|
|
|
|
|
Bu meseleyi bizim Kürtler çözer–1
Kürtlerin Osmanlı Devleti’ne iltihakı Yavuz Sultan Selim dönemine denk gelir. Osmanlı-Türk idaresi ile Kürtler arasındaki siyasî tabiiyet bağlantısını sağlayan ise Şeyh İdrîs-i Bitlîsî olmuştur. Bu meseleye önemli bir parantez düşmekte fayda var. Şeyhlik üzerinden tabiiyet sağlanması meselesi modern sekülerist siyasetin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir noktadır.
Taceddin Kayaoğlu
Yavuz döneminden itibaren -ortalama 16. asırdan itibaren hesaplarsınız 19. asra kadar- Türk siyasal iktidarları ile Osmanlı haritalarında Kürdistan (Kürtlerin yoğunlaştığı coğrafya anlamında) olarak ifade edilen bu bölgenin insanları arasında ciddî denilebilecek herhangi bir sorun görülmez.
Hatta dikkatli ve ayrıntılı bir tarih incelemesi gösterir ki; Kürdistan olarak tabir edilen bu bölgeye ve yine bu bölgenin Kürt menşeli insanlarına Türk siyaseti tarafından son derece önemli askerî-politik bir misyon yüklenmiştir. Söz konusu bu misyon genel itibariyle Osmanlı-İran münasebetleri ile ilgilidir. Osmanlı Türk siyaseti Pers coğrafyasından kendi topraklarına yönelik herhangi bir saldırı için Kürt bölgesini Türk-İran sınırında bir tampon bölge olarak tasarlamış ve bu tasarımı da başarılı bir şekilde uygulamıştır. Sultan II. Abdülhamid’in Ermeni çetecilere karşı kurmuş olduğu “Hamidiye Alayları” da aslında çok da farklı bir şey olmayıp, bu misyonun tarihî derinliklerden gelen farklı bir hali olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bütün bunlara bağlı olarak denilebilir ki, çok bilinen haliyle siyaset; bir paradigmatik kurgu sanatıdır. Bu noktada onu başarılı kılan ise; yapılan zihnî kurgunun ne kadar “reel” veya “yapay” olduğu meselesidir. Reel siyaset topluma kendi öz dinamiklerinden hareketle bir ivme kazandırırken, yapay siyaset toplum mühendisliğinin bir başka adı olarak karşımıza çıkar ve pek de başarılı olmayan kontrolü çok zor kaotik sonuçlar verir. Onun içindir ki; toplum mühendisliği bir çeşit saldırı stratejisidir.
Osmanlı siyasetine bu noktadan bakılırsa görülür ki; “Devlet-i âlîliğin” reel-politiği insanın yaratılış kanunlarına uygun kaynaştırıcı bir tarzdır. O, kapitalist siyasetin farklılıklar üzerinden çatışma ve mücadele ürettiği toplum ve siyaset alanında meseleyi çok farklı bir açıdan ele alarak “uzlaşma” ve “yardımlaşma” üzerine kurulu bir model üretebilmiştir.
Konumuz olması açısından “Kürtlük” kavramı tam bu noktada öne çıkar. Zaten İslâmî referanslardan beslenen Osmanlı-Türk siyaseti için -adına Kürtlük veya etnik farklılaşma olarak herhangi bir başka şey deyin- faklı olması açısından birinci derecede önemli olmamış, ayrıştırmaya tabi tutulmamıştır. Zaten tutulmaması da gereklidir. Çünkü, etnik farklılaşma meselesi; temelde insanın doğasıyla çelişmeyen yüzeysel bir kimlik farklılaşmasıdır. Kimliği aşan bir şahsiyet mefhumu okuması bizlere gösterir ki; insan şahsiyeti tüm kimlik yapılarının üzerinde olan bir üst ortak alanı kapsar. Bu üst alanda ise temelde hiçbir etnik yapının barındırdığı nitel ve nicel değerlerin derin çizgiler haline ayrılması söz konusu değildir.
İyi-kötü, güzel-çirkin, ahlâklı-ahlâksız vb. vasıflar etnik vasıfların çok ötesinde olan insan şahsiyetine mahsus evrensel zî-şuur yasalar olarak karşımıza çıkarlar. Bu nokta Türk’ü Kürt ile eşitlediği gibi Cermeni de Farsî veya bir başkasını diğer herhangi bir başkası ile eşitler.
Evrensel ölçekde Ortaçağ’ın devlet ve toplum geleneği, yerel ölçekte ise bizim devlet ve toplum geleneğimiz Sanayileşme ve Fransız İhtilali ile birlikte dezenformasyona uğramaya başlamıştır. İfade ettiğim gibi bu sadece bize mahsus değildir. Temelde Viyana Kongresi kararlarına yansıdığı şekli ile Ulusalcılar ile Monarşistler arasında Avrupa coğrafyasında ortaya çıkan kavganın sebeplerinden birisi de “dil” ve “etnik” çatışmaların engellenmesi veya engellenmemesi ile bağlantılıdır.
Osmanlı-Türk devlet geleneği de müsebbibi kendisi olmayan bu tip bir Kapitalistleşme ve Ulusallaşma sürecinden kendisini kurtaramamıştır. Ulusalcı Fransız İhtilali ile adeta yeni bir “din” şeklinde dünyanın pek çok coğrafyasına yayılmış olan Nasyonalizm, nihayetinde Osmanlı ülkesini de sert bir şekilde etki alanına çekecekti. Öncelikle Gayr-i Müslimler üzerinde yoğun bir şekilde gözlemlenen bu etki sonrasında kaçınılmaz olarak Müslüman etnik yapılarda da belirmeye başladı. Bunların en rahat gözlenenleri ise öncelikle Kürtler ve ardından da Araplar olmuştur. Neden en rahat gözleneni Kürtler ve Araplar olduğu sorusunun cevabını ise onların sayısal çoğunluklarında aramakta fayda var. Eğer bahse konu olan bu etnik yapıların sayıları etkilerini hissettirmeyecek kadar az olsa idi kanaatimce konuşulması veya sorun olması da o oranda az olacaktı.
Meselenin bir başka yönü de şu; Yeniçağın kapitalist ve sosyalizmden beslenmiş ulusalcı dürtüleri birbirlerini karşılıklı olarak etkilemişler ve desteklemişlerdir. Yani bazen kapitalizmin ulusalcılığı kışkırtması söz konusu olmuşken, bazen de ulusalcılık aynı oranda kapitalizmi kışkırtmış ve beslemiştir. Örneğin; Osmanlı coğrafyasının ticaret yolları üzerindeki küresel rekabetin bir sonucu olarak Fransızlar, İngilizler ve Ruslar; ülkemizdeki Katolik, Protestan ve Ortodoks Ermenilere ayrı ayrı destek verirken, aynı şekilde bu Ermeniler de, Musevîlere karşı ticarî çıkarlarına uygun olarak bu devletlere ulusalcı refleks kisvesi altında destek vermekten beri durmamışlardır.
12.Ekim.2008 18:36:57
|
|
|
|
|