Yani şu ülkede, ağız tadıyla iktidarı eleştirmeye fırsat vermiyorlar... Mehmet Ali Bulut
Her gün yeni bir ses kasedi, her gün yeni bir alavere dalavere… Mecburen takılıp gidiyorsunuz.
İktidarı eleştirmeye sıra hiç gelmiyor. Bazen ciddi ciddi askerlerimizin, Ak Parti ile işbirliği içinde olduklarını düşünmekten kendimi alamıyorum.
Önce sayısız ses kasetleri. Ardından Balbayın notları,
Asker asabileşmiş. Asker öfkelenmiş Bir bakıyorsunuz bir emekli general haykırıyor:
“Sen kimsin lan!” diyor.
Muhatabı kim?
Savcı!
Aslında ‘Sen kimsin lan’ sözünün muhatabı savcı değil, iktidar!
Hatta iktidar da değil, millet!
Zaten bu millet cahil!
Kadr u kıymet bilmiyor. Paşalarını çileden çıkartıyor, kızdırıyor. Onların istediği gibi olmuyor bir türlü.
Oysa bu sefil(!) milletin bir tek vazifesi var; Paşalarını memnun etmek! Tabi bir de paşaların keyfi için orduya erat yetiştirmek.
Millet dediğin bunun için var. Yoksa bu fasafiso halkın ne anlamı olacak ki!
Zaten kendi haline bıraksan gidip ya dinci oluyor ya milliyetçi muhafazakâr.
80 yıldır uğraştıkları halde, onu medeni, çağdaş laik bir toplum yapamadılar. O yüzden de millet başına vurulmayı hak ediyor.
İşte görüyorsunuz, halkı kendi haline bırakırsanız gidip fasa fisoları iktidar yapıyor.
Öyle değil mi ama?
Bakın laik ve çağdaş Baykal dururken, cahil(!) bir imam hatip mezunu olan Recep Tayyip Erdoğan’ın peşine koşuyorlar.
Yani siz söyleyin sevgili milletim. Paşalarımız haklı değil mi?.
Siz de cidden cahilsiniz canım!
-Bunu söyledim diye mi bana buzuluyorsunuz
Ama bunu ben söylemiyorum ki!
Koskoca bir Genelkurmay Başkanı öyle diyor. Koskoca paşa yalan mı söyleyecek?
O size cahil diyorsa, bir kere ‘hayır ben cahil değilim’ demek ayıptır. Paşamızı mahcup etmek olur mu?
Hem siz kim oluyorsunuz ki ‘cumhurbaşkanını da ben seçmeliyim’ diyebiliyorsunuz?
Paşalarımız kimi uygun görürlerse o Cumhurbaşkanı olur. Eski köye yeni adet getirilir mi canım? Demokrasi dediğin budur.
Her şeyi söyleyebilirsin ama askerlerin dediğini yaparsın!
Allahtan paşalarımıza zeval vermesin! Bugün dünyayı hayran bırakan bir demokrasimiz varsa bu, onların eseridir, öyle değil mi?
Allah razı olsun paşalarımızdan bakın, ağız tadıyla iktidarı eleştirmemize bile fırsat vermiyorlar! Daha ne yapsınlar yani Ak parti için?
* * *
Şaka bir yana gerçekten bu askerlerin benzerlerinin hala ordunun da içinde bulunuyor olma ihtimali bile ürpertici!
Aklıma geldi. Acaba diyorum, bu askerlerimize emeklilik mi yaramıyor acaba? Birden bire boş ve işsiz kalınca can sıkıntısından halüsinasyonlar mı yaşıyorlar?
Yoksa milletle bu kadar ters düşmek akıl karı değil çünkü…
Asılında gerçekten şu askerler konusuna hiç girmek istemiyorum. Güya bugün Ergenekonun son üç atlısını, yani CHP, MHP v Saadet Partisi’nin işbirliğini yazacaktım ama Karadayı’mızın, bize cahil demesi daha manidar geldi.
Haberal ağabey(!) de haber salmış dert bir yana ki “Ak Partiyi ancak Saadet Partisi ile vurabiliriz” diye… O da hariçten gazel okuyanlardan…
Bir kaşık suda boğmak istedikleri eski dinci parti(!) (sp) mensupları neden kıymete bindi acaba?
Bir zamanlar, Erbakan’ın ‘E’sine bile tahammül edemeyen omuzu kalabalıklar ve Ergenekoncular şimdi onlara iskele attıklarına göre demek ki 28 Şubat’ta ciddi bir ‘ayar’ yemişler Saadet partililer.
Ergenekoncular kurtuluşu onları desteklemekte gördüğüne göre!
İşte görüyorsunuz, Ergenekoncular ve Paşalar yüzünden ağız tadıyla iktidarı bile eleştiremiyoruz!
Yorumlar Berkay-Samet ZONGULDAK'ta CHP TERÖRÜ!...ZEKİ YURTBAY ve ADAMLARI; halkı canından bezdirdi!..CHP'li değilsen yandın!..Zonguldak ve ilçelerinde CHP, resmen halk üzerinde terör uyguluyor..Gece saat 22'den sonra evlere 50 kişilik baskın ziyaretler yapılıyor..Bu saatten sonra 100^lerce araçlık konvoy, korna-klaksiyon çalarak il ve ilçelerde geceyi zehir ediyorlar!..Okullarda, ilkokullara varıncaya kadar açıkça CHP propagandası yapılıyor..Öğretmenler ve öğrenciler; CHP'li olmayan öğretmen ve öğrencileri tehdit ve hakaret ediyorlar..Çaycuma'daydım..İnanamadım; okullarda, kahvelerde, çarşı-pazarda birtakım insanlar açıkça ve çok ağır biçimde Cumhurbaşkanını, Başbakanı sövüyor, lanetliyor!..TBMM Başkanı Köksal Toptan, Çaycuma'da PKK'lı ilan edilmiş CHP'liler tarafından!..İnanamadım!..Seramikçi işadamı Zeki Yurtbay ve adamları; Cumhurbaşkanı, Başbakan, TBMM Başkanı Köksal Toptan aleyhinde ağza alınmayacak küfür ve hakaretlerde bulunuyorlarmış!..CHP'li olmayan bütün muhtar adayları TEHDİT ediliyormuş!..Zonguldak ve ilçeleri; artık KORKU ve ÖLÜM şehri!..Yahu Zonguldak ve ilçelerinde Laik Türk Devleti, Hukuk, savcılar, polis yok mu?..Zonguldak, şehir eşkıyalarına mı kaldı?..Okan Bilbaşar NAZLI ILICAK AÇIKLADI: Çevik Bir'in güçlü eylem planı...
Bir zamanlar bazı gazeteci arkadaşlarımızın, Hürriyet ve Sabah'ın manşetinde nasıl teşhir edildiğini hatırlayınız. Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand, sözde Şemdin Sakık'ın ifadesine dayanılarak, PKK işbirlikçisi ilân edilmişti.
Daha sonra gazeteci Can Ataklı'nın Öküz dergisindeki itiraflarını okuduk. Ataklı, Genelkurmay 2'nci Başkanı Çevik Bir'in, gazete yönetimini, Çandar ve Birand aleyhindeki haberi yayınlamaları için zorladığını söylüyordu: "Bir general, Şemdin Sakık'ın ifadesine kendi yazdığı metni ekleyerek, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand'ı suçladı; bu metin yayınlanmadığı takdirde, gazeteyi batırmakla tehdit etti."
Bugün Yeni Şafak'ta neşredilen Andıç, Ataklı'nın iddialarını doğruluyor. Çevik Bir, Şemdin Sakık'ın ifadesinden istifade ederek, Cengiz Çandar ve M. Ali Birand gibi gazetecilerin yıpratılması talimatını vermiş. Hatta icab ederse, aynı pakete, Yavuz Gökmen, Altan kardeşler vs. de konulsun tavsiyesi, Bir tarafından uygun bulunmuş.
Psikolojik savaş
Bizim sözünü ettiğimiz psikolojik savaş bu.
Psikolojik savaşın önde gelen unsurları, medyadaki bazı güvenilir(!) kalemler, genel yayın müdürleri ile gazete patronları.
Yöntem hep aynı: Elde edilen bilgiler maksada uygun bir şekilde düzenleniyor ve basına verilecek bilgi notu haline getiriliyor. Bunun için zaman zaman, mevcut ifadeden elde edilen bilgilere, çeşitli İLAVELER YAPILIYOR.
Sonra da "etkin köşe yazarlarından" seçilen birine veya bir kaçına bilgiler, bilgi notları, ilâvelerle birlikte veriliyor. Amaç, "iç düşmanı" yıpratmak.
Bu iç düşman, bazen bir siyasi parti (Hadep veya Fazilet), bazen politikacı (Selim Ensarioğlu -DYP-, Fethullah Erbaş -Van/FP-, Abdülmelik Fırat -Erzurum/ DYP- vs...), bazen de işadamı veyahut gazeteci (Cengiz Çandar, M. Ali Birand, Yalçın Küçük, Mahir Kaynak, Yavuz Gökmen, Mehmet ve Ahmet Altan vs.), bazen bir dernek (İnsan Hakları Derneği) olabiliyor.
FP ve politikacılar
Esasında ortada bir başarı var. Şemdin Sakık yakalanmış.
Bunun üzerine Çevik Bir hemen bir eylem planı düzenliyor. "İç düşmanları" PKK ile irtibatlandırarak yıpratmaya, gözden düşürmeye çabalıyor.
Şu Fazilet Partisi hakkında yazılanlara bakın:
"Amaç: Refah Partisi'nin PKK ile işbirliğini ortaya koyarak, Fazilet Partisi'ni yıpratmak. FP'nin müteakip seçim döneminde, PKK ile işbirliği yapacağı tem'asını işleyen bir bilgi notunun hazırlanması. Etkin köşe yazarlarından birine ve televizyonlara, Sakık'ın ifadesinden, Refah Partisi ile bölücü örgüt arasındaki ortak amaca ilişkin faaliyetlerin aktarılması. Elde edilen bilgilerin maksada uygun tarzda düzenlenerek bilgi notu hazırlanması..."
Çevik Bir'in "güçlü eylem planında" siyasiler de hedef tahtası: "Mevcut ifadeden (Şemdin Sakık'ın ifadesi) elde edilen bilgilere İLAVELER yapılarak, siyasetçilerin, parti içinde yıpratılmaları, siyasi kariyerlerinin olumsuz etkilenmesini teminen mektup kampanyasının başlatılması."
Yargı bağımsızlığı var mı?
Bu andıçın, gerçeği yansıtmadığı, düzmece olduğu umudunu taşıyoruz.
Ülkemizin düşmanlarını mânen bozguna uğratacak bir psikolojik savaş yürütülmesi normal; ama ordumuzun hiçbir birimini, hedef tahtasına oturtulan siyasi partilere, politikacı, gazeteci ve işadamlarına karşı, keyfi yıpratma kampanyaları içinde görmeyi, içimize sindiremeyiz.
Bu andıçtaki bilgiler doğruysa bile, eylem planının Çevik Bir'in girişimiyle sınırlı kalmış olmasını diliyoruz.
İnşallah, halâ devam eden bir tatbikatla karşı karşıya değiliz.
Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin işi, gazeteci teşhir etme, partileri seçime sokmama veyahut PKK işbirlikçisi gibi gösterip, karalama olmamalı.
Andıç'ın üçüncü sayfasındaki bir cümleyi hatırlatalım. Hadep'e karşı kullanılacak yöntemlerden biri olarak "Yargıtay Başsavcısı nezdinde girişimde bulunularak, 1999 yılında yapılması düşünülen genel ve yerel seçimlere bu partinin girmemesinin sağlanması" deniliyor.
Nerede kaldı yargı bağımsızlığı? Daha sonra Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'ın Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak Hadep'in seçimlere girmemesini talep ettiğini hatırlıyoruz. Gene o sıralar, duyduğumuza göre, Hadep'in seçimlere sokulmaması için, Anayasa Mahkemesi üyeleri çok ağır baskılarla karşılaşmışlardı.
Maalesef bazı olaylar (Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand'ın teşhir edilmeleri; Hadep'e ve FP'ye karşı tavır) eylem planının sahte bir belge olmadığını gösteriyor.
Muhakkak "dost gazetecilere" verilen başka "güçlü eylem planları" da vardır. Bazı sütunlardan durup dururken bendenize çirkin sataşmaların yapılmasını, öteden beri psikolojik savaşın bir parçası olarak değerlendirirdim.
Şimdi belgesi elime geçti.
UĞUR DÜNDAR'A CEVAP
Uğur Dündar ve Emin Çölaşan, aynı iddialarla dün bana hücum ettiler. Her şeye rağmen, Uğur Dündar'ı daha seviyeli bir üslûbun sahibi olduğu için, Çölaşan'dan ayırıyorum.
Hadise şu: Dündar'ın mafya dediği, (ben öyle olup olmadığını bilmiyorum) Sedat Çolak. Kemal Ilıcak'ın vefatından bir süre sonra, Sedat Çolak, gazeteye bir şekilde el koydu. Zaten de işi yürütemedi. Ücretleri ödeyemedi; gazeteci arkadaşlar mağdur oldu. Benim de işime son vermişti. Uğur Dündar'la görüşmem, mallarımı kurtarmak için değil, Tercüman'ı kurtarmak içindi. Çünkü Tercüman eşim rahmetli Kemal Ilıcak'ın çok önem verdiği bir müesseseydi. İflas etmişti Tercüman AŞ. Bir başka şirket, Tercüman ismini kiralayarak yayını sürdürüyordu. Ben, o şirketin gazete çalışanlarınca yürütülmesini, Tercüman'ın yayınının devam etmesini arzu ediyordum. Ama Sedat Çolak, buna mâni oldu.
Hadise bundan ibarettir. Konunun, yalı meselesi ve 10 milyon dolarla hiçbir alâkası yoktur. Zaten ortada böyle bir para da mevcut değildir.
Nitekim, Uğur Dündar yalıdan veyahut 10 milyon dolardan söz etmiyor. Bu iki hususa deyinen sadece Emin Çölaşan. Herhalde, eline tutuşturulan "bilgi notunu, maksada uygun ilâvelerle yeniden düzenleyen" Çölaşan, bu şekilde yazısının daha büyük bir tesir yaratacağını düşünmüş olmalı.
Gene Uğur Dündar'ın iddialarına geri dönelim...
Kemal Horzum'un rahmetli eşimle değil, olsa olsa dönemin Ankara temsilcisi ile bir ilişkisi olabilir. Bence Uğur Dündar konuyu Uğur Reyhan'a sorsun.
İlksan'ın Ömerli Barajı havzasındaki Sefer Usta çiftliği, öğretmenlerden alındı. Şimdi Aydın Doğan'a ait. Eğer üzerinde inşaat yapılmayacaksa, Doğan bu koca araziyi niçin aldı? Öğretmenler yerine, ucuz araziden Aydın Doğan yararlanıyor. Star televizyonunda Uğur Dündar, Emin Çölaşan'la elele bu konuyu işleyebilir.
Korku meselesine gelince...
Onu bunu sindirmeye çalışan gazetecilerden gözüm korkmaz. Çünkü veremeyecek hesabım yok. Attıkları çamurun da izi üzerimde kalmaz.
Ama elbette "silâhlı" mafyadan korkarım. Çünkü Uğur Dündar ve Emin Çölaşan gibi bir düzine korumayla gezmiyorum sokaklarda.
Yakında Meclis'te İçişleri Bakanı'na hangi gazetecinin kaç koruması olduğunu soracağım. Acaba, ona buna küfür etsinler diye mi, devlet bu korumaları onlara veriyor.
Son bir soru: Sayın Uğur Dündar, bu ne telâş?
Hem Fehmi Koru, hem de ben, sizi işaret etmiyoruz. Aynı, Yalçın Pekşen gibi.
Üzerinize alınacağınıza, bir araştırmacı gazeteci olarak, özellikle Yalçın Pekşen'in işaret ettiği o çok çok çok ünlü işadamı ve gene o çok çok çok ünlü gazetecinin peşine düşseniz ya...
Okan Bilbaşar UĞUR DÜNDAR'ın Yeraltı Bağlantıları: Sami Hoştan, Susurluk Kazasını Veli Küçük`e bildiren ve Kumarhaneler Kralı Ö. Lütfi Topal cinayetinin tek tutuklu sanığı. Peki Uğur Dündar'la işi ne?
Uğur Dündar'ın sigortasız çalıştırdığı gazeteci Ulvi Yanardağ'ın açtığı davayı gündeme getiren 7 Gölge, yine gündem oluşturacak bir konuyu ortaya çıkarıyor: Önceki gün Uğur Dündar'ın yanında çalıştırdığı gazeteci Ulvi Yanardağ'ı 6 yıl boyunca sigorta yaptırmadığı ve tazminatını ödemediği gerekçesiyle açtığı davayı ortaya çıkardı. 30 Ekim'de Bakırköy İş Mahkemesi'nde ilk duruşması yapılacak dava ile ilgili Uğur Dündar ekibinin verdiği cevabı da Haber 7, okuyucusu ile paylaştı.
Şimdi sırada Uğur Dündar'ın derin ilişkileri var. Gölge 7 bu kez bu ilişkileri gündeme getirecek dosyanın kapağını aralıyor. Başlangıç gündemdeki Ergenekon İddianamesinden. 7 Gölge'nin açıkladığı ilk ilişki yeraltı dünyasının en önemli isimlerinden Sami Hoştan ile ilgili olanı:
Uğur Dündar - Sami Hoştan ilişkisini anlamak için önce Sami Hoştan'ın kim olduğunu iyi anlamak gerekli.
Bilindiği gibi, Sami Hoştan "Kumarhaneler Kralı" olarak bilinen Ömer Lütfi Topal cinayeti davasında tek tutuklu sanık olarak yargılandı. Daha sonra Susurluk kazasında da adı hiç gündemden düşmedi, yargılandı ve mahkum edildi.
Sami Hoştan böyle biri. Cumhuriyet tarihinin en büyük çete davası olarak görülmeye başlanan Ergenekon iddianamesinde de Hoştan adı çok sık geçiyor. Veli Küçük`ün, mafyayı Sami Hoştan üzerinden kontrol ettiğine dikkat çekiliyor.
İşte Sami Hoştan, yer altı dünyasının bu kadar önemli bir ismi. İlişkilere geçmeden Sami Hoştan hakkında birkaç cümlelik bilgi paylaşayım sizinle:
Sami Hoştan, 1947 yılında Üsküp'te doğdu. 7 yaşında iken İstanbul'a geldi. Daha sonraları, hayatını İstanbul ve Hollanda'da kumarhanecilik yaparak kazandı. Sık sık yurt dışına gidip geldi. Almanya'da uyuşturucu kaçakçılığından yakalandı ve 38 ay tutuklu kaldı. Daha sonraki dönemlerde de Türkiye'de defalarca uyuşturucu kaçakçılığından hakim karşısına çıktı.
Sami Hoştan, Ergenekon davasının en önemli sanığı olarak bilinen Veli Küçük ile 1986`dan bu yana tanışıyor. Veli Küçük`ün Edirne`de İl Jandarma Komutanı olarak görev yaptığı dönemde başlayan bu ilişki hep devam etti. Veli Küçük, 'Hoştan'ın kumarhane işlettiğini öğrendikten sonra ilişkiyi kestim' sözlerini yapılan telefon konuşmaları yalanlıyor.
Sami Hoştan 1995 yılında Ömer Lütfi Topal ile ortaklık kurdu ve birlikte Sheraton Gazinosu'nu işletmeye başladılar. Bu ortaklıktan bir yıl sonra 28 Temmuz 1996 günü Ömer Lütfi Topal öldürüldü. 4 ay sonra da yani 3 Kasım 1996`da Susurluk`taki malum kaza meydana geldi.
Bu noktaya dikkat. Sami Hoştan - Veli Küçük ilişkisinin derinliği burada ortaya çıkıyor.
VELİ KÜÇÜK'E SUSURLUK KAZASINI BİLDİREN SAMİ HOŞTAN İDİ...
Kazanın meydana geldiği sırada Veli Küçük Giresun Jandarma Bölge Komutanı olarak görev yapıyordu. Sami Hoştan, kazadan hemen sonra telefonla Veli Küçük`ü arıyor ve Susurluk`ta bir kaza meydana geldiğini, ölenlerin olduğunu ve kaza yapan araçta Sedat Bucak`ın bulunduğunu öteki isimlerin de önemli kişiler olduğunu ama detaylara henüz sahip olmadığını söylüyor.
Veli Küçük hemen devreye giriyor ve önce Balıkesir İl Jandarma Komutanı`nı arıyor, onun bilgisi olmadığını öğrenince ardından Balıkesir Emniyet Müdürü`ne ulaşıyor. Küçük, Emniyet Müdürü`nden araçta bulunan Hüseyin Kocadağ ve Mehmet Özbay isimli kişilerin öldüğünü, Sedat Bucak`ın yaralandığını öğreniyor. Küçük, Emniyet Müdürü`ne Mehmet Özbay isimli şahsın Abdullah Çatlı olması gerektiğine dikkat çekiyor.
Bu olayın devamı, Ergenekon iddianamesinde şöyle anlatılıyor:
`Dolayısıyla nasıl bir ilişkidir ki Veli KÜÇÜK, kumarcılık yaptığı için uzaklaştığını söylediği Sami HOŞTAN, ülkenin gündemine bomba gibi düşen bir kaza olayını önce Veli KÜÇÜK`e haber vermiş ve Veli KÜÇÜK`te aldığı haber üzerine derhal Balıkesir Emniyet Müdürünü arayarak olayla ilgili gerekli yardımı yapması konusunda girişimde bulunmuştur.`
Daha sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, hazırladığı Susurluk Raporu`nda Sami Hoştan`ın, 1996`da Veli Küçük ile 34 kez telefon konuşması yaptığını yazdı.
Ergenekon iddianamesinde, Veli Küçük`ün mafya gruplarını Sami Hoştan üzerinden o tarihten beri kontrolü altında tuttuğuna dikkat çekiliyor. İddianamede Hoştan ile ilgili şu ifadelere yer veriliyor:
`Bu güne kadar suç örgütlerine yönelik yapılan soruşturmalarda, hemen hemen birçok suç örgütü liderinin Sami HOŞTAN`a abi diye hitap ettiği, saygı duyduğu, suç örgütleri arasında yaşanan problemleri Sami HOŞTAN`a getirdikleri ve Sami`nin hakemlik yaparak çözüm ürettiği, kısaca Sami HOŞTAN`ın yeraltı dünyasında ciddi etkinliğinin olduğu, bu nedenle Veli KÜÇÜK`ün diğer MAFYA gruplarını Sami HOŞTAN üzerinden kontrol ettiği ve yönlendirdiği değerlendirilmektedir.`
`Bütün bunların Uğur Dündar ile ne ilgisi var?` demeyin sakın. Yukarıda da dedim ya `Uğur Dündar - Sami Hoştan ilişkisini anlamak için önce Sami Hoştan`ın kim olduğuna bakmak gerekir` diye. Buraya kadar yazdıklarım, Sami Hoştan`ın kim olduğunu anlatmaktan ibaretti.
UĞUR DÜNDAR`A HOŞTAN TEMİNATI
Uğur Dündar - Sami Hoştan ikilisini anlatmaya daha yeni başlıyorum. Aslında işin heyecanlı tarafı da burada zaten. Korkmanıza, endişe etmenize gerek yok. Yazdıklarım bütünüyle Ergenekon İddianamesi`nin 7 Gölge tarafından gözden geçirilmesi ile oluştu. İddianame ortada. Merak edenler girip bakabilir.
Susurluk kazasından sonra Uğur Dündar, bu kaza ile Arena`da haberler yapmaya başladı. O dönemde kendisine gönderilen kimi bilgileri ekrana taşıdı. Sami Hoştan hakkında bazı iddialar gündeme getirdi. (Meraklısına not: Uğur Dündar, Sami Hoştan`ın yargılandığı sıralarda tanık olarak dinlendi. 7 Gölge o yargılamalara ilişkin de belki önümüzdeki günlerde bir şeyler yazabilir)
İşte tam o günlerde, yani Uğur Dündar`ın Sami Hoştan ile haberler yaptığı günlerde bir gün Hoştan`ın telefonu çaldı. Arayan Uğur Dündar`dı. Kendisinin, `Susurluk Çetesi` tarafından öldürüleceği yolundaki iddiaları sordu. Sami Hoştan, `Ben bu insanlarla 15 yıldan bu yana tanışırım. Hala bu insanlar benim yanımdalar. Bir gün sizin isiminiz zikredilmedi` diye teminat verdi.
Uğur Dündar, bu görüşmeden sonra Susurluk konusunda bir iki dosya daha hazırladı. Bir gün yine Hoştan`ın telefonu çaldı. Hoştan telefonunu açıp `Alo` dediğinde karşısındaki isim yine Uğur Dündar idi. Susurluk sanıklarından Ayhan Çarkın`ın kendisine sıkıntı yaşattığını söyledi. Sami Hoştan, bu kez daha emin konuştu:
`Ya benim kontrolümdeki bir adam… Benden habersiz bir şey olmaz ya… Zaten böyle şeyler yapmaz.`
Aradan yine epey zaman geçti. Sami Hoştan, 16 Kasım 2007 günü, saat 15.05`te önce gazeteci Mehmet Şehirli`yi aradı, hemen ardından da saat 15.24`te Uğur Dündar`ın telefonu çaldı:
- Alo merhaba Uğur Bey nasılsınız iyi misin ben Sami Hoştan. Dedim ki şeyle ilgili dedim bi ariyayım bu Mehmet demişti ki Ayhan Çarkın`la bi görüşmüştü. Ben tabi Mehmet bişey söyleyince ben bi anda algılayamadım dedim bide .. size sorayım dedim böyle bişey.
- Var, valla yani o konuşmak isterse ben de konuşurum.
Hemen ardından konu yine Uğur Dündar ile gazetelerde çıkan haberlere geldi.
Sami Hoştan:
- İnanın siz de, o gün de ben kendim de görüşmüştüm Tansu Çiller`in yanındaki Mehmet Üstünkaya`nın zamanında… Ama sizle ilgili hiç bir öyle mevzu bile…
Uğur Dündar, bu konuyu Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu`ndan duyduğunu, Hanefi Avcı`nın da bunu söylediğini belirtti. Sami Hoştan, yine Uğur Dündar adının hiç zikredilmediği yolunda teminat verdi.
DÜNDAR-HOŞTAN`IN SAMATYA MUHABBETİ
Bütün bu ayrıntılardan sonra 13 Ekim`de Vakit gazetesinin Ergenekon İddianamesinde yer alan metinlere dayanak ortaya koyduğu telefon görüşmesinin önemi daha iyi anlaşılıyor. Dündar-Hoştan ilişkisinin nasıl bir zemin üzerinde yürüdüğünü anlamak açısından iddianamenin 442. klasörünün 23. sayfasında yer alan telefon konuşması kayıtlarına bir kez daha bakalım.
Uğur Dündar: Efendim
Sami Hoştan: Alo, merhaba Uğur bey. Nasılsınız, iyi misin, ben Sami Hoştan
U: A buyurun Sami Bey
S: Nasılsınız iyi misiniz?
U: Sağ olun iyiyim iyiyim iyiyim
S: Spora devam mı
U: Tabii tabii
(...)
S: Benim kızım ekonomi okuyor. Koç üniversitesinde son sınıfta…
U: Ben valla yapılan bütün haksızlıklara karşı çıkıyorum kızım olduktan sonra
S: Evet
U: Çok merhametli çok şefkatli ondan oldum samimi söylüyorum
S: Evet evet herkes onu öyle söylüyor ama neden
U: Bütün dünya görüşüm değişti benim Sami Bey
S: Aynen aynen doğru çünkü evlatlarınızdan sorumlusunuz
U: Yarın da Samatya`daki arkadaşlarla buluşucam
S: Ya benim canım çok kebap istedi. Atilla Atilla da falan var mı içinde
U: Gelecekler valla işte bilmiyorum 10-12 olacağız
S: Evet iyi iyi Samatya`lı olmak
U: Orda balık yicez
S: Samatya`lı olmak bambaşka
U: Gayet tabii canım gayet tabii ya ben hâlâ oralara
S: Öz öz insanlar
U: Kökle bağlı olan bir insanım
S: Öz insanlardır öz. Oranın insanları öz insanlardır
U: Gayet tabii gayet tabii
S: Bir şey daha sorucam geçenlerde Ertuğrul Özkök Bey bi yazı yazdı Susurlukla ilgili çok ama çok önemli dedi ki bu insanlara biz haksızlık ettik
U: Öyle mi
S: Bu insanları kırdık tabi yazılarında bu insanları biz kırdık bu insanları biz köşeye attık bize kırgın olarak karşıdan izliyorlar şimdiki bu durum dedi bu insanlar işte şimdiki bu insanlar lazım olan insanlardı. Buna ne diyeceksiniz yani şimdi düşünebiliyor musun yani…
U: Neyse bi gün otururuz uzun uzun konuşuruz
S: Tamam olur saygılar sunuyorum
U: Telefonda ayaküstü olacak meseleler değil
S: Oldu tamam
Mavi Hilal Eğer halkımız cahil olmasaydı bu tür kişileri başında barındırıpta bir de üstüne darbe yaptırtır mıydı!
Velhasıl ergenekoncu, darbeci bazı paşalarımız yatsın kalksın halkımızın cahil olduğuna dua etsin..
ATV'de bir programda şarkı söylemeye başladıktan sonra televizyon fenomeni haline gelen 10 yaşındaki Berna Karagözoğlu'nin 2005 yılında, yani 5 yaşındayken çekilmiş görüntüleri youtube.com da yayınlandı.