Acılar içinde kıvranırken kopardığı otları basmış kanayan yarasına
Derken Kanlısırt'tan bir düşman askeri yuvarlanıyor yanına
Bir parça yırtıyor Mehmet elbisesinden, düşmanının yarasını sarıyor
Biraz önce göğüs göğse dövüşen o değilmişçesine.
Fransız komutan yaralıları toplarken fark ediyor durumu. Kulak verelim konuşmalarına:
-Neden sardın düşmanın yarasını?
-Yanıma yuvarlandığında cebinden yaşlı bir kadın fotoğrafı çıkardı. Ona baktı, baktı, ağladı… Anası olmalıydı… Onu bekleyen birisi vardı, kavuşsun istedim sevdiğine. Benimse bekleyenim yoktu. Şehit olup Allah'a kavuşmak istedim sadece.
Güneş yükseliyor, yolumuz uzun. Ayrılıyoruz Çanakkale'den.
Hâlâ derin bir sükûta gömülü Yemen çöllerindeyiz. 300 bin şehidimizin kanıyla bile yeşermeyen çöl, ölüm uykusunda…
“Ah Yemen” romanını yazmak için Üstad Mehmet Niyazi burada. Ruhtan bir heykel kesilmiş, keskin gözlerini uçsuz bucaksız çöle dikmiş, konuşuyor:
“Yemen Çölü! Nasıl bir ölü uykusundasın ki, bunca şehidin kanı seni yeşertmedi. Anaların, gelinlerin ve nice yetimlerin ıssız yerlerde döktükleri gözyaşları yağmur olup üzerine yağsaydı bağrından ormanlar fışkırırdı. Hâlâ derin bir sükût içindesin. Bir dile gelsen neler anlatırsın.”
Çöl ses vermiyor… Suskun. Ölümün ağırlaştırdığı rüzgârlara teslim olmuş gibi. Yüzyılın başında “Türk Mezarlığı” diye anılan bu çölde çınlayan sadece acılı bir Yemen türküsüdür:
Karları kefen diye üzerlerine çeken on binlerce şehidin arasında, Sarıkamış'tayız… Düşmana teslim olmadan Allah'a teslim olan kahramanlarımızın arasında yani.
Yemen'den yazlıkları ile gelmişler bu karlı dağlara, kışlıklar yetişmeden de Hakk'a yürümüşler.
Sözün burasında Hakk'a erişen bir üstada, İlhan Murad'a kulak kesiliyoruz:
“…İlk sırada diz çökmüş beş kahraman…
Omuz çukurlarına yaslanıp yuvarlanmış mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar…
İkinci sırada bir manzara ki hiçbir heykeltıraş eşini meydana getirmeye muvaffak olamamış. O ürkütücü ayaza rağmen, sağrılarındaki fişeklikleri debelenip üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında, başları semaya dönük, altı esatir güzeli Mehmed… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinatı biz o hırsla böylesine avuçlayıvermişizdir, hepsi öylesine kaskatı kesilmişler.”
Buzlar çözülünce, analarına, yarlarına yazılan mektupları, koyunlarından emanet olarak alıp tekrar düşüyoruz yollara.
Osmanlı'nın nazlı gelini Bosna'dayız.
İlk karşımıza çıkan yaşlı Boşnak'a, Bosna'nın gül bahçesine nasıl ulaşacağımızı soruyoruz. Bizi bize tarif ediyor sanki:
“Başçarşı'yı biliyorsunuz. Burası sizin çarşınız. Saraçlar sokağından Kunduracılar sokağına döndüğünüzde karşınıza çıkan, Ferhadiye Meydanı'dır. Gözünüze çarpan zarif yapı Ali Paşa Camisidir. Sebilin yanından geçip Begova Camisini sağınıza alınız, tarihi Türk kaldırımından yürüyünüz, yamacı tam tırmandığınızda kendinizi seyri doyumsuz bir gül bahçesinde bulursunuz. Burası Bosna baharını hazırlayan, baharında solmuş güllerin asude bahçesidir.”
Gün batımında varıyoruz kırmızı güller bahçesine.
Gurub bir yangın yeri… Bulutlar uçlarından tutuşmuş.
Bütün şehit anaları adına omuzları çökmüş, yüzü acıların harman yeri bir anaya selam veriyoruz. Bir yaşlı ana ki, can dayanmıyor ağıdına:
Boşnak anası, hem yanıyor, hem de etrafını yakıyor.
Burası tutuşmuş güllerin harman yeri.
Bu tepe tertemiz ruhların etrafınızda dolaştığı Bosna şehitliği.
Burada ağıtlar alevlenip bulutlara değiyor.
Mezarın otlarını, bir başka deyişle yiğidinin saçlarını tıraş ediyor anne:
“Kınalı kuzum benim, saçların uzamış, tıraş etmeye geldim.”
Sonra makası alıyor eline, titrek elleriyle başlıyor otları kesmeye.
Yanında bir yiğit daha var; şehidin kardeşi olmalı. Ve elinde Bosna'nın sembolü ak zambaklar:
“Yiğidimin saçları bakımlı olmalı, kınalı kuzumun saçları düzgün olmalı.”
İtina ile kesiliyor otlar:
“Yavrum benim, bak ne güzel oldu saçların. Nasıl da tarardın gece siyahı saçlarını. Dayanamam dağınık durmalarına.”
İbriği alıp itinayla suluyor otları, yıkıyor yiğidinin saçlarını.
Kardeşi usulca bırakıyor ak zambakları şehidin mezarına.
Rehberimiz, “Her gün burada yüzlerce böyle manzara yaşanır” diyor.
Gelin gibi süslenmiştir mezarlar…
Birçoğunda ay yıldız selamlar sizi.
Gül harmanının alevleri savrulur burada.
Şehitlerin etrafınızda dolandığını hissedersiniz
Toprak kan, kanlar amber kokar.
Alacakaranlık inerken şehre, yaşlı anasının elinden tutmuştur delikanlı, Türk kaldırımından yürüyorlardır şehre doğru.
Bakakalıyoruz arkalarından bir hilal uğruna batan nice güneşleri gönlümüze gömerek.
Güneş guruba bir kızıl atlı gibi gömülürken ayrılıyoruz yiğitlerin ölümsüz ülkesinden.
Bütün dünyayı yangın yerine çeviren, Harb-i Umumi'nin ilk kıvılcımını çaktıran köprüden geçerek ulaşıyoruz Bosna-Türk Lisesi'ne.
Bir de ne görelim: Şehitlikteki ana, elini yanağına dayamış, oturmakta.
Halini hatırını soruyoruz. Teselli pınarına uğramış gibi, “Ah evlatlarım ah!” diyor, “Şu çocukları seyrediyorum da… Bu günleri de görecek miydim diyerek Allah'ıma şükrediyorum.
Bu okul bir zamanlar Sırp Çetniklerin karargâhıydı. Buradan gece gündüz şehre ateş yağdırırlardı. Sabahlara kadar işkence çeken esirlerin, gencecik kızların çığlıkları yükselirdi semaya. Şimdi şu oynaşan çocukları seyrederek şehidimin acısını hafifletiyorum.
Ah! Birlikte gül gibi geçinip gidiyorduk. Kim yaptı bize bu fenalıkları, kim düşman etti bizi birbirimize?”
Bugün 18 Mart... Kırlarda, bayırlarda çiçekler açıyor.
Baharında solan güllerin kokuları karışmış Mart rüzgârlarına.
Belli ki şehitlerimizin ruhları sarmış etrafımızı.
Şimdi merhum İlhan Murad üstadımızın vasiyetini yerine getirme vaktidir:
Yorumlar mustafa Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
....
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
İnsanın aklına her okunuşunda gözleri yaşartan M.Akif'in bu muhteşem dizelerinden başka bir şey gelemiyor.
Kaleminize kuvvet Harun ağbi...
ibrahim atar fitne atar,üstün değerlendireceği şeyleri avama anlatmanın manası yok.ne yazdı ise yazdı alevlendirmeye ne gerek var.zaten İslam milleti fitneden çektiğini kimden çekmiş.usulünce uyaran uyarır.firat Ya bu M. Şevket bey gerçek nurcularla ne zaman, ne kadar teşrik-i mesai yapmış ki? Bence kendisinde şişmiş olan enaniyete bir iyice bakmalı. Kardeşlerini gazete haberlerini baz alarak karalamamalı. Bir gurup insanı gerçek-gerçek olmayan diye tasnif etmek hepimizin boyunu aşar. Modaların etkisinde kalıp ta onu bunu karalama. Kimse İslamı anlamasından, yaşamasından taviz vermemiş. Şevket Bey bugüne kadar İslamı kime anlattı? Kaç insan onun vesilesiyle hakkı tanıdı? BEKARA KARI BOŞAMAK KOLAY.Bunları yazacağına bir yabancı dil öğrensin gitsin brezilyaya, italyaya İslamı anlatsın orada da vefat etsin. İşte budur yapılacak olan ve birileri bunu yapıyor. Yaparken de farklılıklara saygılı davranıyor, hele de ehl-i kitaba. Şevket Bey olsa ne yapardı? Adım başı birilerini tekfir ederek İslamı yayardı? Muhal! Muhal! İzmihlal olurdu. yasar dogan s.a bu yazi insani adeta kendini kutsal degerlerimiz icin feda eden yuce sehitlerimizin buyuk bir kabristanda yanyana yattiklarini beraber olduklarini bize hatirlatiyor..
ve anamizin o guzel benzetmesi cok mukemmmel..sehidinin uzerinde cikan otlari oglunun saclari olarak görmesi..
ve bize;sehitler`e öldü demeyin,bilakis onlar diridir fakat siz farkinda degilsiniz..ayet-i kerimesini tekrar hatirlatiyor..
ALLAH razi olsun..İbrahim Atar "Gündeme gelme" sıkıntısı çeken Mehmed Şevket Eygi Ağabey, yine "BEN" dedi ve Salı günkü Milli gazetede NURCULUĞU tanımladı. İşte o yazı:
GERÇEK Nurculardan Vehbi Vakkasoğlu bey bundan bir yıl kadar önce ziyaretime gelmişti. Sohbet esnasında kendisine şöyle bir soru yönelttim: “Risale-i Nur camiasının 12 fırkaya veya şubeye ayrıldığı söyleniyor, doğru mu?” Vehbi bey acı bir gülümseme ile “Kaç 12” cevabını vermişti...
Bazı gazete ve dergi yazılarında, kitaplarda “Nurcular” ismiyle Türkiye’de sadece bir Nurcu cemaati olduğu kanaatini verecek ifadeler kullanılıyor; klâsik mânâda Nurcu olmayan bir cemaat Nurcu gösteriliyor.
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin vefatından sonra maalesef Nurculuk camiasında birtakım bölünmeler olmuştur. Hattâ zaman zaman, kendilerine Nurcu diyen bazı şahıslar ve gruplar karşı karşıya gelmiştir.
Günümüzde bazı kimseler, kendilerine islâmî bir meşruiyet kazandırmak için Nurculuk kisve ve kimliğinin ardına saklanıyorlar. Nurculuğu iyice bilmeyen ve tanımayanlar da onlara kanıyor ve aldanıyor.
Bediüzzaman hazretleri tarafından kurulmuş olan Nurculuk hizmetinin ve hareketinin birtakım temel prensipleri vardır. Bunları sayayım:
(1)Nurculukta, hizmet için bile olsa para toplamak yoktur. Risale-i Nur hizmetleri para üzerine değil, ihlâs üzerine kuruludur. Bediüzzaman Said Nursî binbir çile, zahmet, zorluk içinde tarih çapında büyük hizmetler etmiş, muazzam fütuhat yapmıştır ve bunları yapmak için para toplamamış, para istememiş, para verilmek istense de kabul etmemiştir. Müslümanlardan, Risale-i Nur camiasından para toplayanlar gerçek ve has Nur talebesi olamaz.
(2)Nurculukta ihtilâf çıkartmak, bölünmek, parçalanmak, birbirinden kopuk, birbiriyle çekişen şube ve fırkalara ayrılmak yoktur. Birbirlerini sevmeyen, birbirleri ile mücadele eden kimseler ve gruplar gerçek ve muhlis Nurcu olamaz.
(3)Nurculukta, başta Bediüzzaman Hazretleri olmak üzere, şahısları putlaştırmak yoktur. Bediüzzaman da bir hizmet neferidir; önemli olan iman, İslâm, Kur’ân, Şeriat, Sünnet hizmetleridir.
(4) Nurculuk bir tarikat, bir mezhep, bir fırka, bir hizip değildir. Ehl-i Sünnet ve Cemaat caddesinden giden bir hizmet meşreb ve metodudur.
(5) Gerçek bir Nurcu, Bediüzzaman hazretlerini bir “Nurcu büyüğü” olarak görmez, onu bir “İslâm büyüğü ve hizmetkârı” olarak görür.
(6) Nurculukta Kur’ân’a, Sünnete,Şeriata, Ehl-i Sünnet itikad ve fıkhına aykırı en ufak bir husus yoktur. Hiçbir gerçek Nurcu Tevhid ile Teslis’i bir tutmaz, İslâm Âmentüsü ile muharref dinlerin âmentülerini bir kabul etmez, Hz. Muhammed’e yalancıPeygamber, Hz.Kur’ân’a düzmece kitap, Din-i Mübin-i İslâm’a bâtıl din diyen kâfirleri sevip baştacı etmez.
(7) Bediüzzaman’a göre insanın en büyük düşmanı ene’si, nefs-i emmâresidir. Üstad hazretleri “hodfüruşluktan”, kendini beğenmekten, nefsine pay çıkartmaktan, benliğini putlaştırmaktan korunmak gerektiğini söyler ve devamlı olarak uyarır.
İmdi çok açık konuşuyorum:
BİR: Gayr-i Müslimlerin hatırı için Kelime-i Şehâdet’ten “Muhammed Resulullah” kısmını çıkartanlar kesinlikle Nurcu değildir.
İKİ: ABD, CIA-Vatican, Dr. Moon dini ile ittifak ve işbirliği yapanlar Nurcu olamaz.
ÜÇ: Zamanımızda İslâm’dan başka ibrahimî din olduğunu iddia edenler Bediüzzaman’ı ve Risâle-i Nurları anlamamış kimselerdir. Allah katında tek din İslâm’dır. Allah bu devirde İslâm’dan başka din kabul etmez.
DÖRT:Hz.Peygambere yalancı diyenleri, Kur’ân’a düzmece kul sözü diyenleri, İslâm’a bozuk, bâtıl ve uydurma din diyenleri Cennete sokanlar da Nurcu olamaz.
Bediüzzaman hazretleri dinden, Şeriattan, Sünnet’ten en ufak bir ödün vermemiştir. Böyle bir ödün vermektense ölümü, şehid olmayı göze almıştır.
Birtakım dünya delileri bu büyük zata meczub diyorlar. Asıl deli olan kendileridir.
Bediüzzaman Hazretleri, bırakınız dinin esaslarından ve temellerinden ödün vermek, dinî şeair konusunda bile taviz vermemiştir. Bütün ömrünce sarık sarmıştır. İslâmî libasa bürünmüştür. Farzları ve müekked sünnetleri eda etmiştir, hattâ mevâfili bile terk etmiştir, beş vakit namazını kılmış, evrad ve ezkârını okumuştur. Resulullah Efendimize imtisalen para kazanmamış, para almamış, parayı sevmemiş, hediyeleri bile genellikel kabul etmemiş, kût-i lâ yemut (ölmeyecek kadar az yiyim ve geçim) ile ömrünü tamamlamıştır.Öldüğünde bir iki eski elbise, çamaşır, abdest ibriği gibi eşyası 100 küsur lira etmiştir.Onun bütün dünya serveti bundan ibaretti.
Paraya, dünyaya, nefse, tantanaya düşkün olanlar bu mübarek zatı âlet etmesinler.
Merhum Üstad hazretlerinin, âhir zamanda Müslümanların Hıristiyan ruhanîleriyle ateizme ve Bolşevikliğe karşı birlikte çalışacaklarına dair sözü, kesinlikle İslâm’dan ödün vermeyi, dinde reform yapmayı ve bugünkü Dinlerarası Diyaloğu içermez.
Bendeniz, bir Müslüman olarak Bediüzzaman SaidNursî hazretlerini bir İslâm büyüğü ve kahramanı kabul eder ve çok severim. Onu kesinlikle sadece bir Nurcu büyüğü olarak görmem ve böyle gösterilmesinden hoşlanmam. Nurculuğu İslâmî bir hizip ve fırka olarak görmem, sadece bir hizmet metodu ve meşreb olarak görürüm.
Üstadın has talebelerinden ve hizmet kahramanlarından aziz ve merhum dostum, gençlik arkadaşım Âtıf Ural’ın sözleri kulaklarımda çınlıyor. 1950’li yıllarda dinsiz gazetelerde “Ayin yapanNurcular yakalandı... Nurcular aşağı, Nurcular yukarı... Nurcular Nurcular...” şeklindeki haberleri okudukça “Fesubhanallah!.. Bunlar bizi sanki İslâm’dan, büyük Müslüman kütlesinden uzak bir fırka gibi göstermek istiyor...Biz Müslümanız...” derdi.
1966-71 yılları arasında yayınladığım BUGÜN gazetesine ajanslardan “Filan yerde üç veya beş Nurcu âyin yaparken yakalandı...” şeklinde haberler geldiği zaman bunların metninde düzeltme yapar, Nurcu kelimesini çıkartır, yerineMüslüman yazardım. Ertesi gün gazetenin birinci sayfasında “Dün falan yerde üç veya beş Müslüman dinî kitap okurken, dinî sohbet ve ders yaparken, namaz kılarken basıldı ve tutuklandı...” diye yazardım.
İslâm kahramanı Bediüzzaman’a, Risale-i Nur’lardaki öğretilere aykırı işler yapanlar kendilerine kesinlikle Nurcu demesinler.Bu sıfat onlara yakışmıyor.
Nurcu, bütün Ehl-i Sünnet Müslümanlarının akaid kitaplarında neler yazılıysa onlara inanan kimsedir.
Nurcu, beş vakit namaz kılan, şer’î özrü yoksa cemaate katılan kimsedir.
Nurcu, Ümmet-i Muhammed’in içindeki meşreblerden birine mensuptur.
Lafla Nurcu olmak bir üstünlük ve fazilet sağlamaz. Nurcu daha takvalı iseüstündür. Nurcu olmayan Müslüman daha takvalı ise o üstündür.
Nurcu, bir ihlâs ve hizmet kahramanıdır.
Nurcu, ücretini yaratıklardan istemez ve almaz, onun işi Yaratan iledir. Ecri, mükafatı O’na aittir.
Nurcu Müslümanlar ve kardeşler arasındaki vahdeti, vifakı, tesanüdü, kardeşliği bozmamak için hakkından feragat eder.
Ben böyle Nurcular görmüştüm, hâlâ da varlar. Dualarına bizleri de katsınlar. Bütün gerçek Nurculara selâm ve hürmetlerimi arz ediyorum.
Mehmet Şevket EYGİ / Milli Gazete
Gül'den dualar Çanakkale'nin gül bahçelerinde dualar ederken aklımızda Akif'in'yine de bir şey yapabildim diyemem hatırana'dizeleri vardı.Teşekkürler Sn.Yazar...uzaklardan mükemmel demek yetmez, anlayana öyle duygu yüklü bir yaziki mükemmel demek kafi gelmez. Allah razı olsun harun abi kaleminiz daim olsun..mahmut gozyasi dolu bir yazi mukemmel
Son Ergenekon operasyonunda gözaltına alınan 'travestiler kraliçesi' lakaplı Seyhan Soylu ve oyuncu Nurseli İdiz'in yeni bir 28 Şubat süreci için zemin hazırlamakla suçlandığı öğrenildi.
Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı "Büyük Hadron Çarpıştırıcısı" (LHC), 13.7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama'dan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek için yarın çalıştırılacak.
Gülen ile Amerika'da yapılan uzun görüşmeler sonucu, yayıma hazırlanan Faruk Mercan'ın geniş gazetecilik çalışması...Titizlikle hazırlanan bu kitapta; Gülen'in çocukluğundan bugüne, sıradışı ve etkileyici hayatını yer yer kendi ağzından yer yer yazarın ağzından okuyacaksınız.
Uzun yıllardır Türkiye'nin dört bir tarafında kurulan iftar çadırları, ABD'ye kadar ulaştı. Milky Way Education Derneği tarafından bu yıl ilk kez New Jersey Clifton Park'ta kurulan iftar çadırına; Müslüman Türk toplumu yoğun ilgi gösterdi.
ABD'de yaşayan Amishler, dünyadan tecrit edilmiş bir hayat sürüyor. Elektriksiz yaşıyor, at arabası kullanıyor, TV ve bilgisayardan uzak duruyor. İşte Amishler'in izole hayatı...