Sekülerizm, Latince’de “nesil”, “periyod” anlamına gelen, zamanla Hıristiyan Latincesi’nde “dünya” anlamında kullanılmaya başlanan “saeculum”dan türemiş bir kelimedir. Kavram anti-teokratik (din devleti karşıtlığı) bir tutum içerisindedir ve tarihî dayanakları kilisenin mutlak egemen olduğu Ortaçağ Avrupa’sına kadar gider. Taceddin Kayaoğlu
İlk sekülerist kuramcı George Jacob Holyoake’dır. Ona göre sekülerizm; inançtan kaynaklanan bütün düşüncelerin dışlanmasını esas alan bir doktrindir. Holyoake, başlangıçta “Netheizm”, “Limitationism” gibi isimler vermeyi düşündüğü felsefesine sonradan “Sekülerizm” adını verecektir. Zaman içerisinde her ne kadar seküler hareketlerin içinde ateistler de bulunmuş olsa Holyoake, oluşturmaya çalıştığı felsefesinin ateizme sürüklenmesine her zaman karşı olmuştur. Samuel Johnson (1709-1784)’un 1755 tarihli “Dictionary” sinde sekülerizm; dikkatleri yalnızca bu dünyaya yoğunlaştırma, dinî ve uhrevî olanı bu hayattan uzaklaştırma, dinin etkisini sınırlandırma, azaltma anlamına geliyordu. Bugünkü anlamıyla ise sekülerizm, kiliseyi kanun koyuculuktan uzak tutan ve fakat yine kiliseye toplum içerisinde özerk bir alan açmış olan Anglo-Sakson inanç modeli olarak belirmektedir.
Görüldüğü kadarı ile sekülerizmin inşası bir çeşit apoloji/reddiyedir. Fakat, Holyoake’da beliren şekliyle bu reddiye; yaratıcının reddiyesi demek olan ateizme benzemekten ziyade, “kilise otoriteryenliği”nin siyaset üzerindeki “belirleyiciliğinin reddiyesi”dir. Belirleyiciliğin reddiyesi; Klerikaryan sınıfının (din adamları) devlete müdahalesinin reddiyesidir. Burada devlete müdahalenin reddiyesinden anlaşılan ise, siyasî iradenin Hıristiyan siyasî doktrinler (İmparator-Papa teorisi) ile yönlendirilmesidir. Reel olarak bakıldığında bu durumun anlaşılması mümkündür. Çünkü, Hıristiyanlığın teolojik kaynakları üzerinde kaotik bir hal söz konusudur. Hz. İsa’dan sonraki süreçte başlayan Pavlus etkisi, Îsevîliği muharref (bozulmuş) bir hale getirmiş, onun tebliğinin içerisine politeist-pagan inançlarını yoğun olarak katarak başka bir hale dönüştürmüştür. Başka bir hale devşirilmiş Hıristiyan teolojisinin, Barbar istilaları ile Roma’nın parçalanmasından sonra kendisini Kayzer’in (İmparatorun) vâsîsi olarak göstermeye başladığı süreç ise, ikinci bir soruna neden olacaktır ki o da, “siyasî iktidarın kim olacağı” sorunudur. Bu karmaşa ve Latin Hıristiyanlığının teolojik kaynaklarının meşruiyetinin sorgulanması süreci ve yaşanmış olan tarihî tecrübe “sekülerizmin teokratik reddiyesi”ni anlamlı ve makul kılacaktır.
Burada bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir. Şöyle ki; herhangi bir şimdiki zamanda bulunan insan veya o insanlardan oluşan topluluğun zihniyet dünyası ve kültürel çevresi bir geçmiş hafızası üzerinden inşa olur. Yani geçmişte olan ile şimdiki zamanda yaşananlar arasında derin zihniyet bağlantıları vardır. Bu sebeple “sekülerist reddiye”, bir “dar alan reddiyesi”dir ve evrensel geçerlilik içermez. Çünkü bu kuram kendisini inşa ederken, Latin Katolik ve kilise egemen bir siyasî tarihe itiraz olarak ortaya çıkmıştır. Doğu medeniyeti, onun özelinde İslâm medeniyeti ve hatta siyasî otoritenin emri altındaki Ortodoks Bizans kültürü dahi böyle bir tarihî hafızayı içinde barındırmaz. Dolayısıyla, sekülerist reddiye bu noktada kendini anlamlandırırken ortaya çıktığı coğrafya içerisinde bir anlam ve öneme sahip olur.
Diğer yandan, “ideolojiler çağı” diyebileceğimiz 19. asır aynı zamanda zihinsel etkileşimin de hızlı olduğu bir çağ olmuştur. Bu süreci hızlandıran temel araçlar ise; matbaa, kitap, dergi ve gazete gibi kültürel araçlardır. Bu araçların yabancı dilin edinilmesi ile birlikte okunmaya ve anlaşılmaya başlanması, aynı zamanda “düşünsel etki adacıkları”nın da oluşması anlamına geliyordu. Pek çok ideolojinin evrensel bir hal almasında olduğu gibi sekülerist reddiyenin de evrensele dönüşmesindeki temel etken bu etkileşim sürecinde ortaya çıkan söz konusu adacıklardır. Kendi dışındakini okumaya ve anlamaya çalışan doğulu zihnin entelijansiyası çok çeşitli etkenlerden dolayı sekülerizmi sahiplenme yolunu tercih etmiş ve ona evrensel bir değer katmıştır. Bugün bizim geldiğimiz noktada aynı husus söz konusudur; modern Türk entelijansiyası sekülerist paradigmanın zihinsel etki alanı içerisinde etkin bir şekilde durmaktadır.
Karşıtların Uzlaşması ve Sekülerist Paradigma
Zihinsel çatışmalar önceleri soyut bir alanda ortaya çıkan entelektüel karşıtlıklar olarak belirir. Fakat süreç içerisinde tarafların artan iktisadî ve sosyal güçleri soyut alanda varolan çatışmaların daha belirgin bir hale dönüşmesine yol açar. Yeni alan daha reel ve gözlemlenebilir bir alan olur. Batılının tarihi bunun örnekleri ile doludur. En basit hali ile burjuvazinin aristokrasi karşısında güç kazanma süreci zihinlerdeki çatışma alanının somuta dönüşmesinin bir delilidir. Eğer burjuvazi kentleşme sürecinde kendisini aristokrat kesim karşısında farklı ve dışlanmış hissetmeseydi, yani onun karşısında fikren muhalif bir pozisyon almış olmasaydı, güçlenmesine paralel olarak yeni haklar ve statüler talebinde bulunmazdı.
Yakın Türk tarihindeki sosyolojik transformasyonlar da temelde bundan farklı değildir. Evet bizim tarihimizde Batıda olduğu gibi sınıfsal bir çatışma söz konusu olmamıştır ve fakat zihinsel bir çatışmanın inkârı ise mümkün değildir. Çatışma süreci, Osmanlı toplumunun Tanzimat ile birlikte Batı yönünde evrilmesi ile başlamıştır. Bu süreçte kendisini “modern” olanın zihniyet paradigmalarına yakın gören bir kısım Türk entelijansiyası, gelenekçi muhafazakârlıkla karşı karşıya gelecektir. Tarafların birbirlerini öteleme anları, aynı zamanda yeni çatışma alanlarının da üretilmesi anları olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Kemalist siyasetin iktidar dönemi, gelenekçi-muhafazakârların etkinliklerini kaybettikleri dönemdir.
Günümüz Türkiyesi’nde ise kaynakları 1950’lere dayanan sosyolojik bir değişimin yansımaları gözlemlenmektedir. Menderes hükümetleri ile birlikte yeşermeye başlayan neo-muhafazakârlar, Ali Bulaç’ın üzerinde isabetle durduğu bir tespit ile göçler neticesinde kentleşme olgusunun içerisinde yer almaya başlamışlardır. Kimilerine göre köylü muhafazakârların, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “kentli neo-muhafazakârlar”a dönüşmesi, aslında bu kesimlerin iktisadî, sosyal ve kültürel alanlara entegre olmaları ve Türkiye kalkınmasına yoğun katkı yapmaya başlamaları sürecidir. Bugün gelinen noktada artık neo-muhafazakârlık entelektüel bir muhalefetin ötesinde, Türkiye kalkınmasının vazgeçilmez bir gerçeğidir. Eğitim, ekonomi, sanat ve siyasette etkinlikleri önemli derecede hissedilmektedir. Lakin Türkiye’nin neo-muhafazakârları, tarihî süreçlerde sıkça görülen bir itiraz ile karşı karşıyadır. Yerleşik düzenin kendilerini seçkin olarak kurgulamış elitleri (sermayedarlar ve ilerlemeci pozitivistler), bir çeşit “paylaşmama arzusu” ile ellerindeki iktidar imkânlarını kaybetme korkusundan kaynaklanan nedenlerden dolayı, neo-muhafazakârların önünü kesmek için her türlü psikolojik harp taktiklerini uygulamaktan geri durmamaktadırlar. Bu taktiklerin en tanınanı ise “teokratik tehlike” manşetleridir.
Teokratik tehlike, sekülerist reddiyenin bir gerekçesi olarak belirirken, aynı reddiye Holyoake’da görüldüğü üzere kendisini ateist bir zeminde anlamlandırmaktan uzak durmuştur. Bugün sekülerizmin vatanı olan Batı’da yoğun olarak gözlemlenen şekliyle pratik uygulamalar sekülerizmin kendisini ateizmin dışında tutmaktadır. Buralarda dinin siyasallaşması engellenmiş ve fakat kendisine özerk bir alan açılarak dindarların kendi inançlarını yaşamalarında, hatta tebliğ etmelerinde herhangi bir mahzur görülmemiştir. Aynı şey Türkiye için de mümkündür ve hatta zorunludur. Çünkü, gelinen noktada yerleşik paradigmanın yükselen değer olan neo-muhafazakârlığı sindirme çabası, temelde Türkiye’nin sindirilmesi çabası ile eş değerdir. Sindirilmiş bir Türkiye’nin ise kazananları olmayacaktır.
Çölün ortasında ışıl ışıl bir kent, 40 yıla yakın süredir ilk defa görülen kar yağışıyla felç oldu. Uluslararası havaalanı ve otoyollar kapandı, okullar eğitim veremez hale geldi.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.