Bizler, sizlerden çok şey istemiyoruz aslında.
Sadece özgürlüğümüzü..
Sadece haklarımızı...
Sadece demokrasiyi istiyoruz.
Yıllar yılı, Kürtlere “Dağ Türkleri”, Kürtçe’ye “ikinci sınıf” dil dediniz; bizi Kürtlere, Kürtleri bize düşman ettiniz. Kürtçe’yi yasakladınız. Konuşanı, yazanı hapse attınız. Hiçbir Kürt çocuğu, sevgisini, öfkesini, aşkını Kürtçe ifade edemedi. Sebahattin Çelebi
Bizler, sizlerden çok şey istemiyoruz aslında.
Sadece özgürlüğümüzü..
Sadece haklarımızı...
Sadece demokrasiyi istiyoruz.
Yıllar yılı, Kürtlere “Dağ Türkleri”, Kürtçe’ye “ikinci sınıf” dil dediniz; bizi Kürtlere, Kürtleri bize düşman ettiniz. Kürtçe’yi yasakladınız. Konuşanı, yazanı hapse attınız. Hiçbir Kürt çocuğu, sevgisini, öfkesini, aşkını Kürtçe ifade edemedi.
Oysa, onlar bizim komşularımızdı, akrabalarımızdı, arkadaşlarımızdı, dostlarımızdı. Ekmeğimizi, umudumuzu bölüp, paylaşmıştık biz onlarla. Aynı saflarda, omuz omuza Çanakkale’de dedelerimiz şehit olduğunda, kimse “Sen Kürtsün”, “Sen Türksün”, “Sen Çerkezsin” demiyordu. Siz, fabrikasyon bir “ulus” yaratma hevesindeydiniz, biz ise bütün bunları aşmıştık. Farklılıklarımızla sevmiştik birbirimizi.
Gün oldu, “Demokrat bunlar” dediniz. Onlara karşı darbeler yaptırdınız. Mehmetçiği omuzlara alıp taşıdınız, en ucuz postal yalayıcılarının bile tenezzül edemediği kadar alçaldınız. Orduyu, alanen siyasete davet ettiniz, soktunuz.
Darbecileriniz, bu ülkenin seçilmiş Başbakanını, bakanlarını adalarda hapsetti. Sonra komedi mahkemelerde yargıladınız, hunharca astınız. Elinize, eteğinize kan bulaştırdınız.
Kıydınız!
Katlettiniz!
Bizler, göz yaşları içinde “Demokrasi şehitleri” dedik onlara... “Onlar bizdendi” dedik...
Ne namazda gözünüz vardı, ne ezanda. Ama nedense, “Ezan Türkçe okunmalı” deyip, felsefe yaptınız. Milletin dini kurallarını bile, kendiniz belirlemek istediniz.
Asker mühürlü mektupları çok sevdiniz nedense... “Muhtıra” merakınız, sevdanız anlaşılır gibi değildi. Generallerden "mektuplar, muhtıralar" beklediniz. Biz er mektubu gözledik. Bizler, kışla kokulu mektuplar bekledik hep. Çocuklarımızın, kardeşlerimizin, abilerimizin yazdığı, “Selam eder, ellerinizden öperim” diyen.. “Beni soracak olursanız..” diyen mektupları...
İçinde, sıfır numara tıraş edilmiş, aslan gibi bir yiğidin gurur dolu fotoğrafının bulunduğu.. arkasına, “cansız hatıramı size gönderiyorum” notu düşülmüş, er mektuplarını bekledik... Başka bir mektup hevesinde, sevdasında olmadık.
Sonra Mahir’i, Hüseyin’i, Deniz’i kıstırdınız bir kuytuda. Islak parkelerinin içinde, “ülkesini”, “vatanını”, “halkını” sevmesine “terör” deyip, gencecik yaşta astınız.
Kıydınız!
Katlettiniz!
“Bu ülke kurtarılacaksa, siz kurtarmalıydınız...”
“Bu ülkeye Komünizm gelecekse, siz getirmeliydiniz...”
Sonra Kurumahmutoğlu’nu içerde, başına “dipçik” vurarak öldürdünüz. Onun da öyküsü Mahir’den, Deniz’den, adaşı Hüseyin’den hiç farklı değildi oysa. Onun da gönlünde memleketi vardı. Onun da sevdası ülkesiydi. “Hayır” dediniz. “Sen kim oluyorsun da, ülken için bir şeyler yapmak istiyorsun. Biz yaparız koçum” dediniz.
Kıydınız!
Katlettiniz!
Hiçbirimizin düşünme, isteme, tayin etme, ümit etme hakkı olmayacaktı.
İçerilere tıktınız sağdan-soldan topladıklarınızı. İşkenceler yaptınız. Buz gibi betonlara, yalın ayak bastırdınız günlerce.
Hasta ettiniz!
Çürüttünüz!
Filistin askılarında eziyetler ettiniz, sigaralar söndürdünüz körpe bedenlerde. Oysa bizler, bazen bir Bafra’nın, bazen bir Birinci’nin dumanıyla, ülkemizi, sevdiğimizi hayal ederdik. Siz, masum hayallerimizi katlettiniz! Aşksız, sevgisiz, hayalsiz bıraktınız bizi.
Tırnaklarımızı çektiniz. Dedelerimizin tırnaklarıyla kurdukları ülkede, tırnaklarımızı çektiniz! Ve biz, işte o gün gördük; acının, sağının solunun olmadığını. Biz, tırnaklarımızın altında değil, yüreğimizde sakladık bu topraklara sevgimizi...
Yırtık mintanlar içindeydik. Diğer safın çocukları da öyleydi. Hepimiz açtık, hepimiz fakirdik. Hepimize uyan bir ad vardı: “Hepimiz, Anadolu çocuklarıydık...”
Biz, aslında iyi çocuklardık. Ama siz görmek istemediniz. Sizin gibi düşünmediğimiz.. sizin gibi olmadığımız.. sizin gibi yaşamadığımız için, bizleri kendi ülkemizde sürgün gibi yaşattınız.
Ve bugün...
Bize, cumhurbaşkanımızı bile seçme hakkını vermiyorsunuz.
Korkuyorsunuz çünkü...
Korkuyorsunuz, çünkü, “bizden birini” seçeriz diye uykularınız kaçıyor...
“Sizden olanlar”, bu milletin uzağında yaşadılar...
Kuyrukta beklediler...
Kırmızı ışıkta durdular...
Ama, hiçbir zaman “bizden” olmadılar...
Biz; bizden, yani halktan bir cumhurbaşkanı istiyoruz...
Yorumlar Mavi Aydem Saglam argümanlari vardi, KART KURT KÜRT diye.. Ülke menfaatleri üc bes kisinin cok üstündeydi, sallanmaliydi seher vakitlerinde bedenler dar agaclarinda, kitleler bastirilmaliydi bir cirpida.. Seküler olmaliydi her sey hatta ezan bile! Erk dedigin ehil ellerde olur yani masoniklerde, cia-mossad cemberinden gecmislerde.. Halk kim erk kim? Bu tertiple ancak rüyanlarimizda görürüz demokrasiyi...
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.