Kemalizm, Ak Parti ve Alevîlik / Fethullah Gülen Empatisi
Kemalizmin Alevîlik ile teması liderin Alevîlik ile teması ile başlar.
Millî Mücadele hareketinin formel lideri (aslî liderlik Kuvâ-ı Milliye ruhudur.) olan Mustafa Kemal Paşa, direniş için niyetlendiği süreçte pek çok kesim ile temâs halinde oldu. Hatta 1918 Kasım’ı başlarında İstanbul’a geldikten sonra yakın arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte çıkardığı Minber Gazetesinde kaleme aldığı yazılara bakılacak olunursa, İngilizlere karşı verdiği yakınlaşma mesajları dahi dikkati çekmektedir. Bu konuya Alman tarihçi Gotthard Jaeschke farklı açılardan değinmektedir. Taceddin Kayaoğlu
Yine Mustafa Kemal Paşa’nın temasta olduğu isimlerden birisi de Kasım 1918’den Mayıs 1919 tarihine kadar onbir defa görüştüğü Osmanlı Padişahı Vahdeddin’dir.
Anadolu’da elini son derece güçlendiren ve yetki belgesinin altına imza atan kabine üyelerinin bir kısmı ile de sıkı ilişkileri vardı.
Bunlar Mustafa Kemal Paşa’nın “taktik temas stratejisi” açısından önemlidir.
Aynı stratejiyi Millî Mücadele döneminde de devam ettirdi. Yurtdışından gelen çeşitli yabancı gazetecilerle görüştü. Amerikalı General Harbord ile görüşmekten çekinmedi. Hatta 1919 yılı içerisinde İstanbul Hükümeti temsilcisi Salih Paşa ile Amasya’da karşılıklı olarak masaya oturdu. Bu görüşmelerde azınlık basınının susturulması ve İzmir’in işgâlinin birlikte protesto edilmesi şeklinde son derece önemli gizli kararlar bile alındı.
Erzurum’da teşkil edilen yedi kişilik Heyet-i Temsîliye Kurulu’nun üyelerinden birisi de Erzincan Şeyhi idi.
Paşa, TBMM açıldıktan sonra Kâzım Karabekir Paşa’nın daveti üzerine Ankara’ya gelen Saîd-i Nursî ile de yine aynı şekilde bir araya geldi.
Uğur Mumcu’nun “Kürt Dosyası” isimli kitabında da belirtildiği üzere Kürt önderleri ile de görüşmüş ve hatta onlara özerklik vaat etmişti.
Onun Ankara hayatında temasa geçtiği kişilerden birisi de Bektâşî Tarîkatı şeyhi olmuştur.
1925 tarihinde ortaya çıkan Şeyh Saîd İsyanı’nda Alevî Kürtlerin tavrı dikkat çekmekteydi. Dersimli Diyab Ağa, Atatürk’ün destek beklentisine cevap vermedi, ama Şeyh Saîd’den de uzak durarak bir açıdan Alevî Kürtleri Kemalizm’e yakınlaştırdı.
Bu nokta bile Türkiye’de Kürt meselesi denilen şeyin yanlış bir noktadan ele alındığının en açık belirtisidir. Sorun Kemalizmin ürettiği ırkçılık ve bu ırkçılıktan kaynaklanan bir Kürt meselesi olsa idi, Alevî Kürtlerin çok başka şekilde davranması gerekirdi. Ki, Şeyh Saîd dahi mahkeme savunmasında Kürtçülük ithamını kesinlikle reddetmiş, sorunu Ankara’nın din karşıtlığına bağlamıştır. İsyana destek vermesi için davet ettiği Saîd-i Nursî, ona yazdığı mektupta; “Bin yıldır İslâmın bayraktarlığını yapmış bir milletin evlatlarına kılıç çekilmez.” diyerek meseleyi çok farklı bir eksende konumlandırıyordu.
Üç-beş jandarmanın yaptığı densizlik ile başlayan Dersim İsyânı (1935) ise, Alevîler ile Kemalizm arasında 1925 tarihinde başlamış olan uzlaşmayı ortadan kaldırdı. Ama yine Şeyh Saîd İsyanı’nda olduğu gibi meselenin Kürt-Türk çatışması ile ilgili olan herhangi bir boyutu yoktu.
Öyle olsa idi; bir Kürt olan Abdullah Cevdet’in “Tanrısızlığın İlmihali” isimli tercüme eseri devletin resmî organlarının emri ile 1928 tarihinden itibaren basılıp dağıtılmazdı. “Kürt Tarihi”nin yazarı Ziya Gökalp’ın “Türkçülüğün Esasları” eseri ile resmî ideoloji üzerindeki etkisi de yabana atılmamalıdır.
Kemalist kadroların pek çok yanlış ile ürettiği Şeyh Said İsyanı ve Dersim İsyanları’ndan sonra cumhuriyet, maalesef Kürtleri kaybetmiştir.
Sonra soğuk savaş dönemi geldi.
Sovyet taktiği, Hegelcilikten çarpıtılmış Marksist dialektik üzerine oturuyordu. Komünizmin karşıtların çatışmasından yandaş üretmeyi başarılı bir şekilde uyguladığı tarihî bir vakıadır. İşçi ve köylü hareketini devletin karşısında konumladıkları gibi aynı şekilde ezilmiş olarak ilan ettikleri Alevîleri de ayrıştırdılar ve ideolojik çatışma alanlarına sürdüler.
Bu nokta, Alevîliğin sol ideoloji içinde eritilmeye başladığı önemli bir noktadır. Nasıl ki İttihadcılık Alevîliği masonluk içinde konumlandırdıysa, aynı şekilde Sovyetçilik de Alevîliği komünizm içinde konumlandırmayı başardı.
CIA’in de Alevîliğe ilgisi hiçbir zaman kesilmemiştir. Bazı belgelerinde Alevîliği Türkiye’de kendilerine yandaş iktidarlar için önemli bir avantaj olarak görmekteydiler. Onlar için Alevîlik, İslâmcı tehlikenin ortaya çıktığı zamanlarda emniyet sibobu idi. Bunun etkisiyle mi? bilinmez; bazı apoletliler, emir-komuta zinciri içindeki alevî harp okulu öğrencilerini özel evlere alarak soyutluyorlardı. Şimdilerde ETÖ Davası’ndan tutuklu Tuncay Özkan’ın, bir yerleri harekete geçirmek için Yargıtay ve Danıştay’da var olduğunu iddia ettiği dostlarının kaçı Alevîlik şeceresine sahiptir? bugün hâlâ merak konusudur. Bu sorunun cevabını eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay daha iyi verebilir.
Yetmişli yıllarda Alevî gençlerini kamplaşmanın ve çatışmanın sol ve laik jargonlu taraflarından birisi olarak gördük. Kaç tanesi sokaklara düştü? Bilmiyoruz.
Uğur Muncu’nun cenazesinde “Mollalar İran’a” bağıran insanlar arasında bayağı bir Alevî kitlesi vardı. Derin dehlizler başarılıydı.
Fakat hesap edilmeyen bir şey oldu. Seksenli yılların ortalarından itibaren kırsaldan kentlere yönelen göç hareketleri Alevî kitlelerin, Sünnîler ile kaynaşması sürecini başlattı. Aynı bakkaldan alış-veriş yapıyorlar, aynı kahvehanelere gidiyorlar, aynı takım için tribünlerde tezahürat yapıyorlardı. Tanıştıkça konuştular, konuştukça anlaştılar. “Önyargılar”, kentsel iletişim üzerinden “karşılıklı kabullenme”ye dönüştü.
Cem Vakfı Başkanı ve Alevî Dedesi Prof. Dr. İzzetin Doğan, bazı konuşmalarında; Osmanlı dönemindeki Bektâşî Vakfiyeleri’nden bahsetmeye başladı. Bu Alevîliğin Bektâşîlik üzerinden aslına rücû etmesi sürecinden başka bir şey değildi.
Fakat bundan rahatsız olanlar “Siyâset Meydanı”nda tekrar hareket geçtiler. Pek çok dezenformasyon ve zihin yönlendirmesi ile bir kısım Alevî kitlelerini 28 Şubat soğuğunun içine çektiler.
Onların bütün bu kötü niyetli hesaplarını Fethullah Gülen bozdu. Şahsım adına ben kendisini Alevî kitlelerle en iyi empati kurabilen kişi olarak görmekteyim. Sünnî ekolün yaşayan bu en önemli temsilcisi, Alevîleri Sünnîleştirmeye çalışan bir söylemle konuşmuyor, sadece Ehl-î Beyt’i “hatırlatıyor”, cemevlerinin açılması gerektiğinden, diyânetin desteğinden, mum söndürme iddiâlarının nâmusuna düşkün bu insanlara dil uzatmak olduğundan bahsediyordu. >(Burada kullanılan “Sünnîleştirme” kavramına, Ehl-î sünnet çizgisinden değil de Alevîlik açısından bakılması, meselenin daha rahat anlaşılmasına yardımcı olacaktır.)
Bir süredir ise konu Ak Parti’nin gündeminde. Parti bir çözüm yolu arıyor, ya da arıyor gibi görünüyor. Lâkin başarılı olabileceğini zannetmiyorum. Reha Çamuroğlu gibi çok önemli bir entelektüele Ak Parti’de üst düzey bir görev vermek ayrı -ki o da görevinden ayrıldı- Alevî kitleler ile çözüm üreten bir temas kurmak çok ayrı şeylerdir.
Bu meselede Ak Parti’yi dezavatanjlı kılan hususlar şunlardır;
Bu partinin lider kadrosu Millî Görüş geleneğinden gelmektedir. Alevîler ise bu geleneğe karşı ön yargılıdır ve ihtimâl ki gelecek çözüm önerilerine de ön yargılı olacaklardır.
Alevîler ile temasa geçmeye çalışan Ak Partililik ihtimâl ki zihnî altyapısının gereği olarak iletişiminde Sünnîleştirmeyi esas alacak ve yine ihtimâl ki demokrasi zemininde çözüm bulması gereken bu meseleye bir çeşit Sünnîleştirme niyeti ile yaklaşabilecektir. Bu ise meseleyi çetrefil ve çözümsüz hale getirmenin en önemli sakıncasıdır. Alevîlik böyle bir yaklaşımı öteleyecektir.
Öyleyse ne yapılmalıdır?
Birincisi; Sayın Fethullah Gülen’in empati başarısını iyice analiz etmekte fayda var.
İkincisi ise; Ak Parti, Deniz Baykal’ı bu meseleye sahip çıkması için iknâ etmelidir.
Buyurun sayın Baykal; Türkiye artık politik arenada anlamsız bir çatışma değil, isminizin ciddî anlamda katkı yapacağı önemli hizmetler bekliyor. Giderilmiş önyargılarınız ve ülkeye samîmî hizmetlerinizden sonra iktidar olmak sizin de hakkınız. Bundan kimse de rahatsızlık duymaz.
Çölün ortasında ışıl ışıl bir kent, 40 yıla yakın süredir ilk defa görülen kar yağışıyla felç oldu. Uluslararası havaalanı ve otoyollar kapandı, okullar eğitim veremez hale geldi.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.