|
|
|
|
|
Kurgulanmış zamanlar-öğretilmiş ayrılıklar (Yanlış bir tarih okumasının düzeltilmesi üzerine)
“Ermeni meselesi, Ermeniler meselesi değildir.”
Sultan II. Abdülhamid
Taceddin Kayaoğlu
Politik oyunlar, oyun olmaları itibariyle kurgulanmış paradigmalar ve yapay zihnî inşa metinleri üzerinden sürdürülür. Senaristler de, stratejik hedeflerine bu kurgusal metinler üzerinden daha rahat ulaşabileceklerine inanırlar. Bu tip bir uğraş ise; tarihin araçsallaştırılmasını ve gerçek tarihin bir an veya her an için değiştirilmesini gerektiren bir ameliyedir. Araçsallaştırma eylemi; “Gerçek tarih”in “Bilgi tarih”e dönüştürülmesi sürecinde belirir. Politik-tarihin kurgulayıcı merkezleri, ara veya nihaî hedeflerinde başarıya ulaşmak için çıkarlarına uygun zaman ve mekânlarda yaşanmış olan olay veya olaylar bütününü kurgulama faaliyetlerine başlarlar. Onlar için amaç; gerçeğin ortaya çıkarılması değil, kurgunun, yani yapay tarihî inşa metninin okuyucunun yönlendirilmesi açısından başarılı bir şekilde yapılmasıdır.
Tarihi politik çıkarlar doğrultusunda kurgulama işlemini, insanlık tarihinin en eski dönemlerine kadar indirgemek mümkündür. Habil ile Kabil arasındaki gerilimde Kabil’in işlediği cinayeti eyleme geçirmeden önce geçmişi zihninde nasıl kurguladığı ve öldürme eylemini hangi meşru temel üzerine bina ettiği meselesi bu açıdan üzerinde durulmaya değerdir. Aynı şekilde Peygamberler ile rekabet etmiş olan siyasal iktidarların bu rekabet süreçlerinde tarihî geleneklerini nasıl okudukları ve zihinlerinde nasıl canlı hale getirdikleri başka bir meseledir. Roma valisi ve onun yönetici zihnini inşa eden Roma siyasî geleneğinin Hazreti İsa’yı cezalandırma hususunda çarmıha nasıl bir katkıda bulunduğu merak konusudur. Mekke’de Ebu Süfyan ve Ebu Cehil temsillerinde iktidarın Müslümanlara yönelik tutum ve davranışlarında tarih ve gelenek ne kadar etkindir, konuşulması gerekir. Dolayısıyla denilebilir ki; yaşanan zamanlarda siyasî iktidarların politik çıkarları doğrultusunda kurguladıkları harekât planlarına tarih ve onun izdüşümü olan gelenek direkt veya dolaylı katkılar yapmaktadır. Bu belki tarihin belirli oranda ideolojik bir bilim olmasından ileri geldiği gibi, biraz da hatta yoğun bir oranda “kurgulanabilir” olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü; tarih okuma ve tarih inşa etme, tarihî olay ile tarihçinin algılaması arasında bir ilişki sonucunda ortaya çıkmaktadır. Yani tarih her zaman gerçekte olan değil, tarihçinin algılayabildiği veya algılamak istediği şeydir. Tarihin bu hususiyeti, siyasî iktidarların çıkar elde etme arzuları ile birleştiği anda ortaya başka bir şey çıkmaktadır. Bu başka şey; kurgulanmış politik yapay tarihtir; gerçeği olmayan, egemene hizmet eden ve kitleleri yönlendiren tarih.
Türk tarihi ölçeğinde meseleye yaklaşacak olursak; Batı medeniyetinin Rönesans ile birlikte ivme kazanan ekonomi-politik gücü, Sanayi Devrimi ile zirveye çıkmış ve bu beraberinde sömürgecilik süreçlerini doğurmuştur. Aristokrasinin elinden iktidarı almış olan yeni burjuvazi, sermaye gücüne daha fazla oranda girdi sağlamak amacıyla Batılı devlet siyasetine kapitalist kâr mantalitesini eklemleyerek dünya üzerinde egemenlik kurmaya başlamıştır. Bu noktada, hedef aldığı ötekiler (yeni dünyalar) üzerinde egemenlik kurmak ve onları denetimi altında tutabilmek için rakip olduğu siyasî yapıların yumuşak karnını aramış ve bulmuştur da. Osmanlı ölçeğinde bulduğu yumuşak karın, gayri Müslim kitlelerdir. Azınlık olmayan bu tebea, azınlık olmadığı gibi aslında bir sorun da olmamıştır. Osmanlı hinterlandının genişlediği kadim dönemlerde (13-14. asırlar) Katolik Hıristiyanlık baskısından adeta kaçarak Türk egemenliği altında rahat bir hayat yaşamışlar ve hatta Devşirme sisteminin bir uzantısı olarak Türk devlet idaresinde etkin görevler dahi alabilmişlerdir. Hatta bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki; bugün hâlâ Türk devlet yönetiminde Devşirmeler sorunu ciddî ciddî tartışılan bir husustur. Fakat bu hep böyle olmamış ve yoğun olarak ondokuzuncu yüzyıl itibariyle Batılı küresel egemen güç ve onun politik araçları bu kitleler üzerinde yoğun bir yapay zihnî inşa faaliyetlerine başlamışlardır. Yaşadıkları gerçekten ziyade, yaşamadıkları kurgusal metinler bunlara öğretilmeye ve ezberletilmeye başlanmıştır. Osmanlı siyasî iktidarı bir despot kimlik olarak önlerine sunulmuş ve böylece bizim olan onlar, ulus devlet inşa etmenin dayanılmaz cazibesine kapılmışlardır. Yapay tarihin politik tarihçileri bu noktada önemli bir öğretme misyonu ile yerleşik kadim statüleri yerlerinden oynatmışlar ve bu kitlelerin bir isyan eylemi içerisinde hareket kazanmalarına ve Osmanlı Devleti’nin yerleşik düzenini yerinden oynatmalarına ciddî oranda katkı sağlamışlardır. Beraberinde 1812 Bükreş Antlaşması ile Sırplar, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanlılar Osmanlı Devleti’nden ayrılmış, 1878 Berlin Antlaşması ile Ermeni sorunu ortaya çıkmış ve 1909 tarihinde Bulgarlar Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.
Sonuç olarak; II. Abdülhamid’in “Ermeni meselesi, Ermeniler meselesi değildir.” ifadesinin üzerinde ciddiyetle durulması gerekmektedir. Yani uzak ve yakın zamanlarımızda Türk devleti için ciddî sıkıntılara neden olmuş pek çok ayrılıkçı hareketin gerekçesi bir realite olmaktan daha ziyade kurgulanmış ve öğretilmiş yapay tarihtir. Dolayısıyla; geçmişteki örneklere benzeyen bütün hareketlerin günümüz ortamında kendilerini bu noktadan eleştirmesinde ve yeniden gözden geçirmesinde fayda telakki edilmektedir.
Çünkü; öğretilmiş ayrılıklar, ayrılık değildir.
03.Eylül.2008 20:15:13
|
|
|
|
|