PKK Terör Örgütü’nün ivme kazanmaya başladığı tarihler 1982-1983’lere rastlar. Kırılma noktası bu tarihlerde kamuoyunun gündemine gelen Şemdinli-Eruh baskınlarıdır. Yani, 12 Eylül askerî darbesinden kısa bir süre sonra. Taceddin Kayaoğlu
Şimdilerde Türkiye’de tartışılan konulardan birisi de şu; 12 Eylül askerî darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde Kürtlere yönelik yapıldığı iddia edilen işkenceler acaba PKK’nın toplumsal zemin bulmasında ve yine bu hareketin hız kazanarak güçlenmesinde etkili olmuş mudur?
İkincisi; askerî darbe hemen hemen bütün sağ ve sol silahlı örgütlere önemli oranlarda darbe vururken, ayrılıkçı PKK hareketi bunun tam aksine nasıl olmuştur da palazlanmıştır?
Üçüncüsü; 10 Eylül 1979 tarihli bu belge ile 12 Eylül 1980 askerî darbesi arasında sebep-sonuç ilişkileri açısından nasıl bir organik veya inorganik bağlantı vardır?
Dördüncüsü; Geçmişte Abdullah Öcalan’ı “MİT binasında gördüm” diyen gazeteci Avni Özgürel’in verdiği bilgiyi nasıl değerlendireceğiz? PKK, kimler tarafından, niçin, nasıl ve hangi amaçlarla kurgulandı? 1977 tarihinde Diyarbakır’da aralarında Doğu Perinçek’in de bulunduğu kuruluş toplantısını yaparken neyi amaçlıyordu? 12 Eylül askerî darbesi sağ ve sol radikal silahlı örgütleri ortadan kaldırırken, Türkiye’deki silahlı çatışma temelli kamplaşma, Kürt hareketi üzerinden başka bir zemine mi kaydırılmaya çalışılıyordu?
Veya 12 Eylül Darbesi öncesinde; Abdullah Öcalan’a “darbe olacak, ülke dışına çık” haberini gönderenler neyi tasarlıyordu?
Türkiye’nin güneydoğu labirentini anlamak ve anlamlandırabilmek amacına yardımcı olabileceği düşüncesiyle aşağıdaki metni okumanızı tavsiye ederim.
Metin, bir CIA belgesi; “gizli” ibaresiyle kaleme alınmış.
Başlık: Güneydoğu Sorunu.
Gönderildiği tarih: 10 Eylül 1979.
Gönderen yer: Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği.
Alıcı: Washington’da Amerikan Dışişleri Bakanlığı (D.C önceliği haiz).
* * *
KONU: TÜRKİYE’NİN DOĞUSUNUN GÜVENLİĞİ
1. (Bütün metin GİZLİ’dir.)
2. Özet: Bu mesaj, Türkiye’nin doğusunun siyasî ve güvenlik durumu açısından bir değerlendirmesini içermektedir. Türk devleti, ülkenin doğusundaki Kürt bölgesinin kontrolü için, “ya yem, ya sopa” politikasından yararlanıyor. Yani; bir yandan bazı aşiret liderleri ve mülkiyet sahiplerini kendisiyle işbirliğine özendirirken, bir yandan da askerî varlığını arttırmaktan geri durmuyor. Son yıllarda Kürtlerde siyasî eğilimlerin ortaya çıkması ve etnik düşüncelerin giderek ağır basmasıyla birlikte öğrenim gören bazı gençlerin devrimci Marksist faaliyetler yönündeki eylemlere kalkarak, ayrılıkçı terörist çalışmaların yükselmesi sonucu, bu metot tesirsiz kalmıştır.
Ecevit hükümeti, Türkiye’nin doğusundaki olaylarla ilgili olarak yumuşaklığı esas almış ve karşıt görüşlerin ibrazına müsaade ederken; bu noktalarda legal kuruluşların ve kanun gücünün kabul ettirilmesi yolunda çaba sarfetmiş bulunuyor. Bu tavır yumuşaklığı, Türkiye ordusunun belli başlı liderlerinin desteğini kazanmış durumda. Ancak; muhafazakâr Atatürkçüler ve Türkiye’nin doğusunda yerleşik komando birliklerinin komutanları bu konuda kaygılılar. Çünkü muhalifleri güçle sindirmek eğilimindedir onlar. Bu komutanlar ayrılıkçı bir Kürt isyanından endişe duymakla birlikte, biz; Türkiye’deki radikal Kürt gruplarının, Kürt bölgesinde, Türkiye ordusunun üstün gücüyle savaşa tutuşmak niyetinde olabileceklerini sanmıyoruz. Türkiye’nin siyasî yönetim kadrosunda bir değişiklik meydana gelmediği ve Kürtlerin İran’da zafer kazanması Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmediği taktirde, Türk hükümeti muhtemelen bu yumuşak tavrını sürdürecektir.
3. Kürtler çoğunluk itibariyle, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yer alan il ve ilçelerde yaşıyorlar ve Diyarbakır gibi bazı kentlerin nüfusunun da % 90’ını oluşturuyorlar. Elli yıl öncesinden, yani modern Türkiye devletinin kurulmasından beri, Türkiye devleti, mülkiyet sahibi Kürtler ve aşiret reisleriyle siyasî ve iktisadî işbirliğinde bulunmak gibi politikalar izleyerek, bölgeyi kontrolü altında tutmayı ve askerî varlığını arttırmayı başarabilmiştir. Kürtlerin birçoğu Türkiye’de siyasî ve iktisadî hayata atılmalarına rağmen, Kürt bölgelerine ilgi göstermemişler ve çoğunlukla Kürtlerin yaşamakta olduğu bölgelerde okur-yazarlık oranı, kişi başına düşen gelir ve yaşam seviyesi hiç denilecek kadar düşüktür. Çünkü; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Kürtler isyana kalkışmışlardı. Bu yüzden Türkiye devleti, Kürtlerin devlete bağlılığı konusunda bir hayli tereddüt taşımaktadır. Türkiye daima askerî güç kullanmak yoluyla barış sağlamaya ve ayrılıkçı hareketleri ezmeye muvaffak oldu. Yatırım, okul inşası ve alt yapı gelişmeleri bir çeşit kıskançlığın kök salmasını da beraberinde getirdi ve söz konusu bölge bu nokta da Batı ve Orta Anadolu’dan çok geride kaldı.
4. Son yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millî Selamet Partisi (MSP) bölgede yatırım ve iktisadî projelerin arttırılması görüşünü savundukları için Kürtlerin sempatisini kazandılar. Kürtler, Ecevit’e destek olmak bakımından önemli bir unsuru teşkil etmektedirler. Geçen on yıl içinde, öğrenim görmüş genç Kürtler, bir nevi kedilerine dönüş yaptılar ve bölgedeki gafletle iç içe yürürlükte olan etnik kimliklerini de dirilttiler. Birçoğu Devrimci Marksizmi ilke olarak benimsedi -ki bu durum muhafazakâr devlet ve Türk ordusu için bir tehlike mesabesindedir-, bunun yanı sıra birçokları da parçalanmış sol kanatta yer alan radikal teşkilatlara katıldılar ve siyasî terörizmde yer alarak, açıkça Kürtlerin özerkliğini istediler.
5. Kürtlerin nasyonalist duygularını ve iktisadî yardım için yapılan ısrarları artmasına rağmen, Türkiye Kürtlerinin etnik hareketi; koordineli bir siyasete ve müşahhas bir yön tayinine gidebilmesi için daha çok yol katetmek zorunda. Aşiret reisleri ve toprak ağaları, kendilerini Türkiye’deki siyasî yönetimle bütünleşmiş biliyor ve çok kere de bu bağlılıkların mükâfatını alıyorlar. Bizim görüşümüze göre; halk desteğinden yoksun aşırı solcu gruplar devamlı bölünme ve birbirleriyle mücadele içindedirler.
6. Geçen yıl iki önemli olay, doğu vilayetlerindeki gelişmelerle ilgili olarak Türkiye’nin taşıdığı düşünceler üzerinde büyük tesirler bıraktı:
A-İran: Humeyni’nin başarılı inkılâbından sonra iktidarını güçlendirmekte zayıf kalması ve Kürtlerin oturduğu kentlerde iç savaşın baş göstermesi, Türklerin siyasî endişelerini mucib oldu. Zayıf İran rejiminin, İran Kürtlerine kısmen de olsa özerklik tanımaya mecbur kalmasının veya müstakil bir Kürt devletinin ortaya çıkmasının mümkün olabileceği tasavvuru derin kaygılar uyandırmış bulunmaktadır.
B- Etnik Şuurlanmanın Artması: Doğu vilayetlerindeki hadiseler ve bilhassa Türkiye’de özellikle doğu bölgesinde ırka dayalı bilinçlenmenin gelişme kaydetmesi, Türkiye’nin bu konuda duyduğu kaygıların dozajını artırmıştır. Türklerin birçoğu; fikrî çekişmeler ve zıt görüşlerin ifadesi karşısında tolerans gösteren Ecevit hükümetinin böylece, Türkiye’nin etnik çizgideki problemlerini arttırmakta olduğuna inanmaktadır. Türkiye’deki “elit tabaka” ise her ne kadar herhangi bir ırka hiçbir şekilde bağlılık göstermeseler de, hemen hepsi yine de Atatürk’ün Türk olmak faraziyesine, ülkedeki muhtelif ırklar ve kültürel grupların dayanışması için lüzumlu ve perçinleyici bir dolgu maddesi gözüyle bakmaktadırlar. Söz konusu seçkinlerden birçoğu bize; Türkiye’nin bölünmesine yol açacak faktörlerin hazırlanmasından korktuklarını ifade ettiler. Atatürkçü çevrelerin endişesi, Cumhurbaşkanı Korutürk’ün 30 Ağustos zafer günü konuşmasında açıkça dile getirilmiş oldu, -ki bu konuşmada Korutürk; “ayrılıkçıların başı yakında ezilecek” diye ihtarda bulunmuştu…
7. Türkiye Devleti’nin îfâ ettiği fonksiyona olan saygınlığın, son yıllarda ülke dâhilindeki siyasî ve iktisadî güçlükler neticesinde tedrîcî olarak azalması da aynı ölçüde ehemmiyeti haizdir. Bu olguyu ülkenin her bir noktasında müşahede edebilmek mümkün… Gerçi batı ve merkezî bölgelerde karışıklıklar iç içe. Ancak; resmî varlığını doğuda takviye etme eylemi, Türkiye Devleti’nin kanûnîliği üzerinde şüpheler celbetmiş ve tartışmalara yol açmıştır. Geçmişte, Türkiye makamlarının ve ordunun il ve ilçelerdeki kontrolleri daha fazlayken, kırsal alanlarda o kadar değildi. Sivil otoritenin tamamen zayıflaması ve bilhassa Türkiye polis ve bürokrasisinin iyiden iyiye politize olmasıyla birlikte Apocular, Şıvancılar ve birbirine rakip öteki vurucu sol gruplar, Türkiye makamlarının günlük otorite alanı dışındaki mıntıkalarda gün geçtikçe geçici kontrol kurmayı ve buralarda tuttukları nöbete karşılık olarak, kurtarılmış bölgelerdeki halktan pay almayı başardılar. Bu grupların faaliyetleri zaman ve mekân açısından sınırlıdır. Lakin ortaya çıkışları ve devrimci–Marksist eğilimleri ile ayrılıkçı sloganları, Türkiye’nin otoritesini Kürtlerin oturduğu bu noktalarda “muhafaza etmekle vazifeli” askerî birlikleri kaygılandırmış bulunmaktadır.
8. Ecevit hükümetinin Kürtlerde ırkçı uyanma ve militan nasyonalist duyguların zuhuru karşısındaki tepkisi; tolerans, legal şartlara koyu bir bağlılık, alışıldığı üzere hukukun o noktalarda takviyesi şeklindedir. Bu toleranslı yaklaşım, Ecevit’in sosyal demokrat vaatleri ve parlamentodaki kendisine taraftar çoğunluğu korumak için CHP içinde yer alan ve ayrıca bağımsız Kürt milletvekillerine olan ihtiyacından da kaynaklanıyor. Büyükelçiyle son olarak yapılan görüşmede de işaret olunduğu üzere (TELGRAF-E) Türk Genelkurmay Başkanı, yani General Kenan Evren de Ecevit gibi, toleranslı tutumun izlenmesi isteğinde. Evren toprak reformunun geciktirilmesinin Kürtlerin isyanına yol açmakta olduğuna inandığı halde; Kürt meselesinin imkânlar elverdiği takdirde, zora başvurmadan çözüme kavuşturulması gerektiği görüşündedir.
9. Elbette Ecevit ve Evren’in gidişatı o kadar da nev-i şahsına münhasır gözükmüyor ve elde ettiğimiz raporlara göre, birçok kişi durum hakkında hiç de iyimser düşünmeyerek; Türk hâkimiyetinin güvence altına alınmasını ve mesele çıkaranların ezilmesi yoluna gidilmesini tercih ediyor. Doğunun güvenliği ile ilgili olarak, görüşleri son istihbarat raporunda kaydolunan (TELGRAF-B) subaylar, anlaşıldığı kadarıyla geleneksel sert metotlara başvurulmasını istemekte ve mutlak hâkimiyet sağlanmadığı takdirde kontrolün tamamen elden çıkacağına inanmaktalar. Güvenlik konusundaki izahları şüphesiz, bölgenin kontrolü bakımından taşımakta oldukları düşüncelerin tesirinde ve fakat Ecevit ve Evren’in görüşlerinin de tamamen karşısında yer almakta.
10.Bize göre; en azından yakın dönem içerisinde nasyonalist Kürt hareketinin Türkiye’de bir devrim yapabilme imkânı bulunmamaktadır.Şartlar, henüz buna müsait değildir. Nasyonalist hareket küçük ve bölünmeye uğramış durumdadır. Türkiye’nin doğudaki askerî kuvvetlerinin sayısı da oldukça fazladır. Radikal Kürt grupları muhtemelen Türkiye ordusunun zaafı veya kararlılığı ve konumunda yapacakları güç hesabında hataya düşebilirler. Ancak bu ihtimal de oldukça zayıftır.
11. Bize göre; Türkiye Devleti, Ecevit’in toleranslı tutumunu sürdürmeye özen gösterecektir. Ecevit’in önümüzdeki aylarda iktidardan düşmesi durumunda veya İran ve Irak’taki hadiselerin bu toleranslı yaklaşımı ortadan kaldırmaya zorlaması halinde; Türk ordusunun, Türkiye’nin bölgedeki otoritesini restore etmek ve yöredeki güçleri ezmek amacıyla faal teşebbüslerde bulunacağına dair ihtimaller de var. Bize göre; bu çabalar, şiddete başvurulması ve ayrımın gözetilmemesini beraberinde getirecektir. Durum, muhtemelen kısa bir dönem içerisinde muhalefetin yok olmasına ve radikallerin gizlenmesine sebep olacaktır. Fakat, uzun dönemde en iyi çözüm yolu, Türkiye’nin doğusundaki iktisadî ilerlemeleri hızlandırmak ve böylece iktisadî büyüme hızı, önemli iktisadî indekslerde daima en altlarda yer almış bulunan bu kesimin ihtiyaçlarına cevap vermektir.
ATV'de bir programda şarkı söylemeye başladıktan sonra televizyon fenomeni haline gelen 10 yaşındaki Berna Karagözoğlu'nin 2005 yılında, yani 5 yaşındayken çekilmiş görüntüleri youtube.com da yayınlandı.