NY Merkezli ‘Moon and Stars Project’ özellikle Türk görsel sanatlarında yaşanan değişimi tanıtmak için 2002 yılında kurulmuş son derece seçkin etkinlikler düzenleyen oldukça başarılı bir kuruluş. Aydoğan Vatandaş
Bu yıl Manhattan’da onuncusu düzenlenen Türk Film Festivali de bu kuruluş tarafından düzenlendi. 11'i kısa film olmak üzere 24 filmin yer aldığı festivalin gelişerek büyüdüğünü gözlemlediğini belirtmeliyim. Emeği geçen tüm arkadaşları kutluyorum.
Mustafa Emin Büyükcoşkun'un kısa metrajlı filmi "Sardunya" ve "Klasik Türk Sineması" kuşağında Erden Kıral'ın 1979 yapımı "Bereketli Topraklar Üzerinde" adlı filmiyle başlayan festivalde "Beyaz Melek", "Mutluluk", "Yaşamın Kıyısında", "Münferit", "Kabadayı", "Ulak", "Cenneti Beklerken", "Güvercin Taklası", ‘Ara’, ‘Rıza’, ‘Yumurta’ gibi filmler izleyicilerin beğenisine sunuldu. Film gösterimlerinin ardından Türk ve Amerikalı izleyiciler filmlerin yönetmenleri ve bazı oyuncularıyla da tanışma ve sohbet etme imkanı buldu.
Festivalde izleme fırsatı bulduğum ilk film Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ adlı filmi oldu. Üç bölümden oluşan bu filmden aklımda kalan en belirgin imaj nedense ‘Burası Türkiye ve burada herşey olabilir’ imajıydı. Doğrusu pek de haksız sayılmaz bu çıkarsama, ama yine de hayatta bu kadar denk düşmeler oluyor mu’ sorusu ister istemez filmin gerçekçiliğini de sorgulatıyor elbette.
Almanya'da geçen ilk bölüm, emekli bir dul olan Karadenizli Ali (Tuncel Kurtiz), aşık olduğu fahişe Yeter (Nursel Köse) ve Ali'nin oğlu profesör Nejat'ın (Baki Davrak) öyküsünü anlatıyor. Yeter'i çalıştığı yerde tanıyan ve onunla ilişki kuran Ali, bir süre sonra Yeter'e fahişelikten kazandığı parayı vereceğini söyleyerek, kendisiyle yaşamasını teklif eder. Teklifi kabul eden Yeter, Ali'nin, oğlu Nejat'la yaşadığı eve taşınır. Bu arada, Nejat'a, Türkiye'de Ayten adında bir kızı olduğunu; ancak, kızının onun fahişelik yaptığını bilmediğini anlatır. Ali, Yeter'i oğlu Nejat'tan kıskanmaya başlar. Bir gün evde yalnız oldukları sırada kavga ederlerken Yeter, Ali'den yediği şiddetli bir tokadın etkisiyle başını yere çarpar ve ölür. Ali hapse girer, Yeter'in cenazesi, memleketi Türkiye'ye yollanır. Babasını bir daha görmek istemeyen Nejat, Türkiye'ye giderek Yeter'in ailesiyle konuşur ve Ayten'i bulmaya çalışır. Ancak, aile de, Ayten'den uzun süredir haber almamıştır. Nejat, Almanca kitaplar satan bir kitapçıyı devralır; Türkiye'de yaşamaya ve Ayten'i aramaya başlar.
Lotte'nin ölümü: Sol bir örgütün üyesi olan Ayten ise (Nurgül Yeşilçay), 1 Mayıs eyleminde üzerindeki silahı, polisten kaçarken sığındığı bir apartmanın terasına saklar.(Bu sahneler bana 1996 1 Mayısını ve Kadıköy’de elindeki sopasıyla laleyi döven kızı hatırlattı.) Bu arada telefonunu düşürür ve telefonu bulan polis Ayten'in aynı evde kaldığı arkadaşlarını yakalar. Almanya'ya kaçan Ayten, örgüt üyeleriyle tartışır ve onların kendisine bulduğu yerden ayrılır. Bir süre sokaklarda yaşadıktan sonra, en ucuz yemeği yiyebileceği üniversitenin bahçesinde Lotte'yle (Patrycia Ziolkowska) tanışır. Lotte, Ayten'e yardım eder ve evlerine davet eder. Lotte'nin annesi Susanne'le (Hanna Schygulla) kaldığı eve yerleşen Ayten, bu arada Lotte'yle yakınlaşmaya başlar. Ardından Ayten'in pasaportunun sahte olduğu anlaşılır. Sığınma talebi de reddedilince, Türkiye'ye gönderilir. Lotte de, annesinin karşı çıkmasına rağmen ona yardım etmek için Türkiye'ye gider. Bu arada, Nejat'ın evinde kiralık bir odada kalmaya başlayan Ayten için bir avukat tutar ve hapishaneye onu ziyarete gider. Ayten ise, Lotte'ye silahı sakladığı binanın adresini vererek, onu almasını ister. Lotte aynı gün silahı alıp dönerken çantası tinerci çocuklarca çalınır. Çocuklardan biri, Lotte'yi silahla vurararak öldürür. Cenaze Almanya'ya gönderilir. Lotte'nin annesi de İstanbul'a gelir ve Nejat'ı bularak, kızının odasında kalmaya başlar.
Ayten, hapisten çıktıktan sonra, Lotte'nin annesi Susanne'ı bulur. Önceden çok çatışmış olmalarına rağmen, birbirlerini anlamaya çalışırlar. Bu arada, Susanne, Nejat'la dost olur, zaman zaman dertleşirler. Öte yandan, Nejat, babası Ali'nin de hapisten çıkıp memleketi Trabzon'a döndüğünden habersizdir. Kurban Bayramının birinci günü Susanne'yle konuşur ve bayramın ne anlama geldiğini anlatırken babasını görmeye karar veren Nejat, Trabzon'a gider. Babasının balık tutmaya gittiğini öğrenince, deniz kıyısına gider, oturur ve babasının dönüşünü beklemeye başlar. Film, Nejat babasını beklerken sona erer. Film o denli kötümserdir ki, anlıyoruz ki babası denizden bir daha dönmeyecektir. Hayata oldukça kötümser bakan, insanın içini acıtan ve bir o kadar da- en azından benim için-, ‘gerçekten de var mı bu tür hayatlar’ dedirten bir film.
İzleme fırsatı bulduğım ikinci film ise yönetimi ve senaryosu Ümit Ünal’a ait olan “Ara”. Geçtiğimiz Ekim ayında 44.’sü gerçekleştirilen Altın Portakal Film Festivali’ne gerekçe gösterilmeden kabul edilmemişti. Ünal, Festival Komitesi Başkanı Engin Yiğitgil’e mektup yazarak “Ara”nın Altın Portakal Film Festivali’ne kabul edilmeyişinin nedeninin açıklanmasını istemişti. Açıklamanın yapılmaması üzerine Ümit Ünal, Engin Yiğitgil’i eleştirerek “Ara”nın festivale kabul edilmemesini protesto etmek için bundan sonra hiçbir filmini Altın Portakal Film Festivali’ne göndermeyeceğini dile getirmişti. 21 Martta vizyona giren filmin neden gösterime sokulmadığını izleyince anladım.
İzleyenin üzerinde son derece büyük iz bırakan, her izlendiğinde bir ayrıntının daha fark edildiği son derece ilginç bir film ‘Ara’. Hatırlıyorum da ‘Teyzem’ fiminde Müjde Ar'ın gençlik aşkı gitaristi bir ermiş kılığında, üstelik elinde gitarıyla hayal etmişti Ümit Ünal. Kültür çatışması bundan güzel ifade edilemezdi.
Doğrusu ‘Ara’ fimi de için aklıma gelen ilk kelime ‘yabancılaşma’.
Toplumuna bu denli yabancılşan aydın tipinin bu denli başarıyla anlatıldığı bir başka film izlemedim.
'Ara', Ümit Ünal'ın 100 bin dolar gibi küçük bir bütçeyle 13 günde kotardığını söylediği son derece kişisel bir film. Kendi hayatından izler taşıdığını söylediği bu film, birbirini çok seven ama kıyasıya da aldatan, son derece çarpık ilişkilerin yaşandığı ve bu yüzden de ‘arada’ kalan 4 arkadaşın öyküsü.
İzlediğim 3. film ise ‘Yumurta’ adını taşıyor.
Şehir hayatı ile doğup büyüdüğü kasaba arasında sıkışıp kalmış bir karakter, Yusuf... On beş yıl evvel terkedip İstanbul'a geldiği kasabadan, sadece fiziksel olarak değil manen de uzaklaşmış Yusuf, İstanbul'da kendisine sıfırdan bir yaşam kurmuş.
Şiire gönül vermiş bir yazar olarak Bal ismindeki ilk şiir kitabının küçük bir çevre dışında kimse tarafından dikkat çekmemiş olması, bütün hayallerini ve beklentilerini baltalamış. Annesinin ölüm haberi üzerine doğduğu kasabaya geri dönen Yusuf cenaze evindeki en yabancı kişi durmaktadır. Evdeki en büyük sürpriz ise annesine uzun yıllar bakan büyük dayısının kızı Ayla’nın varlığı olmuştur. Annesinin ölümüne tek bir damla bile göz yaşı dökemeyen Yusuf, bir gece yarısı, ıssız bir yerde bir köpek tarafından saldırıya uğrayınca ağlamaya başlar ancak, korkudan. Annesinin adağını ‘inançsızlığı’ yüzünden yerine getirmeyen Yusuf karşılaştığı ilginç olayların ardından ‘annesinin kurban adağını’ yerine getirir sonunda. Sonuç: O yaşa kadar evlenememiş olan Yusuf adağın yerine gelmesinin ardından İstanbul’a dönmek yerine annesinin evine geri döner. Sade köy yaşamında köylüler yumurtayı kendi tavuklarından alırlar. Kahvaltı hazırdır. Ayla elinde bir köy yumurtası içeri girer ve onu Yusuf’a uzatır. O an orada mutluluğun adı budur. ‘Yumurta’.
Son derece başarılı bir yapım, Nejat İşler’den ve Saadet Işıl Aksoy’dan oldukça başarılı bir oyunculuk.
‘Yumurta’ özellikle Meleğin Düşüşü ile pek çok uluslararası festivalde beğeni toplayan yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun, ‘Anadolu taşrası’ ile ilgili bir üçleme olarak düşündüğü projesinin filmlerinden biri. Kendsini kutluyorum.
‘Moon and Stars Project’i de elbette alkışlıyoruz. Gösterime giren filmleri nasıl seçtiklerini bilmiyorum. Ancak yelpazeyi daha geniş tutabilirlerse Türk sinemasının, Türk görsel sanatlarının daha iyi yansıtılabiliceği de muhakkak.’
Yorumlar A.V. Sayın H.D.
Kitaplarımla ilgili nazik değerlendirmeleriniz için teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın. A.V.h.d. Aydogan bey, cikan son iki kitabinizi okudum. Cok onemli arastirmalar yapiyor ve herkesin onemini anlayamayacagi veya cok sonra kavrayacagi konu ve olaylara deginiyorsunuz. 'Apokrifal' bilgi ve belgelerle dolu bir kitap. Ehemmiyet ve onemini oyle guzel resmediyorsunuz ki okuyucu da o kayip kitaplrin pesine dusmek istiyor. Hele 'Barnabasin Sirri' romaniniz oyle guzel ki, hem romantik, hem sosyo-psikolojik, ve hem de tarihi ve siyasi. Elinize saglik. Daha nice derin ve engin, kaliplari askin konu ve kitaplar dilerim. Saygilarimla...xena Iyi ki varsiniz.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.