|
|
|
|
|
Erzurum Kongresi'ne dair, Mustafa Armağan'a katkı
Değerli araştırmacı sayın Mustafa Armağan, Zaman Gazetesinin yorum sayfasında yayınlanan yazısında [89. Yılında Erzurum Kongresi, Sivil Cumhuriyetin İlk Adımı, (08.08.2008)] Millî Mücadele Tarihi açısından önemli değerlendirmelerde bulundu.
Taceddin Kayaoğlu
Armağan’ın söz konusu yazısında vurgu yaptığı meseleleri başlıklar altında toplayacak olursak;
1. “Erzurum Kongresi siyasî tarihimizde cumhuriyet giden yolda bir atlama taşıdır” fikri tam anlamıyla doğru değildir. Çünkü, bu kongre toplanmadan önce Anadolu’da işgallere karşı “bağımsızlık” ateşini tetiklemiş olan Anadolu ve Trakya’daki Müdafaa ve Muhafaza-i Hukûk-ı Milliye, Redd-i İlhak Cemiyetleri, Kars ve Oltu Şuraları vb. gibi sivil örgütlenmeler zaten bulunmakta idi. Ayrıca bunlar çok bilindiği üzere askerî çözüm yanlısı olmaktan ziyade ilk aşamada siyasî çözüm aramışlardı.
2. Armağan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir sempozyumdaki şu konuşmasını alıntı yaparak onaylıyor. Baykal diyor ki; “Millî Mücadelemiz bir siyaset projesidir, bir askerî proje değildir ve bunun temelinde de ‘millî irade’ kavramı vardır. O nedenle, önce Meclis kurulmuştur ondan sonra ordu kurulmuştur ve ordumuzun adı da ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu’ olmuştur. ‘Meclisin Ordusu olmuştur.’ ‘Meclisin kumanda ettiği ordu’ olmuştur. İşin özünde siyaset vardır, işin özünde millî irade vardır ve bu ilk kez vardır.”
3. Bir tür askerî cunta hareketinin ürünü olan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile “sivil” karakterli Erzurum Kongresi arasında geçen yaklaşık bir yıllık süre, Millî Mücadelenin ileriki safhalarında üzerinde tayin edici etkileri olacak mühim bir dönüşüme sahne olmuştur. Bu sürede Millî Mücadelenin askerî bir cuntadan sivil bir kongreye nasıl evrildiğini görme imkânı bulabiliyoruz.
Yazarın bu üç ana başlık altında topladığımız görüşlerine yönelik olarak bazı eklemelerin ve itirazların yapılmasında yakın siyasî tarihimiz açısından fayda mülahaza edilmelidir. Çünkü, anlaşılabildiği kadarıyla sayın Armağan tarihî metinleri okurken gündemin yoğun etkisi altında hareket etmektedir. Söz konusu gündem ise Ergenekoncu illegal terör yapılanmaları ve darbe günlükleri üzerinden şekil alan bir gündemdir. Bütün demokrat sistem yanlıları gibi, sayın yazar da bu günlerde Türkiye’de yaşanmakta olan gündeme demokrasi penceresi açısından taraf olmuştur. Lakin taraf olurken yapmaya çalıştığı “millî irade”ye tarihî zemin bulma arayışı bizleri başka bir yanlış algılamanın ve bilgilendirmenin içerisine sürüklemektedir. Şöyle ki;
Birinci madde olarak ifade ettiğimiz bölümde tarihî metin okuyucusu (Mustafa Armağan) okuduğu söz konusu metni diğer okuyucuya (bize) yansıtırken bir kavram kullanıyor. Söz konusu bu kavram “siyasî çözüm”dür. Bu ifade Millî Mücadele Tarihi’nde bir dış politika tezini ifade eder. Armağan’ın ifadelerinde kavramın ait olduğu odağın Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri olduğu anlaşılmakta ise de aslında gerçekte bu kavram İstanbul Hükümetleri’nin tezlerine daha yakın durmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak Prof. Dr. Ali Arslan’ın yaptığı şu çalışmaya bakılabilir; (Ali Arslan, “Ülkenin Kurtarılmasında Kuvâ-yı Milliye’nin Görüşü ve Yalnız Siyaseten Müdafaanın İflası (1918-1920)”, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Tarih Dergisi, Sayı: 36, İstanbul 2000, s.7-28.)
Dönemin siyasî çözüm yanlılarını bu görüşe sevk eden gelişme ABD başkanı Woodrow Wilson’un ABD Kongresi’nin 8 Ocak 1918 tarihli oturumunda açıkladığı Wilson İlkeleri (Fourteen Points)’dir. Başkan daha sonra 11 Şubat 1918 tarihli bir demeci ile söz konusu 14 ilkeyi daha da genişletecektir.
İlk aşamada açıklanan 14 ilkenin (8 Ocak 1918, Fourteen Points) 12. maddesinde; “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, fakat Türk olmayan milliyetlere muhtar gelişme imkânları verilecek…” (Bkz. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1914-1990), Cilt I; 1914-1980, Ankara 1992, s.139) denilirken, 11 Şubat 1918 tarihli demeçte; yenen devletlerin yenilen devletlerden yeni topraklar alamayacakları, yine yenilen devletlerden savaş tazminatı ve cezaî tazminat alınamayacağı ifadelerine yer verilmiştir. Aynı şekilde Osmanlı Devleti ile ilgili olmasa da 5. madde de dikkate değerdir. Burada da; “Dekolonizasyon sağlanmalı ve sömürge topraklarında uluslara kendi kaderini belirleme hakkı verilmelidir.” denilmektedir.
Siyasî Çözüm Arayışlarının Ortaya Çıkışı
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı Devleti’nde ilk dikkati çeken gelişme İttihad ve Terakkî Partisi’nin siyasî iktidar etkinliğinin son bulması olmuştu. Bunun nedeni ise; İttihatçı Troya’nın (Enver, Talat ve Cemal Paşalar) yurt dışına kaçması ile birlikte ortaya çıkan gelişmelerdir. Savaşın ardından Osmanlı Mebusan Meclisi seçimlerini yenileyen Vahdeddin böyle davranarak aslında İttihatçıların Meclis egemenliğine son verip, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na iktidar yolunu açmış oluyordu.
Yeni gelen hükümet kendisini İngilizler yanında konumlandırmaya çalışırken, savaşın sorumlusu olarak İttihad ve Terakkî Partisi’ni gösterdi. Amaçları belki de; savaşın sonunda karşılaşacaklarını düşündükleri kötü akıbetten kurtulmak ve en az kayıpla sorunun içinden çıkmaktı. Onları bu noktada ümitlendiren husus ise yukarıda ifade etmeye çalıştığımız Wilson İlkeleri’nin ilgili maddeleri olacaktı. İstanbul Hükümeti’ne göre; yeni toprak kayıplarının olmaması, savaş tazminatının ödenmemesi ve Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarına egemenlik hakkının verilecek olması, önemli kazançlar olarak durmakta idi. Böylece devlet yok olmaktan kurtarılabilecekti.
İşte sayın Armağan’ın “siyasî çözüm” olarak ifade ettiği husus -pek çok itiraz çekincemiz olsa bile- bu bakış açısıdır. Öyle ki, bu bakış açısı öncelikle İstanbul Hükümetleri’ne ait bir politik tez olarak ortaya çıkarken, kanalları tam tespit edilemese bile aynı zamanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri arasında da yayılmaya ve dillendirilmeye başlamıştır. Millî Mücadelede bu tezin negatif şekil aldığı aşama ise “manda ve himaye” fikri olacaktır. İlginçtir, manda ve himayecilik fikirleri Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bile önemli tartışma başlıkları arasındadır (Konu ile ilgili farklı bir yaklaşım için bkz. Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasî Hatıralarım, Emre yayınları).
Türkiye Büyük Millet Meclisi Kavramı Üzerine
Yine sayın Armağan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir konuşmasından onaylayarak aldığı; “Millî Mücadele bir siyaset projesidir, askerî proje değildir”, “Millî irade” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi” ifadelerini kullanırken bu söylemlerin şimdiki zamanda ifade ettiği anlamları ile, geçmişte ifade ettiği anlamların ne olduğu noktasına biraz daha açıklık getirmeliydi, diye düşünüyorum.
Şöyle ki; evet doğrudur, Millî Mücadele bir siyaset projesidir. Lakin, bahsedilen siyaset projesi Millî Mücadeleye destek veren “Anadolu Osmanlısı”nın tümü için geçerli olmaktan daha ziyade, Mustafa Kemal Paşa ve ekibi için söz konusu idi. Yoksa o dönemde gerek komuta kademesinin gerekse de halkın tamamının Millî Mücadele Hareketinden yeni bir Cumhuriyet projesi çıkarmak istediği fikri tarihe göre itirazı muciptir. [Burada bir parantez açıp farklı bir konuya atıfta bulunarak şunu ifade edelim: Armağan dostumuz geçenlerde Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Tamer Korkmaz’ın bir tarihî belge üzerinden “İnönü millet düşmanıdır” yaklaşımına karşılık yazdığı makalede; sayın Korkmaz’ın yanlış bir değerlendirmede bulunduğu, tarihî belgeyi nasıl yanlış okuduğu yönünde fikirler serdetmişti -ki, çok yerinde ve haklı değerlendirmelerdi bunlar-. Burada da bizzat Armağan dostumuzun aynı hataya düşme durumunun söz konusu olduğunu ifade etmeliyim]. Diğer taraftan Yunus Nadi’nin Millî Mücadele yıllarına dair “Hatıraları”nda Mustafa Kemal Paşa ile girdiği bir diyalog bu konuyu aydınlatıcı hüviyetler taşımaktadır. Nadi’nin; “Neden cepheye gitmiyorsunuz da yoğun olarak Ankara’da bulunuyorsunuz?” sorusuna karşılık, Mustafa Kemal Paşa ona; “asıl meselenin cephede kahraman olmak değil, Meclis teşkil etmek olduğu” yönünde cevap vererek, siyasî projesinin amaçları açısından önemli bir ipucu vermiş oluyordu.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi” kavramı da izaha muhtaçtır. Dönemin kaynakları üzerinde yapılacak dikkatli bir inceleme gösterir ki; bu kavram meclisin ilk açılış aşamasında söz konusu olmamış, herhangi resmî bir belgede kullanılmamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerîdeleri olarak bilinen belgelerin I. Cildi incelendiğinde şunu fark edersiniz; 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da teşekkül etmiş olan Meclisin resmî adı, “Meclis-i Kebir” yani “Büyük Meclis”tir. Yine bu resmî metinler, söz konusu Meclisin yeni olması bir yana, İstanbul’da İngilizler tarafından basılmış olan Osmanlı Mebusan Meclisi’nin devamı olduğunu gösterir.
Mesele ehemmiyetsiz gibi görünse de aslında ciddî önem arz eder. Çünkü, bu resmî belgeler Millî Mücadele Hareketi’ne katılanların niyetlerinin anlaşılması, analiz edilmesi ve okuyucuya aktırılması açısından son derece dikkate alınması gereken tarihî kaynaklardır.
Millî İrade ve Erzurum Kongresi’ne Dair
Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’ya askerî üniformasını çıkarttırıp Erzurum valisinin kıyafetlerini giydirmekle “sivil millî irade” arasındaki bağlantıya gelince;
Armağan bu meseleden önce ilginç bir değerlendirmede bulunarak Amasya Genelgesi’ni “cunta” hareketinin ürünü olarak değerlendiriyor ve bu değerlendirme üzerinden Erzurum Kongresi’ne sivil bir karakter kazandırma arayışına giriyor.
Cunta; yönetime kuvvet kullanarak el koyan askerî veya siyasî bir grubu ifade eder. Yine cunta kendi başına sadece belirli bir komite ya da idarî grubun yönetimi anlamında kullanılırken, eğer cunta yönetimi askerî bir karaktere sahipse, yani komite veya kurul ordu mensuplarından oluşuyorsa veya çoğunluğu ordu mensupları ise yönetime askerî cunta denir. Bununla birlikte askerî cuntalar için salt cunta ifadesi kullanılır. (Bkz. http://tr.vikipedia.org.wiki/Cunta).
Millî Mücadele Tarihinin önemli bir belgesi olan Amasya Tamimi gerçekten de söz konusu süreci ciddî anlamda dönüştüren siyasî bir belge olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, bu belge; geleneksel Osmanlı devlet yapısının Saltanattan Cumhuriyete dönüşümünün ilk yapı taşlarından birisidir. Genelgede yer alan; “milletin içine düştüğü kötü durumdan milleti yine kendi azmi ve kararı kurtaracaktır.” ifadesi Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Rauf Bey’i (Orbay) bile hayrete düşürmüş ve bunun bir cumhuriyet ilanı olacağı yönündeki çekincesini dile getirmesine -her ne kadar Mustafa Kemal Paşa öyle olmadığını söylese bile- yol açmıştır.
Mustafa Armağan, Amasya Genelgesi ile Cunta hareketi arasında kayda değer bir yaklaşımda bulunmasına rağmen, genelgenin tam anlamıyla cuntacılığı karşıladığı noktasında çekincelerimiz vardır. Çünkü, cunta hareketleri en azından başlangıç itibariyle bir birliktelik, ortak amaçlılık ifade etmesi gereken süreçler olarak karşımıza çıkar. Oysa söz konusu metnin inşa aşamasında Rauf Orbay’ın itirazı bile bir cunta hareketi metninden daha ziyade kişisel bir kurgu ile karşı karşıya olduğumuzu söylemekte fayda vardır. Yani, söz konusu metin bir ekibin bütünlük içeren hareketinden ziyade, o ekibin önemli bir aktörü olan Mustafa Kemal Paşa’nın başarılı bir şekilde gizlediği örgütlenme sürecinin örtülü hazırlık aşamasıdır.
Diğer bir husus cuntacı Amasya Genelgesi karşısına sivil Erzurum Kongresi’ni koyma girişimidir. Lakin, sayın yazarın söz konusu yazısında anlattığı tarihî diyalogların arka planında yatan faktörler asker-sivil irade çatışmasından kaynaklanan faktörler olarak karşımıza çıkmaz.
Bilindiği üzere; Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılırken 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni (Ateşkes Antlaşması veya Fahir Armaoğlu çevirisi ile; Silah Bırakışması) imzalayacaktır. Bu askerî belgenin en önemli maddesi 7. Maddedir. Söz konusu madde de şöyle denilmektedir; “İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit eden bölgeleri işgal edebilirler.”
İşte Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’ya sivil kıyafetler giydirilmesi ile bu madde arasında sıkı bir ilişki söz konusudur. Çünkü; o dönem oluşturulmaya çalışılan Millî hareketin içinde herhangi resmî bir görevlinin bulunması Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırı hükümler içerecek, bu aykırılık durumu da gerek İstanbul hükümetini, gerek Osmanlı genel kurmayını zor durumda bırakacak ve gerektiğinde beklenmeyen bölgesel işgallere zemin hazırlayabilecektir.
Sayın yazarın da bahse konu ettiği Kâzım Karabekir Paşa’nın (Erzurum merkez-15.Kolordu Komutanı) “İstiklal Harbimizin Esasları” isimli hatıralarında bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Karabekir’e göre; Erzurum’da teşekkül ettirilen Şark Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ve onun faaliyetlerinin herhangi bir şekilde asker ile bağlantısının görünmemesi gerekiyordu. Çünkü, böyle bir durumda Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırı hareket edileceğinden bu durum ilgili birimleri zor durumda bırakabilir ve hatta işgallere sebebiyet verebilirdi. Öyle ki Karabekir, İstanbul’dan bölgedeki hareketlenmelerle ilgili gelen resmî yazılara verdiği cevapta; herhangi bir subayın bu hareketlerin içinde olmadığını ifade etmiş -ki aslında kendisi bu organizasyonlarda önemli bir misyon yüklenmektedir- hatta halkın Kanûn-i Esâsî’de Osmanlı vatandaşlarına verilen cemiyet oluşturma hakkını kullanmanın ötesinde bir şey yapmadığını ifade ederek meseleyi savuşturmuştur.
Öyleyse; Erzurum Kongresi sırasında ortaya çıkan ve Armağan’ın yazısına aktardığı söz konusu gelişmeler askerî idareye karşı sivil bir millî irade hareketi olmaktan öte başarılı bir stratejik örgütlenme taktiği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Uzun zamandır vicahî olarak görüşme imkânı bulamadığım ve değerli araştırmalarından yoğun olarak istifade ettiğim çok kıymetli araştırmacı dostum, Mustafa Armağan Beyefendi’ye en derin saygı ve sevgilerimle…
24.Ağustos.2008 06:13:50
|
|
|
|
|