Gece yatmadan önce son bir kez, kanalları dolaştım, iptal davası ile ilgili kim ne diyor bir göreyim diye.
Baktım bir yığın laklak… Sinirim bozuldu. Yatağa giderken, içimde şu cümle vardı: Bize artık bir Musa lazım! Mehmet Ali Bulut
Çünkü millet ne cumhuriyet, ne egemenlik ne de demokrasi nimetinin farkında. Hazır bulduğu için kıymetini de bilmiyor. Veya bastırıla bastırıla adeta mankurt olmuş. Birilerinin, yetkisini gasp etmesine, onu yok saymasına aldırmıyor…
Sabah kalktım. Biraz da “inkisar” ile Kur’an’ı aldım elime ve kaldığım yeri bulmak için açtım. Kasas Suresi çıktı karşıma.
İlk ayetleri okuyunca irkildim. Hz. Musa’yı düşünerek yattığım gecenin uyandığım ilk ışıklarında Kur’an diliyle o ulul azm peygamberin adeta “Ben buradayım” dercesine karşıma çıkması beni ürküttü.. Ve tabii bir o kadar da rahatlattı.
Çünkü bütün peygamberler içinde bir tek Hz. Musa doğrudan “nesnel mücadele”ye davet edilmiştir. Ona verilen tebliğ görevi, ezilen, horlanan, zulmedilen, dışlanan kavmini Firavun rejiminin sultasından kurtarmaktı..
Ona şöyle nida etmişti:
-Git kavmini Firavun’un sultasından kurtar!
Tam da kalbimin geceki çağrısına bir cevaptı açılan sure:
Ta, Sin, Mim. Bunlar, (bu harfler yahut şu sıralanacak cümleler) her şeyi apaçık anlatan ‘kitab'ın ayetleridir. İnanan bir toplulu(ğun yüreğini güçlendirmek ve dirençlerini arttırma)k için sana, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) aktaracağız.
Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve ülkesinin halkını birtakım sınıflara ayırmıştı; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, eziyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.
Biz ise istiyorduk ki, mazlum olan zayıflara lütufta bulunalım, onları firavun taifesinin önüne geçirip o mağdurları zalimlerin varisi yapalım. Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım. Ve onların eliyle Firavun, Haman ve ordularının kortukları şeyi başlarına getirelim diye…” (Kasas ,1-6)
Evet, böyle diyordu her şeyden haberdar olan Rabbin ayetleri:
“Korktukları şeyi, o mazlumların elleriyle başlarına getirelim ve onları güçlülere varis yapalım diye…”
Ayetin hükmü mutlaktı. Bir an bir zaman ile sınırlandırılmamıştı. Cenab-ı Hak adeta bu ‘benim adetimdir. Kim birilerine zulm ederse, ben o mazlumları zalimlere varis yaparım’ diyordu.
Zulme uğrayanlar eninde sonunda kendilerine zulmedenlere galip gelirler. Yeter ki mazlumlar musa gibi doğru bir yol üzerinde bulunsunlar…
Nitekim ayetlerde geçen firavun - musa mücadelesini , Kuran, bir mekan ve tarih içine oturtma ihtiyacı duymaz. Bunun anlamı şudur:
Firavunlar daima Musalar tarafından altedileceklerdir!
Nitekim Kur’an’ın dili ve üslubu da zaten bir kıssa veya hikaye aktarmaya yönelik değil. Aksine ayet bize bir formülü, bir şablonu aktarıyor. Ve gaybın lisanıyla bize şöyle sesleniyor:
Zalim ilanihaye payidar olmaz! Bozguncuların, zalimlerin, baskıcıların zulmü uzun sürmez. Kendi kavmine zulmeden gaddarlar yöneticiler, gemi azıya aldılar mı çıkarırız bir ‘musa’, tutar paçalarından, indirir aşağıya iktidarlarını…”
* * *
Keza ayetlerde geçen isimler de özel isimden çok ‘alem’ isim gibidirler ve bir tür ünvandırlar ki onları her döneme uygulayabilirsiniz.
Firavun, haman, karun, musa, bilinen bir takım isimlere tekabül etselerde aslında aynı zamanda sembol kavramlardır. İsimlerin kök anlamlarına bakıldığında her birisinin, baskıcı düzenlerin bir kurumunu, bir eylemini temsil ettiği görülür.
Mesela Firavun, isim gibi anılmasına rağmen bir kavramdır ve (‘fir’, sahib, ‘avn’ sutün, yani ‘sütunlar sahibi’) ‘iktidarın sahibi’ demektir. .
Keza ‘haman’ inşa eden, inşaat işleriyle meşgul olan manasındadır ki, kurumsal yapılanmayı ve “hakim anlayışı” yani egemen zihniyeti temsil eder. Heymenet kökünden gelir ve egemenliğin dışa yansıyan biçimini ifade eder. Nitekim, Firavun’un bütün taleplerini yapmakla görevli olan Haman’dır.
Karun, Firavun’la ilintili anlatılan bir diğer isimdir. Zenginliği temsil eden Karun ‘karn’ dan gelir,’ boynuz’ ve ‘dönemler’ demektir. Karn, Tanrı Apis’in boynuzundan kinayedir ve doğrudan gücü sembolize eder. İşte bu gücün hükümranlık dönemine Karun denir. Firavunun firavunluğunun koruyucusu ve besleyicisidir. Günümüzdeki TÜSİAD vb gibi zenginler kulübünü temsil eder.
Nitekim Karunlar her dönemde hakim gücün yandaşlarıdırlar ki ikisi birbirinden beslenip semirir….
Mu-sa ‘masiy’den gelir ve ‘akan nehir’ demektir. Suyun, yani fıtratın akışını temsil eder. Zamanın gerçek trendi, insanların topluca yönelip aktığı mecra demektir. İnsan tabiatının gerekliliklerini temsil eder. Musa fıtrattır, musa ıstirardır. Donmak isteyen suyun kabını parçaladığı gibi o fıtrat akışı da kendisine mani olan bendleri tar u mar ederek aşar..
Ordu ise bildiğimiz ordu… O da her daim, hakim gücün hizmetindedir. Ordu, polis ve benzeri kurumsal güçler, kurulu düzeni ayakta tutmak içindir, milleti ayakta tutmak için değil. Milleti ayakta tutan manevi fedakarlar ve milli kahramanlardır. Kurumsal güçler, ancak hakim zihniyete hizmet eder. Millet ise daha derinden akan bir nehirdir. O yüzden kendi dinamikleri vardır.
Firavun ve musa gibi…
Kıssada, görüldüğü gibi, Firavun, (Karun) , Haman ve ordu hep birlikte Musa’nın karşısına dikiliyorlar. Yani nisanlık mecrasının doğal akışını önlemeye yönelik şu unsurlar hep vardır olacaktır. Ama ne zaman ki hak hukuk tanımaz duruma gelir ve halklarının insani haklarını kullanmaktan alıkoyarlar, o zaman bir musa çıkar (yani insanlığın doğal akış seyri), öyle azametli bir güc haline gelir ki onun önünde, ne firavun dayanır, ne haman, ne karun ne ordu.
Kanunları eğip bükmeleri, yasaları istedikleri gibi anlamlandırmaları onları kurtarmaz. ‘Yasal kurumlar’ ancak adil ve hak üzere icrayı faaliyet halinde oldukları zaman ayakta kalabilirler çünk. Halkın sesi Tanrı’nın çığlığıdır. Ona hiç kimse karşı duramaz! Musa, Cenab-ı Hakkın yeryüzüne dokundurduğu asasıdır. Zalimlerin, insanlık tabiatının fıtri (doğal) talepleri karşısında uzun süre varlıklarını koruyabilmelerinin imkanı yoktur.
İşte benim size aktarmak istediğim bu. Kur’an bize ümitvar olmamız gerektiğini telkin ediyor. Sonunda mutlaka ‘zalimler kaybedecektir’ diyor
Hukukun bu kadar hukuksuzca işlendiği, adaletin bu kadar tersyüz edildiği, yasal olanın yasal olmayana bu kadar peşkeş çekildiği, kanunun bu kadar keyfi ve cebri uygulandığı ve bu keyfi uygulamaların birileri tarafından ‘aferin’ diye alkışlandığı şu vakitler gösteriyor ki, ‘musa’nın gelme zamanı yakın. Ve unutmayınız ki ‘musa’, sistemin içinden gelen biridir. Şu cümlenin altını çizin ve bekleyin!
Yarın bir musa gelir, yasayı ve hukuku kendi keyfi arzu ve içtihatları doğrultusunda kullanan kurumları da ve onları alkışlayanları da önüne katıp denize döküverir demektir.
Yeter ki, muzlum olanlar musa olabilsinler… İşte o gün, fesada, bozgunculuğa ve bir kisim insanların mağdur edilmesine kalkan şu dokuz el, hacaletle inip, millete tazim için el pençe durur.
* * *
Şu ‘dokuz kişi’ üzerinde de durmak gerekir.
Mesela, Salih Peygamber’in kavminin başına felaket gelmesine yol açanlar da dokuz kişidir. Salih peygamberin bütün yalvarmalarına rağmen, ‘deve’yi boğazlarlar.
O dokuz kişi ‘raht’ diye anılır. Raht, tekili olmayan bir çokluktur. Bir vücud gibi hareket eden ‘raht’ daima yıkım ve fesada hizmet ederler. ‘Deve’ ise kutsalı ve manevi değerleri temsil eder. Bu dokuz kişi, bütün yalvarma ve yakarmalara rağmen ‘kutsalı’ boğazladılar ve ardından Semud’u helak eden felaketler başladı..
Keza, Lut kavmi’nin de ‘raht’ı dokuz kişidir. Dönemin ağır ağabeyleri, gay olmuşlar. Şehrin yeni trendi livata olmuş! Bir ‘raht oluşturan dokuz kişi, azgınlığı ele almışlar ve şehirde kim onlara hayrı tavsiye etmeye kalkışsa hemen linç ediliyorlar.
Bu azgınlarla birlikte onlara müdahale etmeyen, ses çıkarmayarak onların eylemlerine ortak olan Lut kavmini helak etme zamanı geldiğinde melekler ‘kırıta kırıta’ Lut (as)’un evine geldiler. O raht ile işbirliği içinde olan Lut’un karısı, o dokuz kişiye haber verdi. ‘Lut’a tam ağzınıza layık iki kişi geldi’ diye haber uçurdular. Ve o dokuz kişi geldiler, dönemin hâkim anlayışı adına Lut ile mücadeleye giriştiler.
Lut (as) sonunda ağlayıp “aranızda hiç mi vicdan sahibi temiz anlayışla birileri yok!” diye feryat etti. Ama onlar anlamadılar. Ve sonrası yine malum. Yok edildiler.
Nuh (as)’un da karşısına dikilenler dokuz kişiydiler! Ne ise uzatmayalım. Bu dokuz kişi de ilginç bir tesadüf işte! Onların kimin teşvik ettiği de ayan beyan ortaya çıktı.
Ve bu dokuz kişi bize gösterdi ki Anayasa Mahkemesi, CHP’nin noterliğini yapıyor…
* * *
Bu işin, zulum tarafı.
Hadiselerin bir de kader ciheti var. Onu da görmek lazım. Malum her belanın, her musibetin iki yüzü vardır. Biri kadere bakar, diğeri insana.
Başa gelen; hakkedilen bir şeydir. Hak edilmedikçe başa gelmez. Ancak o zulmün başa gelmesi için de bir zalimin onu işlemesi arzu etmesi gerekir. Şu yazıda o zalimlere bakmaya çalıştım.
Bu işin bir de kader ciheti var. Ona da bakmamız gerekir. Ne yapıyoruz veya ne yapmıyoruz ki kader, bu sıkıntıların sürmesine fetva verdiriyor, ona bakalım. Bir sonraki yazıda inşallah…
Yorumlar ahmet akkuş mehmet ali bey'in yazıları neden yayınlamıyoo 7 hazirandan beri hiç yazısı yayınlanmadı neden.mehmet ali bey'in yeni yazılarını bekliyoruz.
Ayrıca bu yazısı çok güzel olmuş.Kalemine sağlık.Allah razı olsunyunus çağlayan sn m.ali bey gerçektende doğru birilerinnin hakkı gasp ediliyor vede herkes bunu izliyor nasıl izlemesinki halkı kendi aralarında bölmüşler sağcı solcu diye halk nasıl hak arasın arasa ya teröris yada faşist denilecek bu bence bu ülkedeki aydınlar aydın değil karanlık akıl verceklerine akıl alıyolar halkı sukünede davet ediceğine hükümet alehinde kışkırtıyolar ülkedeki oyların yarısını alan bi partiye karşı yani bizleri adam yerine koymuyolar ne diyim azı olan konuşuyo dilinde kemiği yok nereye çevirsen oraya gidiyo CENABI ALLAH BİZLERİ KORUSUNSalih Emre Sen Kuranı Okurken abdest Aldın mı Euzu besmele çektin mi? çünkü ancak bu kadar salakça tefsir yapılması için şeytanın yardımı gerekir. Firavun Kim Musa kim tayyip mi:)) firavun ABD ve Siyonizim firavunun firavunluğunu kabul eden işbirlikçi recep mi musa. 4 tane dolar milyarderini 36 ya çıkaran milleti acından öldüren tayyip mi musa. eşcinsellerin toplantısına katılıp özgürlüğünüzün teminatı " AK Parti" dir diyen akp li zafer üskül Lut kavminin ta içinde değil mi? firavuna hava sahasını açıp 4900 küsur sorti yaptıran akp mi musa yı temsil ediyor. seni şaşkın seni... Ahmet KOMAN M. Ali Abi. Kopardin beni. Allah iyiligini versin!.. :=))ayhan yurdakul müthiş..en kısa zaman da konuyla ilgili tefsirlere ve hadislere bakacağımibrahim bartan allah razı olsun allah razı olsun allah razı olsun ..............................................................selamlar şeyhmuz dağ yüregine sağlıkozan akın büyüklere masallar, sanırım bu
filmi daha önce izlemiştik.
10 yaşında, masallar.
15 yaşında, masallar.
40 yaşında, gene masallar.Fadil Kala Asıl sen kimsin kardeşim? Görünen köy klavuz istemez. Ama sen miyopsan yapılabilecek bişey yok.ali kamil yazar kuranın ayetlerini yazmışda okuduğunu anlamamış.Ya da günümüzdeki yorumu çok yanlış. Şimdi sen anayasa mahkemesinin üyelerini nasıl din karşıtı gösterebilirsin? Sen kimsin ki allah kelamını bugünkü siyasilere yaranmak için kullanabiliyorsun? Sende allah korkusu yokmu? Senin tutumun sıffin savaşındaki muaviyenin tutumudur. Sen din adına ahkam kesme yetkisini kimden aldın? Yazık gerçekten çok yazık..sadi çelik yorumumu görmek isterim.mustafa özcan beyin yazısını ilginç olmakla beraber,hasan bülent yorumunu mesnetsiz buldum ,türklerin islamiyetten önce de seküler ve aydınlatmacı bir çok medeniyeti vardı örneğin çinlilerin 'in bu güne kadar sakladığı beyaz piramitlerin kimlere ait oduğunu araştımanızı isterim .orhun yazıtlarının tüm kuzey ülkelerinde bulunması avrupa ve rusyadaki da ki dağ ova ve nehir isimlerinin bazısı türkçedir alp dağlarının adı türkler tarafından konmuştur.sonu ova ile biten tüm isimler bize aittir.evet her şeyin bir simetrisi olduğuna inanıyorum bizimde tarihimizin simetrisi olacaktır. sadi çelik mustafa özcan yazısındaki hasan bülentin açıklaması olan türkiye cumhuriyeti (yahudi alman türk )melez bir bir cumhuriyettir.açıklamasına hiç katılmıyorum biz türkler tarihte 16 büyük imparatorluk kuran ve her konuda çabuk organize olan kendini yöneten çok önemli hasletlere sahibiz tarihte şimdiye kadar hiç devlet olmamış veya kuramamış olupta başka devletletlerde yaşayan milletlerden hiç olmadık türkiye cumhuriyetinin temelleri türk dünyasının esaslarından kaynaklanır ve bunlarda 6 okla ifade edilmiştir. bunun oluşumu derin tarih kökümüzdeki kaidelerden kaynaklanmıştır.hasan bülente katılmıyorum zira türklerdeki esaslar hertzden ve almanyadan 2000 sene önce de vardı ve ebediyyen var olacaktır. Seyit Ahkâr Peki M. Ali abi, sizce şu anki durumumuz Kur'andaki hangi kıssaya uygunluk arzediyor? Zira, hangi olaya benziyorsa, yaşayacaklarımız da o olayın ahirine benzeyecektir. El ceza-yi min cinsü'l-amel...Abdullah Birileri de kutsal kitaplarda geçen Yedi Uyurlar kıssasındaki hisseyi yazsa da mazlumların bir sahibi olduğunu iyice anlatsa Tabii ki anlayanlara....Yusuf Alper Evet sayın abimiz yine mükemmel ve ferahlatıcı bir yazı yazmışAllah razı olsun... Szöleyecek söz bırakmamış... MUSTAFA ÖZCAN beyin konuyu pekiştiren 2 yazısını ekliyorum ................
Mustafa ÖZCAN .............. 120-111=9 .........
1897’de yapılan Basel Konferansının üzerinden yaklaşık 111 yıl geçti ve şu an İsrail, kuruluşunun 60’ıncı yıldönümünü kutluyor. Üç gün süren konferansın akabinde Teodor Hertzl: “İsrail devletinin temelini atmış bulunuyoruz. 5 yıl sonra aydınlığı görecektir. 50 yıl sonra da fiilî bir durum haline gelecektir” demiştir. Gerçekten de, 50 yıl sonra yani 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece 1948 yılında kurulan İsrail devleti bugün itibarıyla 60’ıncı kuruluş yıldönümünü kutluyor... İsrail kuruluşunun 60’ıncı yıldönümünü çok şaşaalı bir biçimde yad ediyor. Bush da bu ‘kutlu’ münasebette İsrail’i yalnız bırakmayanlardan. Ne de olsa Churchill’in muakkiplerinden.
İsrail’in kuruluşu hangi aşamalardan geçti, buna iyi bakmak gerekiyor? Önce Ruslar tarafından ‘Hasta Adam’ teşhisi konulan Osmanlı’nın ölümü gerçekleşmeden ve naaşı kaldırılmadan böyle bir miladın gerçekleşmesi mümkün değildi. Bundan dolayı da Osmanlı’nın ortadan kaldırılması gerekiyordu. Hertzl göremese de 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilân edildi. Akabinde 1909 yılında İsrail devletinin önündeki en büyük engellerden birisi olan II. Abdülhamid Han da tahttan indirildi. Teodor Hertzl yerine bu merasimde İmmanuel Karraso vekâleten hazır bulunmuş sayılır. Lozan’da Osmanlı’nın yıkılması merasiminde de (defin işlemi) aynı irade adına Başhaham Haim Nahum hazır bulunmuştur. 1908 ve 1909, Osmanlı’nın yıkılışı için geriye sayımın başladığı yıllardır. 10 yıl içinde Osmanlı’nın terekesi taksimata tabi tutulmuş ve devletin mafsalları arslanlar ve çakallar arasında paylaşılmıştır.
Esasında Birinci Dünya Savaşı bir taksim savaşıdır. Hedefi de Osmanlı’nın paylaşılması ve taksimatıdır. 1916 yılında aralarında Rusların da olduğu bir taksim anlaşması yapılmıştır. Bu tarihe Sykes-Picot anlaşması olarak geçer. Bir yıl sonra yani 1917 yılı ise tam bir felâkete sahne olmuştur. Birincisi, Balfour Deklerasyonu açıklanmış ve İngiliz Tacı tarafından Yahudilere bir millî vatan taahhüdünde bulunulmuştur. Aynı yıl Cemal Paşa Gazze’den itibaren gerilemiş ve Allenby ve kuvvetleri Lawrance ve Massingnon eşliğinde Kudüs’e girmiştir. Allenby’ye göre bu tarihi zaferden sonra Haçlı Savaşları amacına ulaşmıştır. Lloyd George de iki yüzyıllık rüyalarına kavuştuklarını söyler. Fransız komutan ise doğrudan Selâhaddin Eyyübi’nin kabrine koşarak ‘İşte biz tekrar döndük’ diyerekten mezara karşı böbürlenir. Sonra 1947 yılında Filistin için taksim kararı alınır. Buna göre, Filistinlilerin toprakları Filistin ile İsrail devletleri arasında pay ve taksim edilecektir. Filistinliler bu karara öfkelenirler. İsrail bu öfkeden de pay alır ve bilâhare topraklarını genişletir. 1947-1948 aslında Osmanlı’da 1908 ve 1909 yıllarına tekabül etmektedir. Derken 1967 yılında Araplar 1917’den sonra ikinci Nakba ve felâketlerini yaşarlar. Üç Arap ülkesi İsrail karşısında bozguna uğramış ve Suriye Golan’ı, Ürdün Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı ve Mısır da Sina’yı kaybetmiştir. 1977 yılında ise Kissinger’in mekik diplomasisi meyvesini vermiş; Sedat Knesset’i ziyaret etmiş ve bu ziyaret iki yıl sonra Camp David anlaşmasıyla taçlanmış ve meyva vermiştir. Yahudilerin amacı 1897’den yüz yıl sonra yani 1997’de Yahudiler, Büyük İsrail (Erez Israel) planlarını gerçekleştirecekti. Ama mukadder ve müyesser değilmiş. Bu arada, Mısır’ı barış yoluyla Irak’ı da savaş yoluyla devreden çıkardılar ama 1997 geldiğinde amaçlarına ulaşamamışlardı. Hatta İsrail için geri sayım başlamıştı.
***
1973 savaşı için ‘şike’ bile dense İsrail, Mısır ordusu karşısında kısmen de olsa gerilemişti. 1982’de Şaron Lübnan’da hedefine ulaşamamıştı. Ve 2000 yılında Ehud Barak tek yanlı olarak Lübnan’dan çekilmişti. Daha sonra Şaron da 2005 yılında tek yanlı olarak Gazze’den çekilecektir. Görüldüğü gibi, israil’in kaderinde Türkiye’nin önemli bir yeri var. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’nın taksim savaşı idi. Belki Türklere Anadolu’yu da bırakmak istemiyorlardı ama Boğazlar nedeniyle Tükiye’nin Rusya karşısında kolay bir lokma olmaması için buna yanaşmadılar. Ermenilerin toprak taleplerini gözardı ettiler. Churchill’in deyimiyle “Anadolu’nun ve Boğazların korunması 250 okkalık bir Türkiye’yi gerektirir. Türkler 200 okkaya inerse Ruslara yem olurlar. 300 kilo olurlarsa bu defa da eski cengâverlikleri kabarır. Öyleyse onları 250 kilo da tutacak bir formül bulunmalıdır...” Rusya’da 17 Ekim Devrimi yaşanınca SSCB Sykes-Picot anlaşmasından çekilir ve SSCB içindeki Müslüman halkları kazanmak ve ayartmak için ‘Çarlık İstanbul’u istiyordu, biz Çarlığı yıkarak İstanbul’u kurtardık’ diyerek propoganda etmişti. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin hiç de öyle düşünmüyordu. Stalin’in Dışişleri Bakanı Molotov, Sovyetler’in boğazları ele geçirmek için Türkiye’ye saldırma niyetini açıkladı ve Almanya’dan da bu iş için yardım talep etti. Hitler, Boğazlar’a karşı İran ve Afganistan’ın işgalini teklif ettiyse de Ruslar bu ikisiyle tatmin olacak gibi gözüküyorlardı. Bunun üzerine aralarına kara kedi girdi. Allah, Türkiye’nin işgalini murad etmemişti. Bundan dolayı da Polonya’dan sonra Türkiye’yi işgal etme planları akim kaldı. İki ortak Türkiye üzerinden birbirine girdi. Stalin Boğazlar’la birlikte Balkanlar’ı ve Finlandiya’yı da istiyordu. Türkiye üzerinden ortaklar birbirine düşmüştü ve savaşın seyri bundan böyle değişecekti. Amerikalıların Almanya kaşısında devreye girmelerinden sonra SSCB galip devletler safına yerleşince yine eski taleplerini yineledi. Boğazları istedi ve onunla da kalmayarak Ardahan’ın Gürcistan’a, Kars’ın da Ermenistana ilhakını istedi. Bunun üzerine Truman doktrini ile de anılan dönemin Amerikan Başkanı Truman aynen Churchill gibi cevap verecekti. Anadolu’ya yapılacak bir saldırı ABD’ye yapılmış sayılacaktı. Bunun üzerine Türkiye üzerine yapılan planlar dindi. 1991 yılında da Leninizm ve Stalinizm bir daha küllerinden geri doğmayacak şekilde yıkıldı gitti. Böylece İslam’ın iki fetret yüzyılında İslam dünyasını pençesi altına alan akımlardan birisi olan Leninizm akımı ortadan kalktı ve Müslümanlar büyük çapta rahat bir nefes aldı. Geride Churchillizmin mirası olan İsrail devleti kaldı.
***
İngiltere’deki Yahudi kanaat önderleri beşeri felaketten felâkete koşturan İsrail’in 60’ıncı kuruluş yıldönümünü iştirak etmeyi reddediyorlar. Aralarında İsrail’in Zevali kitabının yazarı merhum Es’ad Beyud Temimi gibi düşünenler de var. Natura Carta cemaatından Amerikalı Haham Yisrael David Weiss, Hertz’in Yahudileri kandırdığını ve onlara Yahudilerin tek kurtuluşunun Tevrat’ı ihlâl etmek olduğunu propaganda ettiğini ve onların da buna kandıklarını söylüyor. Bu itibarla, İsrail’in isminin de hırsızlama olduğunu ve gerçek İsrail olmadığını ifade ediyor. Lenin ile Stalin’in kurduğu SSCB gibi İsrail’in de er geç dağılacağını ve aynen Güney Afrika ırkçı rejimi gibi zeval bulacağını ve dünyanın da böylece bu gaileden ebediyen kurtulacağını söylüyor. İsrail’in dünyaya açtığı gailelerin büyük olmasına rağmen hâlâ İngiltere ve ABD’nin bu devleti himayeden vazgeçmediklerini ifade ediyor. Ama sonuçtan emin: Stalinizm gibi Churchillizm mirası da sona erecektir. Yusuf Kardavi ile görüşen haham heyeti, ‘Tevrat bağlıları böyle bir devleti istemiyor ve onu sahiplenmekten de ar ediyorlar’ diyor. Hal böyle iken Sabah gazetesinde ‘libeal’ yazılar yazan Hasan Bülent Kahraman da Türkiye cumhuriyeti modernleşmesinin bir melez model olduğunu savunuyor ve bunu ‘Yahudi-Alman-Türk mucizesi’ formülüyle izah ediyor. Dostu David Katz’dan şöyle bir alıntı yapıyor: “İsrail kurulduktan sonra burada seküler-Aydınlanmacı bir uygarlık’ yaratılmaya çalışıldığında, yönetici insanların karşısında tek örnek Türkiye’ydi. Üstelik o insanlar Osmanlı geçmişinden gelmişti ve Türkiye’de yaşamışlardı. O nedenle de Türkiye’de kültürel olarak yapılan şeyler burada da aynen tekrarlandı...” Aslında Irak Kralı Birinci Faysal da aynısını denemişti. Demek ki Teodor Hertzl fikriyatı ile Türkiye’nin kurucu ideolojisi arasında benzerlikler var. Ortak temeller var (Gezgin Yahudi Kentleri, yazısı). Kahraman yazısını şöyle noktalıyor: “İsrail’in 60. yılını kutluyorum...” O kutlamaya devam etsin ama bazı Kur’an müfessirleri Huruçtan Arz-ı Mev’ud’a girmeye kadar ki Beni İsrail’in fetretinin üç dönem yani 120 yıl olduğu görüşünü savunurlar. Bu yönüyle tersinden Müslümanların da aynı süreci yaşayacaklarını yani 120 yıllık bir süreç sonucunda yeniden Kudüs’e kavuşacaklarını söylerler. Kimilerine göre de bu tarih Basel Konferansı’nın yapıldığı 1897 yılından itibaren başlamıştır. Öyleyse 1897’den günümüze 111 yıl geçmiş bulunuyor. 111 yılı 120 yıldan çıkardığımızda geriye 9 yıl kalır bu da 2017’ye tekabül eder. Yani Yavuz’un o kutsal topraklara girişinin 500’uncü yıldönümünü veya 1917’de o topraklardan hurucumuzun da yüzüncü yıldönümünü. Bizim Birinci Cihan Harbi’nden geride kalan son gazimizin vefatı gibi onların da 1947’de Yahudileri Filistin’e taşıyan Exodus gemisinin kaptanı Yosis Harel Tel Aviv’de öldü. Her iklimde yeni bir tarih başlıyor. Evet, dünya küçük, tarih de o denli kısa...
07.05.2008
=========================
.............
Mustafa ÖZCAN .........
2008+15 ..........
Kur’ân’daki gaybî işaretler aslında hem geçmişe hem de geleceğe ışık tutuyor. Muhammed Mütevelli Şaravi’nin dediği gibi Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf kıssasında ‘Kale’l meliku i’tüni bihi’ ifadesi Kur’ân-ı Kerim’in diğer mucizatı gibi bir mucizedir. Orada Firavun yerine ‘kral’ ifadesi kullanılıyor. Zira Hazreti Yusuf dönemindeki Mısır Kralı Firavun değil veya Firavunlar sülâlesinden birisi değildir. Asalet sahibi olan hanedandan değildir. Bunun için Kur’ân-ı Kerim orada ‘Firavun’ yerine ‘melik/kral’ ifadesini kullanıyor. Kur’ân-ı Kerim geleceğe de aynı şekilde işarette bulunuyor. Sadece Rum Sûresi üzerinden Bizans’ın mağlûbiyetinin ardından Sasanileri yeneceğini öğrenmiyoruz. Burada içiçe birçok beşaret ve müjde var. Bunlardan birisi olarak, Hazreti Ömer döneminde 17’nci hicrî yılda Kudüs’ün fethini de görüyoruz. Rum Sûresi üzerinden gidildiğinde aslında Kudüs’ün bütün fetihlerine işaret var. Sözgelimi Selâhaddin Eyyûbî, Halep şehrini fethettiği zaman Kadı Muhyiddin, Kaside-i Baiyyesinde Endülüslü müfessir İbn Berrecan’a dayanarak yakında Kudüs’ü fethedeceğini müjdeler. İbni Berrecan aynı zamanda vefatından yaklaşık 47 yıl sonra meydana gelen fethin hicrî tarih yılı olan 583’ü de (1187) istihraç etmiştir. Yavuz döneminde de manevî işaretler benzeri suretlerde istihraç edilmiştir. Şam’da âlimler Yavuz’un Mısır’ı fethedeceğini ‘inne’l arda lillahi yurisiha men yeşau min ibadihi’ ve benzeri âyetlerden çıkarmışlardır. Mısır’ın fethini ‘inne’l arde’ ifadesinden istihraç etmişlerdir. Muhyiddin Arabi de İbni Berrecan’ın Selâhaddin Eyyûbî’nin bu istihracına işaret etmiş ve kendisi de ebced hesabını kullanarak aynı neticeye vardığını göstermiştir. Süleyman Ateş de İşarî Tefsir kitabında İbni Berrecan’ın bu istihracına temas etmiştir. Bütün bunları Rum Sûresinin madut ve mahdut âyetlerinden çıkarmışlardır.
***
Abdullah Selahi Uşşaki yine ‘gulibetü’r rum’ âyetinden bu defa da Kudüs’ün son fethiyle ilgili İbni Arabî’den bir istihraç nakleder. Buna göre son fetih 1438 hicrî tarihinin damgasını taşır. Aslında buna benzer atıfları Şeyh Ahmet Yasin New York Times gazetesine ve benzerlerine yapmıştı. Bu da yaklaşık olarak 2016 ile 2026 yılları arasını kapsar. Burada 2017 önemli bir tarih ve dönüm noktası olsa gerektir. Kudüs’le bağlantılı bütün olayların 17 sayısıyla alâkası vardır. Hazreti Ömer’in fethi hicrî 17 tarihidir. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü ikinci kez Haçlıların elinden alması ise 1187 tarihinde gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Selim ise 1516 ve 1517 tarihlerinde bölgeye girmiştir. Yine Osmanlı’nın çıkışı da onun simetrik tarihindedir: 1917. Dolayısıyla sadece ve sadece Rum Sûresi’nin aynasında geçmişi ve geleceği seyretmek ve tarih içinde ve gelecekte bir yolculuğa çıkmak mümkündür (Tafsilat için bak: Rum Sûresi’nin Işığında Bedir Zaferi, Kudüs ve İstanbul’un Fethi, Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki). Bundan dolayı öncekilerin dediği gibi Kur’ân-ı Kerim’in acaibi yani sürprizleri hiç bitmez. Revnak ve teraveti her daim bakidir. 19’uncu yüzyılın müfessirlerinden Cemaleddin Kasimî, Kur’ân-ı Kerim’in Rumların mağlûbiyetinden sonra galebe çalacaklarına dair ihbarı ve işareti gaybiyesini Kur’ân-ı Kerim’in büyük bir mucizesi olarak değerlendirir. Bu gaybi haberin bir görgü şahidi olan Zübeyr el Kelai’nin de şu ifadelerine yer vermiştir: “Ben, İranlıların Rumları yendiklerini gördüm. Sonra Rumların İranlıları yendiklerini gördüm. Daha sonra, Müslümanların hem İranlıları, hem Rumları yendiklerine şahit oldum. Bütün bunlar, 15 yıl içinde olup bitmişti...”
***
Osmanlı’nın yıkılması ve yeni cumhuriyetin kurulması da tam 15 yıllık bir dilim içinde gerçekleşmiştir. Daha sonra Mustafa Kemal’in iktidar devresi de yaklaşık 15 yıldır. Osmanlı’nın çözülmesine ve İsrail’in kurulmasına giden süreç 1908’de başlamış ve 1909’da II’nci Abdülhamid’in halliyle ivme kazanmış ve 10 yıl içinde eski sistem yıkılmış ve 5 yıl içinde de yeni sistem kurulmuştur. Topu topu 15 yıldır. 1908-1923 arasındaki 15 yıl bir çağın yıkılması ve yeni bir çağın kurulmasıdır. Asr-ı Saadette de 15 yıllık bir devrede bir çağ yıkılmış ve yeni bir çağ kurulmuştur. 2008 yılında AKP’nin tasfiyesiyle başlayan süreç 2009’la yoluna devam ederek 2023’e kadar yepyeni bir yapı kazanacaktır. Yani 1908-1923 yılına mukabil 2008-2023 yılları farklı bir şekillenmeyi beraberinde getirecektir (‘120-111=9’ başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz, 7 Mayıs 2008, Yeni Asya). Asimetrik bir inşâ dönemi olacaktır. Bu itibarla, Devlet Bahçeli ve ardından Deniz Baykal’ın AKP hükümetini Osmanlı’nın son hükümetine veya Damat Ferid Paşa hükümetine benzetmelerinde pek şaşılacak bir taraf yok. Pek tesadüfe yormuyorum. Olsa olsa bir intak-ı hak olabilir. Bu açıdan bakıldığında Damat Ferid Paşa Osmanlı’nın Krenski’si veya İran’ın Şahpur Bahtiyar’ıdır. Bu hükümetlerin ortak karakteri reformcu ve aynı zamanda batıcı olmalarıdır. Türkiye bu süreçle birlikte yeniden zaferler burcuna girmiş oluyor. Rum Sûresinin ışığında Rum diyarı yeniden fetih burcuna girmiştir. İnhisarından (geri çekilme ve ricat veya İttihatçıların uydurması irtica döneminden sonra) yeniden imtidat ve yayılma dönemine giriyor. Necip Fazıl Kısakürek’in de ifade ettiği gibi:
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es...
18.05.2008
Nemasonnetraikat Turk kafasi osmanlinin bittiginden beri birbirini yok etmeye calismak uzerine kurguludur. Su AKP nin kendinden olmayan herkesi oteki seklinde tanimlamasi burokrasideki kendi fikriyatinda ama olaganustu cahil ve yetersiz kadrolarini en iyi pozisyonlara getirmesine ne demeli. Bize vaadettigi nedir. Biz ne masonuz ne tarikatci. Ama AKP ye sor biz otekiyiz. Ha bende soyle diyorum dinsizin hakkindan imansiz gelir. Hic de uzulmuyorum.vatandaş yazınızı çok beğendim.9 kişi olayı güzel olmuşM. Safa Akkor Sn. Bulut
07.06.2008 tarihli aşağıdaki somut teklif ve ilan medyanın belli başlı tüm isimleriyle paylaşılmıştır. Bu önemli ilanı yapan şahsiyet halihazırda İmam Hatipler'in en önemli yayın organı olan Tohum Dergisinin de Genel Yayın Yönetmenliğini yapmakta.
"Bu toplum hemen hepinize çeyrek asrı aşan uzunca bir dönem büyük krediler tanıdı. Olmadı tekrar, tekrar tanıdı. Tekrar, tekrar... Galiba bugün sizin için asıl şaşırtıcı olan şey, bu hatalar silsilesinin sonsuza dek böylece sürüp gideceğine olan zannınızın sizleri yanıltmış olması.
Tarihin hep keyfinize göre akıp gitmesini, toplumun da her türlü yalan ve düzenbazlıklarınızla sizleri kabul etmesini bekliyordunuz. Bu zannınıza göre zaten tarih ve medeniyet denilen bir olgudan da söz edilemezdi.
Hem hala ısrarla neyi gizlemeye çalışıyorsunuz?! Artık ayyuka çıkmış ve üzerinde yapılacak en ufak bir yorum ve tartışmayı bile gereksiz kılan muazzam bir gerçeği mi?! Doğrular karşısında gereken onurlu davranışı ortaya koymak mı yoksa hiçbirşey olmamışcasına hatalarınızda aynen ısrarcı olmak mı sizin için daha cazip olan.
Bugün artık önünüzde yapmanız gereken tarihi bir sorumlukluk var: Her şeyden evvel Alemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı'ya (c.c.) karşı sergilediğiniz saygısızca tavırlarınızdan ötürü kendisinden affınızı istemek ve uzunca bir dönem sürdürmekte ısrarcı olduğunuz her türlü sorumsuzluk, yalan ve ihmalkarlıklarınızdan ötürü bu milletten açıkça özür dilemek...
Şimdi ister sağcı, ister solcu; ister dindar, laik, liberal, demokrat vs.. olsun; hiçbirimizin sağa sola bakmak gibi bir lüksü yok. Hepimiz doğrudan aynaya bakalım. Hala sağa sola bakmakta ısrar edenler bu sözlerimin birinci dereceden muhataplarıdır.
Evet, aydınlarımız değişecek. Son olarak sizlerden bu tarihi muhasebe ve sorumluluğu yerine getiremeyecek kadar aciz ve sefil bir durumda olmadığınızı göstermenizi bekliyorum.
Türkiye artık her güne mevcut skandal aydın tablolarıyla uyanmak zorunda değil..."
Fatih Türk
hut Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım, mukaddes emanetin dönmez davacısıyım ! Doğum anı yaklaştı. Hut karnındaki Yunus'u sahile bırakacak inş.faruk kurnaz Hocam Allah razı olsun .Çok ğüzel olmuş yazınız ,müstefid oldum.Bir müslüman için ümitsizliğe hiç yer yok.Bizim Rabbimiz var onlarınsa vehmi firavunları var.görelim Mevla neyler neylerse güzel eyler deyip bu ğünlerde Rabbimize çokça dua edip yalvamalıyız.Muhtesem Muhtesem bir yazi - elinize yureginize saglik.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.