SALİH ADEM YAZDI: VAROLUŞUN TEMEL SORUNLARI ÜZERİNE
Kainat bizim bakış açımıza göre bir anlam kazanmaktadır. Hayat bir insana tamamen anlamsız ve saçma gelebildiği gibi, başka birine sonsuz manalarla dopdolu hikmet ve güzellikler taşıyan bir süreç şeklinde görünebilmektedir.
Tüm bu zıtlıkların kaynağı kainatın Yaratıcısı, insana hayatı veren Zat’ın varlığını kabule veya redde dayanmaktadır. Allahsız bir kainat anlayışı her şeyi tesadüflere ve maddenin hareketlerine bağlarken, kainatın Yaratıcısı ve Yöneticisi olan Allah’ın varlığına ve birliğine inanan bir kişi kainatta her şeyin bir olan Allah’ın izni ve emriyle cereyan ettiğini kabul ettiğinden her şeyde bir gaye, bir amaç, bir anlam ve bir güzellik görebilmektedir. Pekala rasyonel olarak, yani aklımızı son noktasına kadar kullanarak bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu tesbit etmek mümkün müdür? Bu yazımızda ilk önce bu sorunun cevabını araştıracağız.
Kainatın Yaratıcısı hakkındaki bilgi insanın beş duyuyla ulaşamadığı gayb alanına girmektedir. Yani Allah’ın varlığını laboratuarda deney yaparak göstermek mümkün değildir. Ancak Allah’ın varlığına dair işaretler ve deliller beş duyu ile algıladığımız alandan çıkarılabilir. Bu işaret ve delillerden Allah’a ulaşmak ise yoruma tabidir.
Bunun yanında peygamber adıyla anılan Allah-ü Teala’dan vahiy alan seçilmiş bazı insanlar Allah’ın varlığını bildirmektedir. Bu özel insanların peygamber olduğunu insanlara kabul ettirmek için Allah-ü Teala onların eliyle birtakım mucizeler göstermiştir. Allah’ın varlığını kabul etmek istemeyen kişiler ya bu mucizeleri toptan inkar etmekte veya onları Allah’tan başka sebeplere bağlamaktadırlar.
Hayatın anlamı sadece bu tarihi mucizelere dayanamaz. Kainattaki her varlık ve olay, peygamberlerin ve onların yolundan giden veli zatların hayatları, kutsal kitaplar ve bilhassa hiçbir harfi değişmeden günümüze ulaşmış en büyük mucize Kur’an, Allah’ın varlığını gösteren işaretlerdir.
Her şey Allah’ın varlığını gösteren bir işaret olarak algılanabilir. Herhangi bir şey sanatlı yapısı ve kainat içindeki diğer varlıklarla ilişkisi itibariyle bir anlam ifade etmektedir. Bu anlamın ne olduğunu çözmek akıl ve kalbin birlikte çalışmasıyla hikmete ulaşma veya hikmet ışığında cereyan edecek tefekkür ameliyesinin bir neticesi ve insanın varoluş gayelerinden biridir. Hikmetin, eşyanın hakikatini bilme veya şeyler nasıl ise o şekilde onları bilme olduğunu hatırlarsak, böylelikle kainattaki varlıkların hakikati bir başka deyişle ifade ettikleri anlam insana görünmeye başlayacaktır.
Mesela yediğimiz gıdaları enerji elde etmeye yarayan maddeler olarak tüketebileceğimiz gibi bu lezzetli ve nefis yiyecekleri bizim için Yaratan Allah’a şükretmek için de değerlendirebiliriz. Böylelikle meyve, sebze, tahıl vs gibi yiyecek maddelerinin anlamı bakış açımıza göre farklı değerler kazanmaktadır. Uyku bir dinlenme vasıtasıdır. Helal kazanç insanın hayatını devam ettirmesi için gereklidir. Bütün bunlar, yani yeme, uyuma ve helalinden kazanma, insanın kainatın Yaratıcısı sonsuz güzelliğe sahip Cenab-ı Hakkı tanıması için gönderildiği dünya hayatını sürdürebilmesi için gereken öğelerdir. Asıl amaç bu hayatı ve hayatın içindeki nimetleri veren Zat’ı bilmeye çalışmaktır.
Kainattaki varlıklar yaratılmıştır. Yaratılmışlarla Yaratıcı arasındaki fark sonsuzdur. Yaratıcı hiçbir şekilde yarattıklarına benzemez. Yaratıcının güzelliği sonsuz, rahmeti sonsuz, sevgisi sonsuz, ilmi sonsuz, kudreti sonsuz, sıfatları hep sonsuzdur. Sonlu ve fani varlıklar O’ndaki bu güzel özelliklerin varlığını göstermek için yaratılmışlardır. Uçsuz bucaksız gökyüzü O’nun azametini ve kudretini, annelerin şefkati O’nun rahmetini, insanoğlunun kainatı anlama çabası olarak ürettiği fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji, tıp gibi bilimler O’nun ilmini göstermektedir. Kainattaki her şey O’nun isim ve sıfatlarını bildiren mektuplardır.
İlim ve kudreti sonsuz Yaratıcı her şeyi sanatlı yapmaktadır. Maddeciler her şeyin güzel olmasını evrim süreci içinde tekamül etmesine bağlamaktadırlar. Böyle bir evrimin olduğunu gösteren kanıtlar eksik olduğu gibi, bahsedildiği gibi bir evrimin olabilmesi için bile ortam şartlarının ve fizik kanunlarının çok hassas bir şekilde ayarlanması gerekmektedir. Ortam şartlarının evrime uygun zemin hazırlaması trilyonlarca gezegenden biri olan Dünya’nın tesadüfen böyle hayata elverişli olması ile açıklanacak olsa bile yıldızların, gezegenlerin ve hayatın evrimine imkan sağlayacak fizik kanunlarının sonsuz bir kanunlar kümesi içinden seçilmesi kainatta canlıların bulunmasını isteyen bir İrade’nin varlığını göstermektedir. Alternatif bir açıklama, kainatın bir tane olmayıp farklı kanunlarla işleyen sonsuz evrenin bulunduğunu ve bizim içinde bulunduğumuz evrenin işlediği kanunların hayatı netice verecek şekilde olduğunu kabul etmektir. Bir tane evrenin varlığı Yaratıcısı’na işaret ederken, sonsuz evrenin var olması Allah’ın varlığına çok daha kuvvetle işaret edecektir. Ayrıca, kuantum fiziğine göre sonsuz evrenden yalnızca içinde bulunduğumuz evren gözlemlendiği için fiziksel varlık kazanacak, diğerleri ilmi varlık düzeyinde kalacaktır.
Hayatın anlamı niyetlerimize ve bakış açılarımıza göre belirlenmektedir. İman nazarıyla kainata bakılınca her şey Cenab-ı Allah’ı tesbih eden yani O’nun varlığını, birliğini ve yüceliğini bildiren nesneler haline gelmektedir. Tabi bunu böyle görebilmek biraz da kalp duruluğuna bağlıdır. İmanının gerektirdiği şekilde yaşamayanların kalplerinde oluşan pas kainatı gözlemlerken eşyayı ve hadiseleri bir sis perdesi arkasından bulanık görmeye yol açacağından her şeyden Allah’a bir yol bulmak ve görülen her şeyde Allah’ı hatırlamak mümkün olmayacaktır. Böyleleri Allah’ı apaçık bildiren ezan, namaz ve Kur’an gibi işaretlerde Allah’ı hatırlar, dünyevi şeylerle meşgul olurken O’nu unuturlar. Tam inanmış ve inandığı gibi yaşayan biri ise her şeyde Allah’ı gördüğü için her an O’nunla beraber olur ve hep Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci içinde yaşar.
Başlangıçtaki sorunun cevabına gelirsek, peygamberlerin ve bilhassa son peygamber Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’in getirdiği nurla kainata bakılırsa, akıl ve kalp bu nurla nurlanmışsa insan hem kainatta yani dış dünyada hem de kendi nefsinde yani iç dünyasında Allah’ın varlığına ve birliğine işaretler, deliller bulacaktır.
Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem’in sırlarını açıkladığı kainat, binbir ismiyle Allah’ı tarif eden bir kainattır. Bu isimleri öğrenmek isteyenler Cevşen-i Kebir isimli duanın Türkçe açıklamasına bakabilirler. Bu kainatta bulutlar Allah’ın rahmet tecellisi olan yağmuru getirmekte, şimşek ve gök gürültüsü Allah’ı hatırlatan işaretler, çeşit çeşit meyveler, sebzeler ve etler rızık verici, merhametli ve yaratıcılığın en güzel derecesindeki bir Allah’a, uzaydaki yıldızlar gökyüzünü süsleyen bir Yaratıcı’ya, insanın içindeki ahlak yasası veya bozulmamış vicdan doğrudan iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir Rabb’e işaret etmektedir. Hayatını anlamlı ve doğru bir şekilde yaşamak isteyen herkes, öncelikle hakikati keşfetmek sonra da Hakk’a boyun eğmek durumundadır. Cenab-ı Hakk’a göre, yani O’nun istediği şekilde veya başka bir deyişle hakikati bilmenin gerektirdiği şekilde yaşamanın adı İslam, bu şekilde yaşayan kişi de müslümandır. İslam, teslim olmak, boyun eğmek demektir. Ama şuna buna değil, olunması gereken şekilde olmak ve yapılması gereken şeyleri yapmak için mutlak gerçeği kabul edip benimsemek ve bu gerçeğe göre yaşamaktır. Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda yapılması gereken şey ne ise onu yapmak, mümkün yolların içinde en güzel şekilde hareket etmektir.
Bu şekilde hareket ettikçe insan gerçeği daha derinden kavramaya başlar. Gerçek, filozofların yapmaya çalıştığı gibi salt düşünce yoluyla kavranamaz. İlim ve amelin, yani bilgi ve davranışın birlikte gitmesi gerekir. Doğru bilgilere göre yaşamaya çalışan biri kainat hakkında ve kendisi hakkında git gide daha doğru görüşlere ulaşmaya başlar. İnsanın dünyadaki konumunu ve hayatın anlamını çözmek felsefecilerin uğraş alanı olmuştur. Ama peygamberlere bu bilgi doğrudan, hem de en doğru kaynaktan verilmiştir. Çünkü insanı ve kainatı en iyi bilen, elbette onları yaratandır. Hayatın manası insanın vicdanına doğrudan verilmiştir. O da iyiyi, doğruyu, güzeli aramak ve yaşamaya çalışmaktır. Bazı şeyler apaçıktır ama gözler körelmemişse görülür. Burada kastettiğimiz gözler, baştaki gözler değil basiret denilen kalp gözüdür. Hırs, şehvet, öfke, makam ve dünya sevgisi, kibir, haset gibi duygular kalp gözünü köreltir. İnsanın apaçık doğruları görmesine engel olur. Hak dini kabul etmek ve yaşamak insanı bu tür kötü duygulardan temizler. Bu da zamanla insanın hakikati daha net görebilmesini sağlar.
İnsanı hayvanlardan ayıran ve üstün kılan en önemli fark soyut kavramlarla düşünebilmesidir. Eşyayı isimlendirmek, sonra bu isimleri kullanarak şiir yazmak, edebiyat yapmak, bilim yapmak, sanat eserleri ortaya koymak ve bütün bunlarla maddeye bir anlam yüklemek insanın işidir. Halbuki hayvan, biyolojik ihtiyaçlarını karşılama peşinde ömür sürer. İnsan, hayvanlık düzeyinde hatta şükretmezse daha da aşağı derecede bir hayat sürebileceği gibi kainatın ve hayatın manasını keşfetme çabası içinde kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkarsa yeryüzünde Allah’ın halifesi olma şerefinde bir hayat da yaşayabilir. Çünkü en temel hakikatler kalple anlaşılabilir ve ruhun bir boyutu olan iradenin insana sağladığı dinamizmle hayata geçirilebilir. Hayatı kalp ve ruh ufkunda yaşamak adeta bambaşka bir boyuta girmektir. İnsanı bu boyuta taşıyan disipline tasavvuf adı verilmiştir.
Tasavvuf İslam hakikatinin insan vicdanında duyulması mesleğidir. Tasavvufu yaşayan kişi tevhidin mertebelerinde yol alır. Önce Allah’ın koyduğu düzene tabi olur. İslam dininde belirtilen emir ve yasaklara hassasiyetle riayet eder. Sonra Allah’ı tanımaya ve sevmeye başlar. Kainattaki bütün varlıkları O’nun isim ve sıfat tecellilerini yansıtan aynalar olarak değerlendirir. Bu aynalarda yansıyan manaları alıp suretleri terk eder. Bilip gördüğü bu manalar tasavvuf yolcusunun marifetini artırır ve böylece Allah’ı daha çok bilmeye ve daha çok sevmeye başlar. Sonra tek hedefi O’na ulaşmak olur. Her şeyi bu yolda kullanır. O’na yaklaştığı ölçüde başkalarının da her şeyin sahibi, insana muazzam değer veren ve insanı kendisini temsil edebilecek donanımda yaratan, yere ve göğe sığmadığı halde kendisini bilebilecek kalple insanı donatan, her şeyi insanın istifadesine veren, sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin, doğruluğun ve bütün hayırların kaynağı olan Zat’ı tanımasını, bilmesini, saygı ve sevgi duymasını ister. Allah’ı ve O’nu en iyi bilip bildiren son nebi Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’i tanıtmak için bildiklerini insanlara anlatmaya çalışır.
İnsanın yaratılış sırrı, hikmetlerin özü, hakikatlerin kaynağı benlikten kurtulup tevhide ermektir. Bu da ancak kalbin tam olarak Allah’a teslim olmasıyla olur. Ordudaki rütbesiz bir asker gibi emredileni en güzel şekilde yapmak için tüm varlığını ortaya koymak, yeri gelince her şeyden vazgeçebilmek ve her zaman uyanık, dikkatli ve temkinli yaşamak insanı en hızlı şekilde Allah’a götürür. Nefis keyfine ve hevasına göre yaşamak istediği için Allah’ın emirlerine karşı çıkar, emredileni değil canının istediğini yapmak ister. Nefsin istek ve hareketlerinin merkezinde kişinin benliği vardır. Gerçekten inanmış ve tevhide göre yaşayan bir insanın hareketlerinin merkezinde ise Allah(c.c.) vardır. Allah merkezli bir hayat güzellik içinde güzelliktir, peygamberlerin ve velilerin hayatıdır. Onda her şey yerli yerindedir. İsrafa ve çirkinliğe yer yoktur. Abesle iştigal sözkonusu değildir. Tümden hikmet ve hayırdır. Sabır, şükür, kanaat gibi hallerin hepsinde Allah’ı hatırlama ve O’nunla beraber olma vardır. Davranışlara haya ve edep hakimdir. Fiiller ve hareketler hep Allah rızası eksenlidir. İman ve İslam, ihsan şuurunu netice vermiş, Allah’ı görüyormuşçasına yaşanan, bundan dolayı da hep iyiliklerle dolu olan bir hayattır.
Günde beş kez Allah kullarını dergah-ı Uluhiyetine kusurlarını, aczlerini, fakrlarını, tazim, hürmet ve muhabbet duygularını ifadeye çağırır. Bu davete icabet eden kullar kainattaki en büyük hakikat olan tevhide imanlarının gereğini yapmış olurlar. Namaz adı verilen bu ibadette kul Rabbiyle konuşur, duygularını ifade eder ve böylelikle kainatın sahibiyle irtibat kurduğu bir miraç yapmış olur. Mirac, yükselme demektir. Kul, dünya şartlarından ve sebepler ortamından yükselerek sebeplerin Yaratıcısının huzuruna çıkar, O’na derdini döker, sıkıntılarını söyler, yalvarıp yakarır. İsteklerini O’na açar, O’ndan yardım diler ve dilenir. Cenab-ı Hakk kulunun istediği şeyleri ya aynen verir, ya daha iyisini verir ya da ahirete bırakır. Ama O mutlaka kulunun söylediklerini işitir ve cevap verir.
Sıkıntılar içerisinde kıvranan biri bu sıkıntıları verenin Allah olduğunu, Allah’ın da dertleri ve musibetleri kulunu imtihan etmek için gönderdiğini bilirse sıkıntılara tahammül gücü artar. Sabrederse hayırlı neticelere ulaşacağını bildiğinden dişini sıkıp sabretmeye çalışır. Güzel nimetlerle karşılaşan ve mutlu olan biri ise şükreder, şükredince de Allah nimetini artırır. İster sıkıntı, bela ve musibetle karşılaşsın, isterse rahatlık, bolluk, bereket ve nimetlerle karşılaşsın birinci durumda sabredeceği, ikinci durumda ise şükredeceği için her ikisi de mü’min için hayır olur, her iki durumda da Cenab-ı Allah’tan mükafat görür. Yani mü’mince yaşayan kişi her durumda karlıdır, kazançlıdır.
Allah mü’minlerin nefis ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır. Cennet, insanın canının çektiği ve hoşlandığı her şeyi bulacağı bir mükafat yeridir. Allah, Cenneti kendisine inanıp güzel işler yapan kulları için hazırlamıştır. Dünyadaki nimetler, Cennetteki asılları için nümunelerdir. Bütün bu nimetlerin ötesinde mü’minler Cennette Allah’ın cemalini görmekle şerefleneceklerdir. Cennetteki nimetler dünya nimetlerini unutturacak ölçüde güzel olduğu gibi, Allah’ın cemalini görme de Cennet nimetlerini unutturacaktır. Tüm bu güzelliklere ulaşmanın şartı ise nefsini ve malını bu dünyada Allah’a satmak, yani her şeyini Allah yolunda kullanmaktır. Mesela gözünü Allah’ın yasakladığı şeylere bakmaktan men etmek, eşya ve hadiselerde Allah’ın sanatını, hikmetlerini, rahmetinin, cemalinin ve diğer isimlerinin tecellilerini görmek, ibret almak, tefekkür etmek ve şükretmek için kullanmaktır. Kalbini kötü duygulardan ve dünya sevgisinden temizlemek, Allah’tan başkasına ait sevgileri kalbinden çıkarıp atmaktır. Bu Allah’tan başka kimseyi sevmemek değil, sevdiklerini Allah’tan ötürü ve Allah için sevmek demektir. Malını Allah yolunda kullanmak, ihtiyaç duyduğundan fazlasını yeri geldiğinde Allah için vermek, bunun ötesinde sahip olduğu şeylerin aslında bir emanet olduğu bilinci içinde yaşamaktır. Zaman da bir nimettir ve nasıl değerlendireceğimize bakılmak üzere bize emanet olarak verilmiştir. Zamanı doğru kullanarak para, mal, bilgi gibi pek çok şey elde edebiliriz. Fakat zamanı Allah yolunda kullanmak demek, o an şartlar ne yapmayı gerektiriyorsa, yani Allah’ın rızası hangi işlerde ise onları yapmak demektir. Bunun için ise o devirde nübüvvetin varisi kimse O’na tabi olup O’nunla veya temsilcileriyle istişare ederek hareket etmek gerekir. Bunun neticesi ahirette bire bin belki yediyüz bin verecek hayırlı ve bereketli işler yapmak, fani ömrünü bakiye tebdil etmektir. Allah’ın rızası ise daha büyük bir karşılıktır. Onu teraziye koymak veya tartmak mümkün değildir.
Hayatı böyle semereli, bereketli ve huzurlu geçen bir insanın kainat görüşü de çok anlamlı olur. Hayatı sevmeye başlar. Tüm varlıkları sever. Ama bu sevgi fayda ve menfaatten kaynaklanan bir sevgi değildir. Her şey ona güzel göründüğü için sever. İçtiği çayın tadı, kokusu, bardağı ve tabağı ona çok şirin ve sıcak gelir. Kullandığı alet ve malzemelerle yakın bir bağ kurar ve onlara karşı bile vefalı davranır. Hayatını paylaştığı tüm arkadaşlarını çok aziz tutar ve onları çok sever. Anne ve babasına hürmet ve saygı gösterir, değer verir, onlara çok derin bir muhabbet duyar. Hayatın anlamını ona öğreten hocalarına, üstadına ve mürşidine kopmaz bir bağla bağlı ve tam bir teslimiyet içindedir. Zaman zaman onları eleştirse bile, bu, onların dediklerini daha iyi anlamak içindir. Allah’ı ve Peygamberini sallallahü aleyhi vesellem ise her şeyden çok sever, Onlara karşı her zaman edep ve tazim içinde olur. Kainattaki bütün varlıkları Allah’la irtibatlandırdığı için onları da sever, anlamaya çalışır. Sanatlı yapılarını ve harika tanzimlerini gördükçe, hem onlara hem de onları Yaratana derinden bir alaka duymaya başlar. Kainattaki varlıkların en sanatlısı ve en mükemmeli insandır. Mü’min kişi insana ve insan hayatına çok değer verir. Özellikle, insanların kalbini kırmamaya çalışır. Yanlışlıkla rencide ettiği, incittiği veya kalbini kırdığı kişiler olursa, hediye ve jestlerle veya özür dileyerek onların gönlünü almaya çalışır. Kalpten kalbe giden bir yol vardır. Bu yolu çok iyi değerlendirir ve büyük fedakarlıklar göstererek insanların gönlüne girmeye çalışır. Sürekli şeytandan Allah’a sığınır ve kazandığı kredileri hep Allah ve Resulünün sallallahü aleyhi vesellem davası yolunda kullanır. Çünkü insanlığın kurtuluşu ancak bu yolla mümkündür. Allah’ı ve Peygamberini tanımayan, dinlemeyen kişiler bu dünyada şaşkınlık içinde bocalamakta, kendilerine ve çevrelerine zarar vermekte, öbür dünyada ise can yakıcı, küçük düşürücü, elem verici, korkunç bir azaba doğru sürüklenmektedirler. Bu, Allah’ın insanlar için koyduğu kanunu olup, hiç kimsenin bunu değiştirmeye gücü yetmez. İnsanları sevip onları hakiki insanlık seviyesine çıkarmaya çalışmak, en büyük ve en şerefli uğraştır. Bu kesinlikle en değerli meslektir, çünkü peygamber mesleğidir. Bu mesleğin en mühim esasları uhuvvet ve ihlastır. Mü’minleri kardeşi gibi görüp onlarla birlik olma, birliği bozmadan ve zedelemeden hareket etme, kararlarını istişare ederek verme bu yolun gereklerindendir. İhlaslı ve samimi olmak, işlerini yaparken hep Allah’ın rızasını düşünmek, riyakarlıktan, kendini ve yaptığı işleri beğenmekten, kendisiyle ve yaptığı işlerle övünmekten, ikiyüzlülükten, her türlü fenalıktan, çirkinlikten ve pislikten kaçınmak, hayatı temiz ve dürüst yaşamak, ibadet-ü taata ehemmiyet vermek, oruç tutmak, teheccüd kılmak, evrad-ü ezkara vakit ayırmak, iffetini korumak, haya ve edep sahibi olmak, Allah’ın huzurundaymış gibi hareket etmek, namazlarda huşu içinde olmak, namazlardan sonraki tesbihatı yapmak, afak ve enfüs üzerinde bol bol tefekkür etmek, düzenli Kur’an okumak, tefsir okumak, hadis okumak, siyer okumak, Peygamber Efendimiz’in sallallahü aleyhi vesellem ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmak, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmak, nefsini unutup kardeşlerini düşünmek, kardeşlerinde fani olmak, Rasulullah’ta sallallahü aleyhi vesellem fani olmak, daha sonra da Allah’ta fani olmak, sonra Allah’ta beka bulmak, Allah’ın gördürmesiyle görmek, Allah’ın işittirmesiyle işitmek, Allah’ın kudretiyle iş görmek, Allah’ın hayat vermesiyle yaşamak ve hissetmek, Allah’ın vücud vermesiyle var olmak, kardeşlerini tenkit etmemek, kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek ve kardeşlerinin meziyetleriyle şakirane iftihar etmek veraset-i nübüvvet mesleğinin erkanıdır. Hayatını bu prensipler ışığında bu çizgide sürdürenler kainatın en değerli varlıklarıdır, hatta denebilir ki kainat bu şahısların yüzüsuyu hürmetine ayakta durmaktadır. Çünkü onlar, “Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” hitabına mahzar olmuş son nebi Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem’in “kardeşlerim” diyerek iltifat ettiği, bu devirdeki varisleridir. Bu son söylediklerimiz çok büyük iddialar olarak görülebilir, ancak yukarıda bahsettiğimiz prensipleri yaşayan insanlar tarafından işaretleri görülmekte ve hissedilmektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, belli şeyleri görebilmek için belli şekilde yaşamak gerekir. Doğru yaşanan hayat, sihirli bir mercek veya bir dürbün gibi kişiye doğruları gösterir. Yani, kainatı doğru algılayabilmek için doğru yaşamak elzemdir. Doğru nazar, doğru niyet ve her şeyi Allah’ı gösteren bir sembol gibi görmek insanı adım adım hakikate yaklaştırır. Hakikate yaklaştıkça Allah ve Resulü sallallahü aleyhi vesellem daha çok sevilir, kainat daha güzel görülür ve insanın değeri artar. Öyle ki, Cenab-ı Hakk’ın insanın kalbine her an yetmiş defa nazar ettiğine vakıf olan arif, hem kendisini hem de diğer insanları Allah’tan gelmiş Kabe’den daha değerli emanetler olarak görür, üzerlerinde titrer. Başta kendisini ve çevresindekileri, nihayet yeryüzündeki bütün insanları günah, isyan ve küfür tehlikelerinden korumak için çırpınır, gayret eder. Kendisini ve tüm insanları Allah’ın istediği iyiliklerle ve güzelliklerle donatmak, imanda derinleşmelerini ve salih ameller yapmalarını sağlamak için çalışır. Böylelikle insanları Allah’la buluşturur ve onlara Cennet’in yolunu gösterir. Nihayet bütün iyi insanlar Cennet’te buluşacaklardır ve asıl hayat da ahiret hayatıdır. Şu bir gerçek ki, Cennet yolu dikenli ve zordur. Nefsin istekleri ve şeytanın telkinleri insanların çoğunu Cehenneme doğru sürüklemektedir. Hatta, Allah’ın rahmetle muamelesi olmadan kimse Cennet’e giremez. Fakat bu, Allah’ın kurduğu düzendir ve hikmetlerle doludur. Her şey yerli yerindedir ve güzeldir. Alim, Hakim, Cemil ve Sübhan olan Allah’tan yanlış veya çirkin bir şey sudur etmez. O’nun yaratması, düzeni ve sistemi kusursuzdur. Allah’ın tertemiz ve günahsız kulları olan melekler Allah’ı bütün noksanlıklardan ve kusurlardan tenzih etmiş, ancak kendilerine öğretilen kadar bilgiye sahip olabileceklerini itiraf etmiş ve Allah’ın her şeyi bilen Alim ve her işi hikmetlere dolu olan Hakim olduğunu ilan etmişlerdir.
Ancak insanoğlu yalana, hileye ve kandırmacaya açıktır. Batılı bazen hakikat zannederek alır. Yanlışlar ve doğrular insanoğlunun dünyasında iç içe girmiştir. Yalancılık, dolandırıcılık, şaşırtmaca ve kandırmaca gibi hile ve oyunlar bu dünyanın düzeninin parçalarıdır. Hakikat arayışını değerli kılan da bunlardır. İnsanoğlu bu dünyada imtihan olmaktadır. Her şey insanoğlunun lehine veya aleyhine olabilir. Bu tamamen insanın eşya ve hadiseler karşısındaki duruşuna bağlıdır. Nimetler nikmete dönüşebileceği gibi musibetler lezzete de dönüşebilir. Aslında düzen tamamen harikadır. Normal görünen şeylerde bile –bakış açısına bağlı olarak fark edilen- bir olağanüstülük vardır. Hayat anlamlı ve çok mükemmel işleyen bir sistemdir. Kainat ve insan birbirini tamamlamakta, kainattaki değerler insanla ortaya çıkmaktadır. Kainat kabuk ise insan özdür. Kainat araç insan amaçtır. Kainattaki her şey insanın hizmetine sunulmuştur. Kabe bile insanların tavaf etmesi için vardır. Her şeye değerini kazandıran insandır, insanın bakışı ve değerlendirmesidir. Tevhide göre kainatın merkezinde insan vardır. Kainat, insan merkezli bir kainattır. Her şeyin değeri insanla anlaşılır ve bilinir. Her şeyin üstünde insan vardır, o da Allah’a kuldur ve Allah’ı tanıyıp itaat etmek için yaratılmıştır. İmandan sonra marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhaniye ulaşmak insanın gayesidir. Her şey o zaman anlam kazanacaktır. Daha doğrusu, bu yolda ilerledikçe, insan varoluşun anlamını git gide daha derinden duyacak, hayretten secdeye kapanacaktır. O zaman Kur’anın, Efendimiz’in aleyhissalatü vesselam ve kainatın aynı şeyi anlattığı anlaşılacak, tevhid hakikati insanın bütün zerrelerince hissedilecektir.
Kalbin vüs’at alanı çok geniştir. Cenab-ı Hakk bir hadis-i kudsisinde “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur. O Rahman ve Rahim’dir. Göklerin ve yerin sahibidir. Buyrukları kesin ve çevrilemez olandır. Bir şeyin olmasını dilediğinde “Ol!” der, olur. Peygamberlerinin eliyle mucizeler gösterir. Velilerine kerametler verir. Herkesle kalp telefonu yoluyla bir diyaloğu, bir alışverişi vardır. Hiçbirşey O’na zor ve ağır gelmez. Her şey O’na kolaydır. Çünkü her şey O’nun emrindedir. Göz ve kulak kalpten gelen feyizlerle nurlanmışsa her şeyi güzel görür ve doğru işitir. O’ndan gelen nağmeler kulaktan kalbe girer, O’ndan gelen ışıltılar gözden kalbe geçer. Her şey kalpte toplanır ve orada değerlendirilir. Kalp bozulmuşsa insanın işi zordur. Hem de çok zordur. Böyle bir insan maalesef iyiyi kötü görür, kötüyü iyi zanneder. Batılı hakikat diye koynunda saklar. Çirkefi misk diye yüzüne gözüne sürer. Hristiyan ve Yahudilerin çoğu bu durumdadır. Uzak doğu dinlerine mensup olanlar, putperestler ve ateistlerin durumu ise daha vahimdir. Onlar kainatın Yaratıcısını bile tanımamakta veya O’nun izzet, azamet, ululuk, büyüklük, yücelik, Ceberut, Uluhiyet ve Rububiyetine hiç yakışmayan ortaklar koşmaktadırlar. Allah’ın bütün isim ve sıfatları şirki reddeder. O hem ilahlığında, hem özelliklerinde, hem de fiillerinde tektir. Mesela, O’ndan başka hakiki rızık verici yoktur. Bize yemek pişiren eşimiz veya annemiz, meyve sebzeleri satan pazarcı, tahılları yetiştiren çiftçi, bakkal, süpermarket veya toprak hep sebeplerdir. Bu ve bütün sebepler kendi başlarına değil, Allah’ın var etmesiyle ayakta durmakta, var olmaktadır. Yediğimiz ekmeğin toprağa buğday tohumu olarak ekilmesinden soframıza gelmesine kadar bütün fiilleri yaratan Allah’tır. Hatta bize ekmeğe karşı bir iştah duygusu veren, ekmeği tuttuğumuz ve ağzımıza getirmek için kullandığımız eli yaratan, ekmeği çiğnediğimiz çeneyi ve dişleri yaratan, çiğnemeyi kolaylaştırmak için tükürük bezlerini ve tükürüğü yaratan, ekmeği ağzımıza koyma, çiğneme ve yutma fiillerini yaratan, sindirim sistemini ve hazım fiilini yaratan hep Allah’tır ve bunlarda bizim hiçbir müdahelemiz yoktur. Tek yaptığımız ekmek yemeyi tercih etmekten ibarettir. Allah-ü Teala bizi, tercihlerimizi hayata geçirebilecek bir donanımda yaratmış ve bize tercihlerimize göre değer vermektedir. Çok yemeyi az yemeye tercih eden biri kalbini öldürür. Zinayı evliliğe tercih eden biri günaha girer, kalbini karartır ve Allah’tan uzaklaşır. Böyle birinin hemen tevbe etmesi gerekir. Tevbe, kişinin işlediği günahtan pişmanlık duyması ve bir daha o günahı kesinlikle işlememeye karar vermesidir. Hayatını keyf içinde zevk ve sefa peşinde sürmeyi müslümanca yaşamaya tercih eden biri Allah’ı unutmuş demektir ve Allah da ona kendisini unutturur. Yani bu kişi doğru mu yanlış mı yaşıyorum diye kendisini muhasebeye çekmez, gerçeklerle yüzleşmez, böylece bir nevi uyku ve sarhoşluk hali içinde yaşam sürer. Eğer bu şekilde ölüm onu yakalarsa öbür dünyada çok büyük ihtimalle rezil rüsvay olur, azap çeker. Bu şekilde ölmese bile, yaşadığı bu hayat onun manevi donanımına çok zarar verir, bazı latifelerini öldürebilir. Ayrıca, her günahtan küfre giden bir yol vardır, ki bu çok daha tehlikelidir. İşlediği günahlara Allah’ın ve meleklerin muttali olmasını istemediği için Allah’ı ve melekleri yok saymak ister veya öbür dünyada ceza göreceği düşüncesi onu rahatsız ettiği için ahireti inkara meyleder. Böyle korkunç zararları olan bir yola girmek hiç akıl karı değildir ama kalbin hidayetten ve Hak dinden kayması durumunda nefis merkezli yaşamaya başlayan insan aklını dinlemez olur veya kendi kendini kandırır da aklını yanlış amaçlarına ulaşmak için kullanmaya başlar. Nefis, kalp ve akıl insanda en önemli üç latifedir. Kalp Allah’a bağlı, nefis ve akıl da kalbin emrinde olursa insan yükseklerin yükseğine çıkar. Hakiki ve kamil insan olur. Tersi durumda, yani kalp ölü veya bozuk, nefis azgın, akıl da nefsin emrinde olursa işte bu nefis insanı kötülüklere ve sonunda pişman olacağı çirkin işlere götürür. Çünkü nefis her zaman kötülüğü emreder. Akıl ise insanın hedeflerine ulaşmak için kullandığı bir alettir. İnsanın kalbi dünya sevgisiyle doluysa aklını da dünyalık hedeflerine ulaşmak için kullanır. Kalpte Allah sevgisi varsa akıl Allah’a ulaşmak veya yaklaşmak için kullanılır, kişi, nasıl daha iyi işler ve daha güzel bir kulluk yaparak Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilirim diye düşünür. Aklın baskın olduğu insanlar ise gerçek hakkındaki sorularla ve şüphelerle imtihan olurlar. Sorularına aldıkları cevaplar onları tatmin etmeyebilir, şüphelerinden kurtulamayabilirler. Burada yapılacak olan şey aklın neticede Allah’ın yarattığı bir alet olduğunu hatırlamak ve Hak dinle ilgili var zannedilen şüphelerin, tereddütlerin ve çelişkilerin dinin özünden değil dini anlamaya çalışanların eksik veya hatalı bakış açısı, değerlendirme, kıstas ve kriterlerinden kaynaklandığını kabul etmektir. Bazı kişiler bunu kabul etmek istemeyebilir ama zaten bunu kabul etmek bir dine girmenin şartı, Allah’ın kişinin kalbinde yaratacağı iman nurunun gerektirdiği teslimiyetin ve insaflı değerlendirmenin bir neticesidir. Bu şekilde düşünen bir kişinin batıl bir dinde neşet ederse orada saplanıp kalabileceği söylenirse, samimiyetle hakikati arayan birinin kalbinin batıl bir dinde tatmin olmayacağını, çünkü kalbi yaratan ve ona sinyaller gönderenle insanları Hak dine davet edenin aynı tek Allah olduğuna dikkat çekmek isteriz. Allah, Rahman ve Rahim’dir, samimiyetle gerçeği arayan kulunu Hak dine hidayet eder, bu kişinin ömrü yetmez de Hak dini bulamazsa ona azap etmemesi umulur. O aynı zamanda Vedud’dur. Yani seven ve sevilendir. Hakim’dir, işleri hikmet dolu olandır. Böyle bir Allah’a ulaşmak isteyen kişinin zulüm ve haksızlığa uğraması kesinlikle imkansızdır. Bilakis O kendisine yaklaşmak isteyenlerin yollarını düzeltir, işlerini kolaylaştırır, her türlü yardımı yapar. Eğer sorunlar çıkıyorsa bunun kaynağını kişi kendisinde aramalıdır. O temizlenenleri sever. Kişi tevbe istiğfar etmeli, günah kirlerinden temizlenmelidir. Kul haklarından kurtulmalıdır. Yaptığı her işi güzel yapmaya çalışmalıdır. Enaniyeti ve övünmeyi terk etmelidir. Mecazi sevgilerden kurtulmalıdır. Kalbini dua ile yalnızca O’na raptetmelidir. Her şeyde O’nu görmeli, O’nu bilip O’nu sevmeli ve O’na tevazu, zillet, hakaret içinde yalvarmalı, acz ve fakrını O’na karşı şefaatçi yapmalı, her şeyini ve her fiilini O’ndan bilip kendisini sıfırlamalı, kendisini bir hiç olarak görmeli ve bütün bunları nasip ettiği için O’na şükretmeli, huzurunda iki büklüm olup halisane kulluk yapmaya çalışmalıdır. Sürekli edep, mahviyet ve tevazu içinde bulunmaya çalışmalıdır. Nefsiyle bir an bile baş başa kalmamak için, kalbinin masivaya meyletmemesi için, sürekli hakikatlerin farkında uyanık yaşamak için, her zaman Cenab-ı Hakk’ın huzurunda bulunuyormuş gibi durabilmek için, yaptığı işleri Allah-ü Teala’nın ve Efendimiz aleyhissalatü vesselam’ın teftişine arzedecek şekilde sağlam, temiz ve güzel yapabilmek için dua etmeli ve elinden gelen gayreti göstermelidir. Kulluk zordur, hatta mükemmel kulluk yapabilmek en zor şeydir. Ama Allah Rahim’dir, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bize düşen gayret etmektir. Başarı Allah’tandır. Allah’tan geldik ve Allah'a gideceğiz.
Yorumlar misyoner bu yazının ingilizcesi var mıdır?angut vatandas yine döktürmüssün bütün bilgini TOSBAGA BEY, helal olsun demektan kendimi alamiyorum.tosbaga kamil guzelce bir yazi, fakat baslik neden boyle atilmis biraz sasirdim. varolusun sorunlari cok uygun bir baslik degil. basliktan yazarin varolus hakkinda yayginca kabul edilen iki gorus olan yaradilis ve evrimden birincisini epistemolojik olarak irdeledigini tahmin etmistim. fakat bu yazi yaradilisi inanan bir insan gozuyle detayli ama basit bir sekilde anlatiyor. herseye ragmen guzel bir yazi ve de bu jenerasyondan Salih bey gibi yazarlarin cikma vakti gelmistir diye dusunuyorum. politika din bilim sanat uzerine kulaktan dolma bilgilerle yazan insanlarin yerine "bilen ya da ogrenebilen" insanlarin yazmasi sart.
DURSUN BOZDAG TEBRİK EDERİM KARDEŞİM MÜKEMMEL BİR YAZI OLMUŞ..Bİ DE MÜKEMMEL KULLUK NASIL ULAŞILIR ONU DA AÇIKLASAN..YOLUNU Bİ GÖSTERSEN..OZELLIKLE BU ZAMANDA...orjinal bir yazi eline saglik salih bey kardesim, devamini bekliyoruz. Nazilli'den yusuf Salih kardeşim yazınız için teşekkürler. Seni özlemişiz. Yazılarının devamını bekliyoruz.sabri hikmet eksenli bu güzel yazı için tebrik ve teşekkürlerahmet kararataş teşekkürler adem isabetli olmuş.başarılar.....
ABD'de yaşayan Amishler, dünyadan tecrit edilmiş bir hayat sürüyor. Elektriksiz yaşıyor, at arabası kullanıyor, TV ve bilgisayardan uzak duruyor. İşte Amishler'in izole hayatı...
Ünlüler geçmişlerini inkar ediyor. Örnek Ebru Şallı... Ünlü manken, "İstanbul'da hangi semtlerde oturdunuz?" sorusuna 'Bebek ve Etiler' yanıtını verdi. Oysa Şallı, ünlü olmadan önce Feriköy'de gecekonduda yaşıyordu.
Gülben Ergen'in içi dışı bir!!! İşte Hürriyet'in en çok okunan haberi!!!
Ne Orman yangını, ne YAŞ kararları, ne de Ergenekon... Gündeme bomba gibi düşen ikinci Sibel Can vakası haberi Kıbrıs'tan geldi!
Her kim bu tatlıdan üç lokma yese, göğsüne şifa, gönlüne nur olur. Dindar, yaşlı ve sevimli bir dostu ziyarete gitmiştik. Ben, hüsn-i hat merakım dolayısıyla duvarlardaki eski-yazı levhalarını incelerken, bir levha özerinde ilgi çekici ve hoş bir ilâç târifnâmesine rastladım, ilâcın hazırlanışı şöyle: