın talebine 20 Mayıs 2004 tarihli beş sayfalık yazı ile yanıt verildi. Yazıda Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Birimi'nden (DEA) edilen bilgiler de yer aldı. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün SPK'nın isteği üzerine hazırladığı cevabi yazıda şirketin bazı yöneticilerinin 'çete kurma' konusunda soruşturma geçirdikleri; 'tehdit', 'banka içi boşaltma', 'adam öldürme', 'iş yerine tecavüz' gibi iddialarla yargılandıkları belirtiliyor. Ayrıca şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk'ün, sahte pasaportla yaşadığı ABD'de uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı kapsamında takibe alınan isimlerden olduğu belirtiliyor. Sahte kimlikle resmi nikâh Emniyet'in araştırmasına göre Galip Öztürk'ün 28 Eylül 1996 tarihinde Beyoğlu'nda Kuvvet Köseoğlu'nun öldürüldüğü olayla ilgili ifadesi alındı ve aranması kaldırıldı. DEA'nın Türk Emniyeti'ne ilettiği bilgilere göre de Galip Öztürk, bu tarihten sonra yaşamını sürdürdüğü ABD'ye, Hakan Demirci adına düzenlenmiş sahte pasaportla giriş yaptı. Öztürk, bu sahte pasaport ile ABD'de Fatma Çakır isimli kadınla resmi evlilik gerçekleştirdi. Ayrıca Stars Cars Inc. adlı bir şirkete ortak oldu. DEA, Galip Öztürk'ün, sahte kimlikle ortak göründüğü şirketlerin belgeleri ile oturma izni aldığı, Interpol aracılığı ile konunun araştırmasının sürdüğü bilgisini de gönderdi. DEA'dan gelen dosyada, Hakan Demirci adına düzenlenmiş pasaportun fotokopisi ile yine Hakan Demirci'nin gerçekte Galip Öztürk'e ait Lider Otelcilik'in ortağı olduğuna dair belgeler de bulunuyor. Aynı şirkete farklı sicil DEA'dan gelen ve İstanbul 24. Noterliği tarafından tasdik edilmiş gözüken Lider Otelcilik AŞ'ye ait Ticaret Sicil Gazetesi'nde ortak olarak Hakan Demirci ve Mustafa Taylan gözüküyor. Ancak, bu bilgiler İstanbul Ticaret Odası kayıtları ile karşılaştırılınca, Lider Otelcilik'in sahipleri olarak Galip Öztürk, Mustafa Taylan ve Mehmet Çakıl'ın gözüktüğü anlaşılıyor. Yapılan incelemede DEA'dan gelen ve notere ibraz edilen ticaret sicil belgesinde yer alan Hakan Demirci ile Mustafa Taylan'ın isimlerine ait yazı karakterlerinin alt ve üst bölümünde bulunan yazı karakteriyle aynı olmadığı, isimlerin sonradan yazılarak belgenin sahte olarak düzenlendiği belirtiliyor. Galip Öztürk Yön. Kurulu Başkanı: Hakkında İstanbul DGM tarafından çıkar amaçlı silahlı örgüt kurmak, örgüte liderlik etmek, darp etmeye azmettirmek ve dolandırıcılık suretiyle haksız menfaat elde etmek iddiasıyla soruşturma açıldı. Edirne Birlik şirketi çalışanlarının 'dövülmesi' olayının da yer aldığı dosya, Eyüp C.Savcılığı'na gönderildi. Savcılık serbest bıraktı. Necip Kartal Yön. Kurulu Üyesi: Bayrampaşa cezaevinde tutuklu bulunan bazı örgüt mensuplarının, çevredeki evler vasıtasıyla dışarıyla telefon görüşmesi yapmasına yardımcı olduğu gerekçesiyle, 1 Mart 2001 tarihinde yapılan operasyonda gözaltına alındı. 3 Mart'ta çıkarıldığı DGM tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Mustafa Konuklu Yön. Kurulu Üyesi: 21 Ocak 2004 günü Gaziosmanpaşa'da Süleyman Uslu adlı şahsın tabanca ile öldürülmesi ile ilgili olarak hakkında arama kararı çıkarıldı. Daha sonra Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne giderek teslim olan Konuklu, 'hazırlık soruşturması evrakına kayden tevkif edildi.' Murat Yanık Genel Müdür 3.8.1998 ile 5.11.1999 arasında Yurtbank'ın genel müdürü olan Yanık, bankanın içinin boşaltılması iddiasıyla tutuklandı. Galip Öztürk ile birlikte haklarında sürdürülen çıkar amaçlı suç örgütünde görev almak iddiasıyla gözaltına alındı. DGM'nin verdiği görevsizlik kararı sonrası Eyüp Savcılığı tarafından serbest bırakıldı. Otogar yöneticileri hakkındaki soruşturmalar Emniyet'in SPK'ya gönderdiği yazıdaki bilgilere göre Galip Öztürk ve başka bazı kişiler ile ilgili açılmış davalar, soruşturmalar ve iddialar da yer alıyor. Bunlar şöyle sıralanıyor: Şirketin tüm yönetim kurulu üyelerinin, yöneticisi oldukları Uluslararası Anadolu ve Trakya Otobüsçüleri Derneği yönetimi hakkında Kadriye Canan Tunçali adlı kişinin şikâyeti üzerine, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak suretiyle irtifak hakkının satışına sebep olmak ve iştirak halinde dolandırıcılık suçundan soruşturma yürütülüyor. Şirketin başkanı Galip Öztürk ile yöneticileri Talip Öztürk ve Murat Yanık hakkında 13 taksicinin şikâyeti üzerine Eyüp C. Savcılığı tarafından da başka bir soruşturma yürütülüyor. Galip Öztürk hakkında, Kırkpınar Ağası Altunhan Seyahat'in sahibi Mustafa Altunhan'ın tehdit edilmesiyle ilgili olarak açılmış bir dava bulunuyor. Galip Öztürk, Metin Tırış, Fatih Kahraman, Mehmet Erdoğan, Müvlüt İlgin, Ali Çıkan, Mustafa Dağıstanlı, Necip Kartal ve Uğur Alp Atan hakkında Edirne Birlik'in bürosunun basılması ve dövme ile ilgili olarak Eyüp 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bir dava var. Büyük İstanbul Otogarı A.Ş tarafından alınan, otogara giriş çıkış ücretleri ile ilgili Kamil Koç, Fındıkkale, Has Turizm tarafından yapılan şikâyet üzerine, 9 Haziran 2000 tarihinde Üsküdar Harem Otogarı'nda meydana gelen iş yerine tecavüz olayı ile ilgili olarak 10 Haziran 2000'de soruşturma açıldı. İstanbul 4 Nolu DGM tarafından yapılan 22 Temmuz 2003 tarihli arama kararı ile Uluslararası Anadolu ve Trakya Otobüsçüler Derneği ile Tüm Otobüsçüler ve Otobüs İşletmecileri Derneği'ne ait defterlere el kondu. Yapılan incelemede otogarın işletmesini yürüten derneklerin devre dışı bırakılarak, yine dernek yöneticisi olan kişilerin kurduğu Büyük İstanbul Otogar İşletmesi'nin ön plana çıkartıldığı belirtildi. Derneğin faaliyetleri sınırlı tutulurken, otogardan elde edilen kazanç şirkete yönlendirildi. Böylece derneği zarara uğratan yöneticiler hakkında Dernekler Kanunu'na muhalefet etmekten 7 Ağustos 2003 tarihinde suç duyurusunda bulunuldu. Adli işlemler devam ediyor.) Takvim Gazetesi’nin http://www.takvim.com.tr/2007/03/26/gnc141.html internet adresinde ise “Galip Öztürk hakkında, Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından "nitelikli dolandırıcılıktan" 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Dava nedeni, Mustafa Öztürk isimli bir esnafın, aldığı 20 bin YTL'lik çekin ödenmemesi üzerine, Öztürk ile Metro Grup Genel Müdürü Sıraç Taytuğlu hakkında şikayette bulunması olarak gösterildi.” deniliyor. Onlarca internet sitesinde kendisi ve şirket ortakları hakkında onlarca iddia yeralan Galip Öztürk’ün Kayseri’deki işletmeciliği sürecinde nasıl bir çizgi ortaya koyacağı merak konusu olurken, durum endişe verici bulunuyor.
ATV'de bir programda şarkı söylemeye başladıktan sonra televizyon fenomeni haline gelen 10 yaşındaki Berna Karagözoğlu'nin 2005 yılında, yani 5 yaşındayken çekilmiş görüntüleri youtube.com da yayınlandı.