Ergenekon’un kara kutusu olarak anılan Tuncay Güney geçenlerde Mehmet Ali Birand’ın yönettiği 32. Gün Programı’na bağlandı. Aralarında Rıdvan Akar, Şamil Tayyar, Hüseyin Karanlık’ın da bulunduğu program Güney’in geçmiş dönemlerde ortaya attığı iddialar üzerine kuruluydu. Taceddin Kayaoğlu
Güney’in özellikle Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Karanlık ile yaptığı tartışmalar ilginçti. Bu tartışmalarda Güney, İşçi Partisi ve Aydınlık Dergisi’nin kendisini hedef göstermesine ve saldırılarda bulunmasına içerlenmiş gibi. Bu nedenle de sık sık polemikler yaşandı.
Anlaşıldığı kadarı ile Güney, Doğu Perinçek başkanlığındaki İşçi Partisi’ni Ergenekon’un siyasi kanadı olarak lanse ediyor ve dolaylı olarak bu meselenin üzerine vurgu yapıyor. Açık ve net söyleyemiyor, ama konuşmalarından bunu kesinlikle çıkarabiliyorsunuz. Hüseyin Karanlık’a; “siz bu meseleleri bilmezsiniz, Doğu Perinçek daha iyi bilir” demeye getirerek, Perinçek’le ilgili imalarda bulunuyor.
Ben de “acaba?” diyorum; Türkiye İşçi Partisi’nin Doğu Perinçekli tarihi ne kadar karanlık labirent içeriyor? Yetmişli yıllardan beri sol hareketlerin önemli bir aktörü olan bu parti “Perinçek misyonu” ile ne şekilde evrildi ve hangi misyonu yerine getirdi? Doğrusu kafaları karıştıran bir durum.
Başka sorularım da var. Meselâ: Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edileceklerini anladıklarında Perinçek’e kendilerinin kurtarılması için bir mektup yazmışlar mıydı? Bu mektup şimdi nerde ve içeriği tam olarak neydi? O sıralar başbakan olan Demirel bu süreçte idamların durdurulması için ikna olmuş muydu? Adalet Partisi, Demirel’in etkisiyle idam kararlarından vazgeçmek üzereyken, dönemin Jandarma Genel Komutanı ve İsrail Büyükelçisi hangi hesaplara dayanılarak vuruldular? Solcu gençlerin yaptığı bu eylemleri kim, niçin yönlendirdi? “Bizi generaller kullandı.” diyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilerek susturulması için kim düğmeye basmıştı?
Bir de şunu merak ediyorum; Ergenekon davâsı sürecinde artık sık sık duyduğumuz bu “generallik” meselesi nedir? Deniz Gezmiş; “generaller”den bahsediyor, Ergenekon davâsı sürecinde “generaller” tutuklanıyor, Öcalan kendisi ile görüşen “dört yıldızlı general”i dile getiriyor, Hüseyin Kıvrıkoğlu’na danışmanlık yapmış olan Emin Gürses’in, onun adına Öcalan ile temasa geçtiği meselesi ortaya çıkıyor.
Ve ben Gladyo ile Özel Harp Dairesi arasındaki ilişkilerin varolduğu iddialarının yoğun olarak ortalarda dolaştığı şu zamanlarda, Özel Harbin resmî örgütlenme şemasını incelerken görüyorum ki; söz konusu bu hassas birim en tepede Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na bağlı olarak işliyor. Acaba? diyorum, tekrar düşünüyorum!
Sonra 32. Gün programındaki konuşmacılardan birisi “Bir numara” meselesi üzerinde dururken, bunun bir tek kişi olmadığına, sürekli değiştiğine vurgu yapıyor. Tuncay Güney de şimdilerde “Bir Numara” olan şahsın 7 yıl öncesinde 4 numara olduğunu dile getiriyor. Bu tip örgütlenmelerde demokratik seçimler mümkün olmadığına göre, tayin ve terfi mi söz konusu? Eğer böyle ise, bu tip tayin terfileri kendi içlerinde mi yapıyorlar, yoksa devletin içindeki tayin ve terfileri mi esas alarak, “Bir Numara”yı seçiyorlar.
Sonra bu iş sadece bir silahlı örgütlenmenin çok ötesinde. Silahlı kanadı olduğu gibi, siyasî kanadı ve hatta ekonomik kanadı da var. Bunlar bir araya gelirken yuvarlak masa etrafında mı toplanıyorlar? Bu yuvarlak masanın etrafında olan herkes eşit mi? Bir lidere bağlılıkları var mı? Ve acaba gerçekten de bunlar “yuvarlak masa”nın bir üstündeki “köşeli masa”nın en başında oturan beyni tanıyorlar mı, onunla temas halindeler mi? Hiç zannetmiyorum…
Şu nedenle;
Ergenekon savcısının bir numaraya neden dokunmadığı ile ilgili olarak Şamil Tayyar diyor ki; “Ben savcılıktaki ifademde, Bir Numara’nın kim olabileceği ile ilgili olarak edindiğim kanaatleri söyledim. Fakat iddianamede çok farklı birisi tarif ediliyor. Bunun nedeni, soruşturmanın güvenliği için hedef yanıltma taktiği olabilir.”
Ben Şamil Tayyar’a haklılık payı verirken, açıkçası şu ihtimalin de göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum; Söz konusu Bir numara, acaba bir numaralılığını yerine getirirken kullanıldığının farkında olmamış olabilir mi? Ve acaba hangi “Bir” Numara, ununu eleyip kendi köşesine çekildikten sonra “kullanıldığını” ifade etmiştir? Ve acaba savcı bu nedenle midir ki, onu “karartıyor” ve “artık bu işlerden uzak dur” demeye çalışıyor?
Son olarak;
Tuncay Güney çark etmiş gibi. Veli Küçük’le ilgili konuşurken, ona mesajlar yolluyor; “Ben seni ispiyon etmedim.” diyor. Bu konuyu ısrarla vurguluyor.
“Bu davâdan bir şey çıkmaz, Susurluk bile bundan daha önemliydi ve fakat ondan bir şey çıkmadıysa bu davâdan hiçbir şey çıkmaz.” diyen Güney, “ayak takımı” olduğunu iddia ettiği bu tutukluların, asıl “Ağababaları”ndan bu yönde bir uyarı mı aldı da korktu dersiniz? Öyle ya, bakın Zekeriya Öz’ün terfisi durduruldu…
Bu davâdan bir şey çıktı Sayın Güney. Sen merak etme; su yatağını bulacaktır!
Neden mi?
Don Ethan Miller, The Book of Jargon (New York, 1981), isimli kitabında “CIA Terimler Sözlüğü”nü açıklarken “Plausible Denial” yani “İnandırıcı İnkâr” anlamına gelen bir kavramdan bahsediyor. Açıklaması şu: “Gizli operasyonların ne Birleşik Devletler Hükümeti’ne, ne yönetim kademesine, ne de haber alma örgütlerine kadar izlenmemesi gerektiğini savunan ilke. Gizli kimliklerin, aracıların, sözleşmeli ajanların, paralı askerlerin ve buna benzer diğer yöntemlerin kullanılması, hükümetin bu olaylara karıştığını maskelemeye yarar. Aynı zamanda, Başkan ve NCS (Ulusal Güvenlik Konseyi)’ye çoğu zaman CIA’in gerçekte yaptıklarının yalnızca bir kısmı ve o da sulandırılmış olarak anlatılmakta ve böylece onlar bir başka ülkenin yasal hükümetinin devrilmesi gibi özel görevleri onayladıklarını ‘inandırıcı bir biçimde inkâr’ edebileceklerdir.”
Türkiye’de son zamanlarda en çok duyduğumuz kelimelerden birisi de ney? “Birileri Ergenekon Davâsı’nı sulandırmaya çalışıyor.”
Çölün ortasında ışıl ışıl bir kent, 40 yıla yakın süredir ilk defa görülen kar yağışıyla felç oldu. Uluslararası havaalanı ve otoyollar kapandı, okullar eğitim veremez hale geldi.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.