Her şeyin bir umumi kaderi vardır, bir de nefsü’l-emrine bakan kaderi; dinin de İslâm’ın da, insanın da olayların da siyasetin de… Mehmet Ali Bulut
Şu noktayı daha iyi izah edebilmek için sağlık ve ömür konusunda bir örnek vereceğim. Zihin, sağlıklı olanın uzun da yaşayacağına hükmeder. Hâlbuki sağlığa ait takdir ile ömre ait takdir farklı sebep ve hikmetlere bakar. Birbiriyle ilgisiz gibidirler aslında. İnsan uzun yaşar ama sağlıksız yaşar. İnsan sağlıklı yaşar ama kısa yaşar.
Çünkü sağlıklı yaşamanın mukadderatı doğrudan gıda kodeksini ve/veya vücut makinesini doğru kullanıp kullanmamakla alakalıdır. Fakat ömrün takdiri çok daha karmaşık bir formülasyondur; genetik kodlardan iklime, iklimden mizaca, mizaçtan coğrafyaya, coğrafyadan ülkedeki yönetime ve hatta evrensel ‘random’lara (tasarlanmış tesadüfîlikler) varıncaya kadar sayısız parametrenin hesaplanmasını gerektirir.
O yüzden de ömrün hitâmı, insan için ‘gayb’ kalmaya aday en ciddi fenomendir. Tabii kıyamet saati de…
Demek ki, her bir şeyin kendine göre bir takdirâtı (yani onun öyle olmasına sebep olanı gerektiren fıtrî gerekçeleri) vardır. Herhangi bir ağaçtan düşen herhangi bir yaprağın da takdirâtı olduğu gibi… Nedir o takdirât; o düşüş formülü! O formülün içinde en belirleyici özellik çekim kanunudur, yerden yüksekliğidir, sürtünme kat sayısıdır ve tabii bu sürtünmeyi etkileyecek yüzey şekilleridir. Bütün bunlar bilindiği takdirde o yaprağın nereye düşeceği de pekâlâ hesaplanır. Bu da bir tür takdiri bilmek gibidir…
***
Konumuz eşyanın kaderi olmadığı için bu örnekle ilgili faslı geçip, asıl konuya geçeceğim.
İmdi, sağlık ve ömür konusunda zihninizde oluşan açılımı bozmadan siyaset ve iktidar alanına intikal edelim.
Evet, siyaset iktidar olmanın vasıtalarından biridir. Ama iktidar olmanın garantisi değil.
Çünkü siyaset etmenin ‘icapları’ ile muktedir (iktidar anlamına) olmanın ‘icapları’ farklı farklıdır. Her ikisinin de kendine göre kuralları ve bu kuralları doğuran kalıpları ve bu kalıpları zorunlu kılan hikmetleri vardır…
Bu yüzden, doğru ve sağlam siyaset, her daim, aynı zamanda düzgün ve âdil bir iktidarı doğurmayabilir. Öyleyse, tahrip edici olmamak kaydıyla, iktidarı olması gereken çizgiye çekecek, en az iktidar kadar kuvvetli ve cezp edici bir faktör lazımdır ki o da muhalefettir.
Muhalefet de tıpkı iktidar gibi, insanın libidosundan beslenir ve en az onun kadar cazibeli ve tatmin edicidir. Çünkü Cenâb-ı Hak ta başlangıçta, eşyayı kemale sevk edecek merkezden kaçma dürtüleri ile, onu sistemin içinde tutacak cazibeleri birlikte yaratmıştır. Dünya büyük bir merkezkaç kuvvetiyle kaçmak için çabalarken, güneş ısrarlı bir cazibe ile onu kendi mihverinde tutmak için güç sarf etmeseydi şu hayat ve güzellik olmazdı.
İşte siyasetteki muhalefetin de böyle yüksek bir manası ve gayesi vardır… İktidar, sınır ve kayıt tanımaz. Oysa kayıtsızlık ve sınırsızlık ademdir. Halbuki hayat az önce de ifade ettiğimiz gibi tam bir denge ile mümkündür… Dolayısıyla muhalefetsiz her fikir, iş ve çıkışın yıkım olmaması için güçlü bir muhalefeti de bünyesinde barındırmalıdır.
Muhalefetini içinde barındırmayan bir hareket, bir siyaset, ne kadar temiz ve samimi niyetlerle yola çıkarsa çıksın, akıbeti kesinlikle helakettir ve felakettir. Çünkü insandaki arzuların nihayeti yoktur. O arzuların ya vicdanen, ya aklen veya fıtraten dizginlenmesi gerekir. Bu olmadığı zaman, eşyanın varacağı nihayet de ancak çürümektir, tefessühtür ve evveline yani ademe dönüşmektir.
* * *
Dolayısıyla bir işin başlangıcında –(partilerin ortaya çıkışta sergiledikleri tutum ile iktidar halleri arasındaki farklılık kahredici olmuştur hep bizim açımızdan)- ‘kutsiyete imtisal’ –(gerçek niyetin yalnızca millete hizmet olması gibi mesela)- yoksa eğer, o hareket sonunda, hiç de istenmeyen bir tavırda karar kılabilir ve kılıyor nitekim. Tıpkı ‘Hz. Ali Tarfatarlığı’nda olduğu gibi…
Hz. Ali’nin; yani Ehl-i Beyt’in Emeviler’e karşı takip ettiği siyasette güdülen maksat ile, onların etrafında bir araya gelenlerin maksadı çok farklıydı...
Hz. Ali, ‘mahza’ (yalın ifadesiyle), Kur’an’daki adalet ve insanî düzeni; yani rahmanî siyaseti (bugünkü anlamıyla bireyi devletten üstün tutan anlayışı) inşa etmeyi amaçlıyordu. Ama zaman, iklim ve bir parça da coğrafyanın, henüz o ‘hürriyet ve adalet meyvesini’ bitirip olgunlaştırmaya ‘müstaid’ (yetenekli-uygun) olmadığını hesap etmemişti. Ne beşeriyetin toplam seviyesi, ne de o günkü Müslümanların fikrî olgunluğu henüz onu anlayabilecek seviyedeydi. (Mamafih aradan geçen bin dört yüzyıllık zamana rağmen, hâlâ İslam âlemi Hz. Ali’nin o gün ulaştığı siyasi ve insani olgunluğa ulaşabilmiş değil yazık ki!)
Buna karşılık başlangıçta, siyaseten yanlış ve haksız gibi görünen bir duruş da siyaseten ‘selabet’e -(dinin izzetini esas alan tavır)- varabilir. Emevilik gibi…
* * *
Hz. Peygamber (asv) kendisinden sonra doğabilecek hadiseleri doğru tartmak; siyasi ve sosyolojik gelişmeleri ‘İslami’ ölçüde tartabilmek bakımından ümmetine iki sağlam ‘mizan’ bırakmıştır.
Bunlardan biri Kura’an, diğeri Ehlibeyt!
Kur’an, ‘üzerinde ittifak edilmiş yegâne kaynak’ olmasına rağmen, tabiatı gereği sayısız fikir ve meşreplerin, sayısız mezhep (itikadî ve amelî) ve mesleklerin doğmasına mani olmadı. Hem Kur’an’ın tek tip bir insan yaratma gayesi ve maksadı da yoktur. (Kur’an’ın, düzen açısından insandan beklediği maksat, zaten var olan ‘silm’i -yani ekolojik dengeyi- muhafaza ederek gelişmek ve geliştirmektir).
Kur’an, insanın kuşanacağı en iyi kumaşı üretip ortaya koymuştur. Herkes o kumaştan kendi kametine uygun bir kıyafet çıkarsın diye… Zaman ve iklime göre giyim kuşam değiştiği gibi, Kur’an’dan istihraç edilecek mana ve hükümler de öylece değişir… Nitekim, ahkamın seyir defteri incelense bu görülür…
……
‘Ehlibeyt’e gelince…
Siyasette Hz. Ali taraftarları, ‘Ehlibeyt’ kavramından ‘nesne’yi esas aldılar ve Hz. Hasan ve Hüseyin soyundan gelenleri, ‘iktidarın doğal ve meşru sahipleri’ saydılar…
Böyle bir düşünce, o gün için fevkalade sağlamdı; hem iman hem akıl temeline oturuyordu. Çünkü iktidar güçlü ve asil bir soydan gelenin hakkı idi. Hiçbir soy Hz. Peygamber (asv)’in soyundan daha ‘reşid’ ve iktidara daha ‘layık’ olamazdı. Onlar da Hz. Ali’nin yanında yer almayı, ‘doğru tarafta’ yer almak olarak algıladılar ve iktidarın o günkü sâikleri açısından da doğru bir siyaset yaptılar.
Ne var ki, Hz. Ali’nin etrafında bir araya gelenlerin tamamı ayna maksatta değillerdi.
Bir kısmı Araplar eliyle kırılmış millî gururlarını tamir etme peşinde idi (İranlılar gibi... Bunlar sonra Şia doktrininin geliştirdiler), bir kısmı daha önceki ilk üç iktidar döneminde bireysel manada mağdur olmuş öfkeliler grubu idi (bunlar sonra Haricî oldular), bir kısmı da şartların zorlamasıyla Müslüman olmuş ama kalbi yatışmamış insanlar idi ki, Hz. Ali’nin yanında yer almayı ‘sırf muhalefet olsun’ diye seçmişlerdi. Bunlara göre İslam iktidarı ta baştan itibaren Ali’nin hakkı idi; ilk üç halife, birer ‘gâsıp’ idiler…
Dikkatle bakıldığında görülecek ki o hareket, hak olmasına rağmen bünyesinde barındırdığı arazlar ve farklı niyetler yüzünden muvaffak olamamış. Hz. Ali’yi haklı olduğu halde, mağlup duruma düşürmüş. Fakat o hadise, öyle muhteşem bir muhalefet yolu açmıştır ki, tarih boyunca, iktidarlara çeki düzen vermek ve dini, iktidarların sultasından korumak gibi muazzam bir görevi Ehlibeyt’in omzuna yüklemiş. İktidarları sarsmak ve İslami çizgide kalmalarını sağlamak görevi…
Hz. Ali’nin etrafında bir araya gelen bu dört muhalif unsurun başlangıçtaki maksatlarının ne kadar birbirinden farklı olduğunu tarih bize kısa zamanda gösterdi. Evet, o grupların Hz. Ali taraftarlığının altında başka başka maksatlar yattığı için, her birisi kendisine göre bir “Ehlibeyt” tarifi yaptı ve daha sonraki zamanlarda ‘itikadî yapılanma’sını da bu esaslar etrafında oluşturdu. O yüzden de ‘İmamet’ meselesi, Sünni olmayan bütün Müslümanlar nezdinde imanın esasları içine girdi…
İşte tam da, şu noktada yatan hakikatlere temas etmek için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Çünkü, milletler arasında varlığı ‘ıstırari’ (bir tür zorunluluk) olan ‘ihtilaf’ tekamülün ve ner türlü mücadelenin muharrik gücüdür. Kur’an bu hakikate şöyle dikkat çeker:
“(Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve yaşam tarzında) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” (Maide, 48)
Böylece, toplulukların ‘en iyiye varmak için’ hem birbirine karşı hem de kendi aralarında ihtilafa düşmeleri zorunlu oldu.
* * *
Bugün ümmetin kahir ekseriyetini temsil eden ‘ehli sünnet ve’l cemaat’ olan ‘Sünnî aks’ ise ‘Ehlibeyt’ kavramından ‘Sünnet’ dediğimiz, ‘Hz. Peygamber (asv)’in, hal, duruş ve sözleri’ni anladılar. “Ehlibeyt’ten maksat, Hz. Muhammed (asv)’in yaşayış ve ahlakıdır, örnek yaşamıdır” dediler ve onu siyasetin dışında bir alanda tuttular.
Çünkü ‘siyasetin icapları’ ile ‘imanın icapları’ da birbirinden farklı idi.
Din her ne kadar dünyevî alanı da tanzim ediyor olsa da, bu alan, Kur’an’ın maksatları bakımından yüzde 10’luk bir alandır. Geri kalan yüzde doksan, tevhit, nübüvvet, ubudiyet ve adalettir. Bu temel dört maksattan sadece adalet, doğrudan siyasetle ilişkilendirilebilir. Diğerlerinin tamamına yakını bireysel maksatlardır.
Devlet kurmak, Kur’an’ın ‘zımnî’ maksatlarındandır, aleni maksadından değil. Siyaset de öyle…
İslam’ın ilk günlerinde yaşanan şu elim hadiselere baktığımızda siyasî maksatlar ile imanî maksatların birbirinden ayrı tutulduğu görülür.
Yaşantısı ve olaylar karşısındaki duruşlarıyla ‘Kur’an’ın onayını almış’ ve daha dünyada iken, cennetle müjdelenmiş insanların savaşlarda karşı karşıya geldiklerini görebiliriz.
Mesela ‘aşere-i mübeşşere’ dediğimiz 10 kişiden yedisi Sıffin Savaşı’na ulaşmışlar ve bunlardan dördü bir tarafta üçü bir tarafta yer alarak birbirilerine kılıç çekmişlerdir.
Ama bu halleri, bir tarafı ‘iyi’ diğer tarafı ‘kötü’ yapmamıştır. İmanları, onlara doğru bir yaşam edinmelerini sağladığı halde, siyaseten doğru veya yanlış tarafta yer almalarına mani olmamıştır…
Bu da şu anlama gelir: Dünyanın nasıl idare edileceği meselesi, dinî bir konu değildir. Ve vahyin ilgi alanına ancak dolaylı yoldan girmektedir. Onların hallerinden ve tutumlarından anlıyoruz ki, ‘siyaset ediş usulleri’ dünyevî tercihlerdir. Ve ceremeleri de dünyada çekilir! Yoksa Kur’ani bir mesele olsaydı, sahabe bu meselede de ittifak ederdi…
***
Bugünün siyaset verileriyle geçmişe bakıp değerlendirdiğimizde, o günün şartları açısından Hz. Ali (yanında Sa’d bin Ebi Vakkas ile Ebu Ubeyde El Cerrah gibi aşere-i mübeşşere sahabeler var) kesinlikle doğru taraftadır. Ama onun doğru tarafta olması iktidar olmasına yetmemiş. (Karşısındaki cephede dönemin en büyük fakihleri arasında gelen Hz. Ayşe validemiz var; Talha, Zübeyr ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gibi yine Kur’an’ın onayını almış insanlar var.)
Bu seçkin sahabelerin şu siyasî duruşları imanlarına ve cennet ehli olmalarına mani olmadığına göre, demek ki iktidar veya muhalefet olmak, siyaset yapma açısından pek de birbirinden üstün değiller. Hatta denilebilir ki müspet bir muhalefet, siyaset yapma işinde çok daha kudsidir ve daha zordur. Çünkü muhalefetin bir ucu bir tür adem ve şer olan ‘tahrib’e varır. Muhalefeti şu noktaya vardırmamak, ciddi bir ruhi disiplin ve ciddiyet gerektirir. Nasıl ki iktidarın bir ucu da firavunluğa kadar uzanıyor ve o yüzden ‘adil yönetici, peygamberlerle birlikte haşredilecek’ buyrularak, o muktedir, insaf çizgisinde tutulmak istenmişse…
Öyleyse “Kerbela’da şöyle oldu, böyle kan akıtıldı” deyip intikam yeminleri etmek yerine, o başkaldırının hikmetlerine bakalım ve görelim.
Şuna emin olabilirsiniz ki o muhteşem muhalefet olmasaydı, başlangıçta cahiliye asabiyeti üzerine oturtulmuş Emevilik, sonunda ‘Ehli Sünnet’ itikadının oluşmasına zemin teşkil etmezdi. O şanlı muhalefettir ki Yezid’i bile çizginin içinde kalmaya mecbur etmiştir… Demek ki, şu meselelere başka bir pencereden bakmamız gerekiyor…
* * *
Servetin paylaşılmasından ibaret olan dünyevî iktidar, geçicidir. Ama insanların, hadiseler karşısında takındıkları tavırların neticeleri, ebedî hayatımızı da etkiliyor. Bu açıdan, muhalefeti olmayan bir iktidarın sonu, daima bir hasaret ve felaket olmaya adaydır. Ya Hz. Ebubekir’in imanı veya Hz. Ömer’in adaleti lazımdır ki iktidar insanı azıtmasın, zıvanadan çıkartmasın. Nitekim Hz. Osman, aşırı merhametinden dolayı iktidarının bir afete dönüşmesine mani olamamıştır. Bunu da masum kanının akıtılmasıyla ödemiştir.
Öyleyse Ehlibeyt’in başına gelen o şiddetli ve elim hadiselerin altındaki takdir-i ezelinin hikmetlerini anlamak gerekir.
Bunu anlamaya en çok da iktidarın ve iktidarların ihtiyacı vardır.
Cenâb-ı Hak, o elim hadiselerle Ehlibeyt’e elini dünya iktidarından çekmesini ihtar etti. Ta ki, zor olanın; yani ümmet adına iktidarları sarsma ve sallama görevini üstlenecek sağlam omuzlar bulunsun. Ümmeti dünyevileşmekten ve şehvetin rehavetine kapılmaktan alıkoysunlar.
İşte tarih önümüzde duruyor. Tarih bize gösterdi ki Ehlibeyt’in asıl vazifesi, iman ve Kur’an hizmetidir.
O mübarek zâtlar, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idiler. Eğer Hz. Ali o gün iktidar olsaydı bugün büyük ihtimalle ‘Şah-i Velayet’ diye anılmayacaktı.
Oysa şimdi zâhirî ve siyasî hilâfetin çok çok üstünde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar bâkî kalacak bir saltanat-ı manevî kazandı. Ve keza, Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelip her biri muazzam bir hakikatin öncülüğünü yapan torunları ve zürriyetleri gösterdi ki Ehlibeytin muhalefette kalması İslam dünyası için tam bir rahmet ve bereket vesilesi olmuştur.
İktidar olsalardı, şu din-i mübin-i İslam, en sağlam kaynaklarından birini ve belki birincisini kaybedecekti.
İşte Kerbela olayına bu açıdan baktığımızda, o elim acıdan ne büyük bir rahmet çıktığını, o sahraya dökülen kandan ne muazzam bir rahmanî salabet ağacı yeşerdiğini görebiliyoruz!
İnsanlar zahire bakıp zulmederler, kader batına bakıp adalet eder. Elhamdülillah ki, Allah bu ümmete, muhalefeti kendi içinden ve en müstakim neslinden çıkarmış…
İktidarın bundan çıkaracağı derse gelince…
Pek ümitli değilim ama akıbetlerinin hayırla sonlanmasını istiyorlarsa en azından kendi içlerindeki muhalefeti işlettirsinler ki, milletin onlara emanet ettiği şu iktidarın meyveleri ziyadar olsun…
Yorumlar eyyüp filizli ben peygamber silsilesinden seceresi olan bir vatandaşım malum durumlardan dolayı tüm akrabalarımı kaybetmişim bana bu konuda yardımcı olacak bir merci veyahut bir yol göstebilirmisiz.teşekkürler..sacid bilgili Yani ilac icinde ilac vari bir yazi olmus. Yazilip duvara asilasi, ser levha edilesi bir yazi. Anlamasi her ne kadar zor olsada.
hurmetler hocam.okuyucu Tekerlemeci nurculardan illallah demiştik.Sizin gibi hikmet sahiblerini görmek bize ümit veriyor.Bu ziyafet için teşekkürler....Tamer Mehmet ali beyin yazıları sadece öğretmiyor
anlayamadığım zihin açıcı bi tarafıda var
üzerimdeki etkisi budur kendisine teşekkür ederimMavi Hilal Allah razı olsun.. :)yunus kıymetli M. Ali hocam,
yazılarınızı ilgi ve istifade ile okuyan biri olarak,
hassasiyet göstermeksizin yaratma kelimesini kullandığınız yere geldikten sonra ,bu yazınızı okuma hevesim bir anda erdidi , bitti. Lütfen öğret,c, konumundaki sizlerden daha fazla dikkat beklemekteyiz..YARATMA kelimesi sadece ALLAH CC için kullanılabilir..yanşışsa düzeltiniz..Hürmetle.. E. Albay Önder Araklı AZİZ HALKIM!.Yüce Türk Milletim bilmelidir ki çok kritik bir dönüm noktasından geçmekteyiz. Büyük Atatürk'ün Gençliğe Hitabesinde sınırlarını çizdiği işgal senaryolarıyla yatıp kalkan iç ve dış karanlık güçlerin baş hedefinde şüphesiz ki TSK vardır. Star TV'de konuşan Osman Pamukoğlu Paşama birkaç noktada katılıyorum, bana göre de, "TSK içinde kapsamlı bir ETÖ tahkikatı başlatılmalı", e.Yarbay Mustafa Dönmez'in bütün bağlantıları ortaya çıkarılmalıdır. Paşamın dediği gibi; "cephanelikteki o suikast silahları nasıl ordudan dışarı çıkarıldı?". "TSK yıpratılıyor" diyen Osman Paşama katılmakla birlikte, kendileri dahil bazı emekli zevatın da ne yazık ki konuşma ve eylemleriyle bu yıpratma işinde baş rol üstlendiklerini görüyorum. Muvazzafken ve yetki kendilerindeyken yapamadıkları veya yapmadıkları bazı operasyonları, hayret ve ibretle izliyorum ki, sivil hayatlarında yapacaklarına inanmaktalar, halkı inandırmaya çalışmaktadırlar..Ben de bu anlamda hata yapmaktan korkmakla beraber, bildiğim doğruları da polemik yapmaksızın ifade etmekten çekinmiyorum. Sayın Milli Savunma Bakanımız Vecdi Gönül; cephaneliklerde çıkan silahların kendilerine bildirilmesi durumunda bunların envanterlerinin çıkarılabileceğini söylemişlerdir. Doğrudur, ama bu iş kolay olmayacaktır..Çünkü;
1-Günümüzde NATO envanterindeki silah ve mühimmat dahil, her türlü silahın ticareti kolaylıkla yapılabilmektedir. Şu an belki de muvazzaflar da olabilir içlerinde, paramiliter güçlere ve illegal yapılanmalara silah satan, sevkiyat yapan ve çok iyi korunan sivil-askeri şebekeler olmalıdır.
2-Şu da bir gerçektir ki TSK'nın uzun süredir gerçekleştirdiği Güneydoğu'da ve bölgede PKK terörüyle mücadelede askeri birliklere verilen silah ve mühimmatın tamamı tüketilmemekte, tüketilememekte; bazen büyük bir kısmı bazı kötü niyetli zevat tarafından başka ellere aktarılabilmekte veya satılabilmektedir...Cephaneliklerde çıkarılan silahların yeni olması bunu ifade ettiği gibi, bir türlü ilaçlama veya "çanak" adı verilen Kıbrıs'ta TMT örgütlenmesinde yeraltı silah depoları için kullanılan özel korunaklar da yapılmış olabilir. Ama neresinden bakarsak bakalım, ortada inkar edilemez vahim bir tablo vardır. Bir an önce;
1-ETÖ operasyonları devletin her kademesinde, her birim kendi içinde elbirliğiyle derinleştirilerek bir koordine halinde sürdürülmeli ve sonuca ulaşılmalıdır. Temiz Devlet, Temiz Millet hedefine ulaşılmalıdır. Hukukun dışına asla çıkılmamalı ve süreç siyasallaştırılmamalıdır.
2-Atatürkçü Düşünce Sistemi içerisinde Milli Devlet iradesi; devletimizin her alanında hakim kılınmalı; devletimiz yeniden MİLLİ DEVLET, BÜYÜK TÜRKİYE olma yolunda yapılandırılmalı; bugünkü ve gelecek nesillere kısa, orta ve uzun vadeli ulaşılabilir hedefler sunulmalıdır..4 bin yıllık Türk varlığı; diliyle, inançlarıyla ve bütün inanç zenginlikleriyle, tarihiyle, kültürüyle ve her türlü birikimiyle MİLLİ BİR TOPYEKÜN KALKINMA HEYECANI içerisinde insanımıza günün anlayışı içerisinde sunulmalıdır. Nice büyük badireler atlatan ve defalarca uçurumun kenarından dönen BÜYÜK TÜRK ULUSU; ümitsiz ve karamsar olmamalı, özellikle medya organlarımızda ümit ve heyecan dolu mutlu yarınları müjdeleyen yayınlara ağırlık verilmelidir. Bir millet; kendi iç dinamikleriyle, ulusal bütünlüğüyle ve MİLLİ RUH heyecanıyla, varolma ve yapabilme-başarabilme inancı, iradesi ve azmiyle ayağa kalkar ancak..Hiç şüpheniz olmasın yarınlar bizimdir ve bizim olacaktır!..Ne mutlu Türküm diyene!..uveysi uzerinde dusunulmus yillarin hayat ve tefekkur birikimi bir yazi. tesekkur ederiz.
ATV'de bir programda şarkı söylemeye başladıktan sonra televizyon fenomeni haline gelen 10 yaşındaki Berna Karagözoğlu'nin 2005 yılında, yani 5 yaşındayken çekilmiş görüntüleri youtube.com da yayınlandı.