Kemalizm Türk Milliyetçiliği midir, ya da Vedat Bilgin'e cevap
Gazi Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin danışmanlarından Doç. Dr. Vedat Bilgin, Nuriye Akman ile Zaman Gazetesinde (04.08.2008) yaptığı röportajın bir bölümünde, “Atatürk” ve “Milliyetçilik” ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu. Bilgin şöyle diyor; Taceddin Kayaoğlu
“Bir siyasal liderin milliyetçi olduğunu nereden anlarsınız? Bir, bağımsızlık savaşçısıysa milliyetçidir. Gandi milliyetçidir. Niye? Hindistan’ın sömürgeciliğine karşı bağımsızlık savaşının kahramanıdır. Mustafa Kemal milliyetçidir. Çünkü Türkiye’nin bağımsızlık savaşının kahramanıdır. İki, Mustafa Kemal Paşa bir Osmanlı subayıdır. Osmanlı Genelkurmayı'nın izniyle Ankara’ya gelmiştir. Osmanlı istihbarat teşkilatının organizasyonuyla Millî Mücadele’ye başlamıştır. Padişahın da izniyle gelmiştir biliyorsunuz. Ve imparatorluktan millî devlete geçişin şartlarını hazırlamıştır. Neyle hazırlamıştır? Ankara’nın kalbinde askerken, hiçbir zorunluluk yokken Büyük Millet Meclisi'ni kurmuştur. Yani milletin egemenliği fikrini savunmuştur. Bunlar milliyetçiliğin evrensel ilkeleridir. Bakın ulusalcılar ne yapıyorlar?.. Ulusalcılar Meclis’i kapatmak istiyorlar.”
Sayın Bilgin ihtimâl ki gündemin yoğunluğu altında konuşuyor ve sanki konuşmalarında bir amaç güdüyor gibi. Söz konusu bu amaç; Ergenekon Terör Örgütü’nün “Maocu Karşı Devrim Taktiği” ile yapmaya çalıştığı “Kemalizm”i sahiplenmek ve bu sahiplenme üzerinden stratejiler geliştirerek toplumsal bir zemin bulma arayışını engellemektir. Bunda da haklı olabilir. Bilindiği üzere, savcılık iddianamesinde de tespit edildiği gibi örgütün bir nevi teorisyeni olmaya çalışan Perinçek, “Kemalizm”i sahiplenerek, bu hayat görüşü üzerinden örgütlenmeyi ve taban bulmayı bir taktik olarak benimsemiş. Perinçek ne kadar Kemalisttir? ciddî anlamda tartışılabilir, ama öngörüsünde başarılı olmadığı da söylenemez. Çünkü, Türkiye’ye 1923’ten beri egemen olan oligarşi, kendi iktidarını sürekli olarak Kemalizm üzerinden devam ettirmenin arayışı içerisinde olagelmiştir. Halk tabanında da özellikle CHP-DSP eksenli Kemalist bir oy kitlesinin olduğunu gözden kaçırmamakta fayda var. Dolayısıyla Ergenekon’un Kemalizm üzerinden gizlenmeye çalışması, örtülü bir operasyonun başarılı bir uygulama biçimidir.
Lakin, Ergenekon’un, Türkiye’deki resmî ideoloji üzerinden gizlenmeye ve yayılmaya çalışmasına karşılık, bunu düşünce bazında etkisiz hale getirmeye çalışan sayın Bilgin’in, “Kemalizm”i “ulusalcılık”tan koparıp “milliyetçiliğe” yaklaştırma girişimi, tarih perspektifi açısından itirazı muciptir.
Öncelikle “Türk milliyetçiliği” kavramı üzerinde durmakta fayda var; Bizde “Türk milleti” kavramı, 19. yüzyıl Batı nasyonalizmi (ulusçuluk) olarak ifade edilmeye çalışılan süreç ile herhangi bir şekilde bağlantılı değildir. Bilindiği üzere, nasyonalizm; yeniçağ egemen burjuvazisinin ticarî beklentileri doğrultusunda giriştiği “ortak bir dil oluşturma” arayışlarının sonucu olarak ortaya çıkan “kurgusal” bir zihniyet alanıdır. Avrupa burjuvazisi bu “kurgusal-yapay ulus inşası”nı oluştururken herhangi bir şekilde tarihî birikimi veya ortaklığı ölçü almamıştır. Kapitalist egemen için önemli olan sadece malını rahatlıkla satabileceği “homojen bir alan”ın inşasıdır. Gelişen süreçte ise burjuvazinin monarşilere karşı verdiği mücadelede ortaya çıkan ulusçuluk hareketleri, bir başkaldırı ve çıkar alanlarının korunması gayreti olagelmiştir. “Monarşinin şövalyesi” diyebileceğimiz Avusturyalı devlet adamı Metternich’in [(Prens), Klemens, 1773-1859] Viyana Kongresi (1815) kararlarını alırken yandaşı olduğu yapıları güçlendirmeye yönelik gösterdiği gayret bundan bağımsız değildir.
“Türk milleti” veya “Türk milliyetçiliği” kavramlarının ise “Nasyonalizm”den bağımsız olarak ayrıca ele alınmasında fayda vardır. Kavramları tarihî birikimlerden ve bu birikimleri meydana getiren süreçlerden ayrı olarak ele almak Türk düşünürlerinin Tanzimat’tan beri yaptıkları ciddî hatalardandır.
Bizde “milliyetçilik” denilen kavram ilk aşamada Fransız düşünürlerinden Ernest Renan’ın (1823-1892) Fransa’da Türk tarihine yaptığı saldırılara karşılık Namık Kemal’in (1840-1888) 1860’lı yıllarda Tercümân-ı Ahvâl Gazetesinde yazdığı “Renan Müdâfaanâmesi” (1908; yb. 1962) yazıları ile başlamış, Ahmet Vefik Paşa’nın (1823-1891) askerî okullardaki Türk tarihine yönelik dersleri ile yoğunlaşmıştır. Sayın Mümtaz’er Türköne’nin Osmanlıcılık kitabında da çok başarılı bir şekilde izah ettiği gibi Cemaleddin Efganî (1838-1897) ile de herhangi bir etkileşimi olmamıştır. Daha sonradan ise Rusya’nın Orta Asya Türk Hanlıkları üzerindeki baskısına bağlı olarak [Bu konuda geniş bilgi için bkz. Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasında Siyasî Münasebetler 1775-1875, (1984)] özellikle Kırım’dan İstanbul’a gelen Rusyalı Türk aydınlarının (Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ali Hüseyinzâde, Mehmed Emin Resulzâde vb.) etkisi ile yoğun bir şekilde Osmanlı aydınının gündemini işgal etmiştir. Ziya Gökalp’in (1876-1924) “Türkçülüğün Esasları” isimli çalışması ile de İttihad ve Terakkî Partisi’nin resmî ideolojisi haline gelmiştir. “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen kavram ise bu sürecin sonucunda ortaya çıkan yeni bir “okuma” ve “algılama” ameliyesinden başka bir şey değildir.
Bu süreçte şu hususlara dikkat edilmelidir; 1- Renan’ın saldırılarına kadar “Türk milliyetçiliği” konusu Osmanlı Türklerinin gündemini yoğun olarak işgal etmemiştir. 2- Türk milliyetçiliğinin ideolojik bir alan içine girmesine ve tartışılmaya başlamasına Rusyalı Türk aydınlarının ciddî etkisi vardır. 3- Batı, İttihatçılığı; materyalizm, pozitivizm ve ulusçuluk üzerinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. 4- Kemalizm’in bir ayağı “materyalist pozitivizm” ise diğer bir ayağı da “materyalist ulusçuluk”tur. Buna bağlı olarak denilebilir ki Kemalizm; şimdilerde Türkiye’nin gündemini yoğun olarak işgal eden “devşirilmiş ulusalcılık” içerisinde tarif edilemese bile, “milliyetçilik” olarak da ifade edilmemesi gereken nasyonalizm kaynaklı bir “ulusçuluk algılaması”dır.
Kemalist Ulusçuluk, Neden Türk Milliyetçiliği Değildir?
Biraz önce ifade etmeye çalıştık; bir kere “Türk milleti” veya “Türk milliyetçiliği” kavramları bizler için geç edinilmiş bir kurgusal alandır. Tarihî süreçlerimiz açısından böyle bir bilinçlenme söz konusu değildir. Yani 19. yüzyıla kadar Türk milliyetçiliğini hatırlatacak ne bir devlet politikamız, ne de “milliyetçi toplumsal inşa alanı”mız söz konusudur. Herhangi tarihî bir metinde “Türk” adının geçmesi başka bir şeydir, “Türk milliyetçiliği ideolojisi” ise başka bir şeydir. Hatta bu ideoloji bile (Türk milliyetçiliği) aslında milliyetçilik ekseninde hareket ederken, farkında olsun veya olmasın, Türk devlet iradesinin gayet başarılı olan yönetim tarzını aramanın ötesinde genetik birliktelik savunan ve Türklük kan bağına vurgu yapan bir arayışın içerisinde olmamıştır.
Ancak, tarihimizde “Türklük bilinci”nin oluşmadığını söylemek veya “Türk Tarihi” kavramını reddetmek de başka bir hata olacaktır. Bizde “Türk milleti” kavramı ile “Türk devlet idaresi” kavramı arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Türk olsun veya olmasın tarihî süreçte kişilerin Türklüğe yönelik bir “aidiyet duygusu” hissetmesi, nasyonalizmin inşasında olduğu gibi bir zorlamadan daha ziyade, yöneten iradeye (Türk) karşılıklı bir kabul ile tabi olmasıdır. Çünkü, bizde alışılagelmiş “millet” tanımı tarih şuuruyla yoğrularak gelmiş bir kültür ve değerler manzumesidir. Bu manzumenin içerisinde de Türk devlet geleneğinin şekillendirmiş olduğu “ortak rızaya dayalı karşılıklı bir kabullenme iradesi” söz konusudur. Bahsi geçen kabullenme fiilinin muharriki ise “ortak bir inanç alanı” olarak belirir. Yani, kendisini Türk devletinin bir cüz'ü olarak kabul etmiş olan her tâbi, Türk devlet yapısı içerisinde, bu devleti oluşturan milletin bir parçası olma iradesini Avrupa nasyonalizminin tanımlamaya çalıştığı genetik bir damar üzerinden bulmaz. Türk devletinin sınırları içerisinde yaşayıp da Türk olmayanlar “bağlılıklarını” iki ana kol üzerinden gerçekleştirmişlerdir. Bunlardan birincisi; Türk olmayıp da din olarak Müslüman olanlar Türk devletinin yönetebilme gücüne İslâmî inançlar üzerinden bir çeşit aitlik hissi ve hilafet telakkisi üzerinden bağlananlardır. İkincileri ise; hem Türk hem de Müslüman olmayan ve fakat yine devletin yönetebilme iradesinin gücü oranında temel hak ve hürriyetlerini rahat kullanabildikleri için bağlananlardır.
“Kemalizm” ise -bilinenlerin aksine-, kendisini bilinçli olarak “Türk devlet geleneği üzerinden anlamlı duran Türk milliyetçiliği” kavramından uzak tutmuştur. Çünkü, onun tercihi; tarihî bir birikimin sonucunda inşa edilmiş olan İslâmî değerler ile yoğrulmuş bir Türk devlet geleneği olmaktan daha ziyade, “devşirilmiş pozitivist laik ulusçuluk”tur. Söz konusu bu eklektik ideolojinin ise yönettikleri ile herhangi bir şekilde ortak bir karşılıklı kabul alanı olagelmemiştir. Kemalizm kendisini Türk-İslâm devleti ve toplumu geleneğinden soyutlayarak başka bir yabancı zihniyet alanına kaymaya çalışıp sıfırdan pozitivist laik bir ulus inşa etmeye çalışırken, “Anadolu Osmanlısı” derin tarih bilinci ve şuur altı ile buna karşı tepki göstermiş ve bir bakıma aslında Türk-İslâm devleti geleneğine ve bu geleneğin evrensel ölçekli yönetme iradesine bağlı kalmaya çalışmıştır.
Yakın tarihimizdeki devlet-millet gerginliğinin ve her türlü kargaşanın temel nedenlerinden biri de bu çatışmadır.
Yorumlar ALİ EREN bu milliyetçiliği güçlü devlet geleneğinin içine yerleştirebilirsen iyi olacak gibi.DAHA ÇOK ARAŞTIRMA Osmanlı Devleti'nin farklı etnik yapıları nasıl bir arada tuttuğuna dair daha çok tarih araştırmasının yapılmasına gerek var. Bu tartışmalar bizleri makul bir çözüme götürecektir.hafız günümüzde yaşanan devletçi-milletçi tartışmalarının nedenini ortaya koyan önemli bir yazı olmuş. bu tartışmaların bitişini devlet yönetiminde toplumları güçlü tutan bağların ve birikimlerin ön planda tutulmasıyla sona ereceğini ifade etmek isterim.sayın yazarı böyle hassas bir konuda getirdiği açık ve rahat çözümden dolayı kutluyorum.DEĞİŞİK sayın yazarın Türk milliyetçiliği düşüncesi ile Türk devlet iradesi arasında kuramaya çalıştığı bağ bu güne kadar pek görülmeyen değişik bir yaklaşım tarzı. Başarılı buluyorum, tartışılmasında ve yazarın düşüncelerine katkı yapılmasında fayda var. Eğer böyle bir bağ kurulabilirse Türkiye'nin gündemindeki etnik tartışmaların aşılacağı kanaatindeyim. Güçlü bir Türk devlet idaresi pek çok etnik tartışmayı halledebileceği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik aidiyet hissini güçlendirecektir.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.