Nedense ben de refleks olmuş; bindikten bir müddet sonra taksicilere işlerinin nasıl gittiğini sorarım.
Genel olarak da bir “memnuniyetsizlik” cevabı alırım.
“Bir daha sormayacağım.” derim, lakin yine sorarım. Ağız alışkanlığı işte, ya da şom ağızlılık… Taceddin Kayaoğlu
“Belki de insanların ekonomik durumlarını değerlendirmek açısından önemli bir veri” diye düşünürüm.
Taksiciye “iş”ini sorduktan sonra, bir de “niye sorarsın bunu?” diye kendime kızdığım başka bir sorum vardır;
-“Memleket neresi?” derim.
Bu sorudan da artık vazgeçmek lazım; “Neresi olursa olsun ‘Türkiyeliyiz’ kardeşim.” Niye sorulur ki? Sana ne!
Taksici;
-“Bitlisliyim abi”, dedi.
Bitlisli bir Zaza. Fakat evlerinde Kürtçe konuşurlarmış.
-“Kürt olmayasın?”, dedim.
-“Yok abi.” dedi, “Kürt değil, Zazayım.”
-“Tayyip Erdoğan, Diyarbakır seçimlerini alabilir mi, ne düşünüyorsun?” dedim.
-“Alamaz abi, alırsa büyük olaylar çıkar oralarda.” dedi.
Bu meseleyi uzun uzun tartıştık, “siyaset sosyolojisi” yaptık biraz… Müthiş analizler yaptım taksiciye! “Gidemediğin yer senin değildir” havasında. Sonra kendime geldim; fark ettim ki Osman Sınav ağabeyimizden çok etkilenmişim galiba. Hatta “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyecektim ki, “ne alakası var şimdi?” dedim içimden…
-“İstanbul’a ne zaman geldin abi?” dedim.
-“1994” dedi.
-“Niye memleketini bırakıp bu karışık şehre geldin ki?” diye sordum.
Bu cevabı iyice okuyun, tekrar okuyun ve tekrar tekrar düşünün.
-“Bitlis’te de taksim vardı. Oralarda taksimetre olmaz abi. Şehir içi taşımalarda belirli bir ücret vardır. Bir gün arabama bir müşteri bindi. Şehrin bir ucuna gittik, sonra geri geldik. Yani iki tur attık. Ücreti sordu, söyledim. Niye iki katı ücret alıyorsun dedi. Ben de durumu izah ettim. Çok sinirlendi, meğer polismiş. ‘Seninle görüşeceğiz’ dedi ve indi.
Ve abi o ay içerisinde bana gördüğü her yerde ceza kesti. Bir ara saydım, bir ayda kestiği ceza sayısı 12’yi bulmuştu. Hayatı bana zehir ediyordu yani. Hatta bir gün bana dedi ki; ‘Merak etme, bir yıl daha buradayım..!’
Sonra abi İstanbul’daki kardeşlerimi aradım; ‘bana bir ev bulun’ dedim. İstanbul’a taşınmaya karar vermiştim. Çünkü abi eğer İstanbul’a gelmeseydim, sinirlerime hakim olamayacaktım ve şu anda büyük bir ihtimalle ceza evindeydim. Aslında İstanbul’u da hiç sevmem, çok kalabalık.” dedi.
Taksiciyi dinlerken üzüldüm, sıcak ve iyi bir insandı. Duygusallığı da vardı. Çocukluk hatıralarını anlatırken fark ettim.
-“Çoluk çocuk var mı abi?” dedim, “okuyorlar mı?”
-“Var abi.” dedi. “Üç tane, üçü de okuyor.”
-“Zor olmuyor mu üç çocuğu birden okutmak?”
-“Zor ama abi çok şükür baş ediyorum. Bir de; devletimizden Allah razı olsun, okulda kolaylık gösteriyor bize. Bazı aidatları, diğer velilerden aldıkları bazı paraları bizden almıyor.” dedi.
-“Bir oğlum da millî sporcu şimdi. Devlet ona sahip çıktı. İnşallah daya iyi olacak.” dedi.
Geleceğim yere gelmiştim. Selamlaştık ve indim.
Sonra düşündüm;
Orda bir densizin yaptığı yanlış sonucunda dağa çıkması veya cezaevine girmesi muhtemel bir insanın, bugün İstanbul’da devletten gördüğü insanlığa hiç de nankörlük etmemesi ve minnetlerini bildirmesi ne kadar ilginçti.
Sizce “Kürt meselesi” denilen şeyin çözümü biraz da bu hikâyede gizli değil mi?
Çölün ortasında ışıl ışıl bir kent, 40 yıla yakın süredir ilk defa görülen kar yağışıyla felç oldu. Uluslararası havaalanı ve otoyollar kapandı, okullar eğitim veremez hale geldi.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.