İyi siyaset-ehlinin bir özelliği de uzun vadeli “öngörüler”e sahip olmasıdır. Öngörü meselesi Batıda biraz daha ciddî yapılıyor. Taceddin Kayaoğlu
Adına, gelecekte olanları tahmin anlamında “fütüroloji” diyorlar. Ki özellikle bu devlet mekanizmalarını yönetenler için hayatî bir meseledir. Öyle ya, kısa, orta ve uzun vadeli planların oluşturulması için risk hesaplarının da iyi yapılması gerekir. Önünü görememezlik, bir açıdan hareket edememezliktir. Hareket etseniz bile, bu sizin önünüze çıkan yeni haller karşısında büyük oranda çelişkiye düşeceğiniz ve doğru hamleleri yapamayacağınız anlamına gelir.
Tarihteki bütün büyük devletler “öngörü siyaseti”ni başarı ile uygulamışlardır. Yakînen tanınması hasebiyle Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerine bir göz atarsanız, bütün öngörülerin nasıl büyük başarılar getirdiğini göreceksiniz. Osman Bey’in İznik’i almasındaki iktisadî hamle başarısı, Orhan Bey’in Bursa’yı almasındaki hem stratejik hem de iktisadî hamle açısından farklı değildir. I. Murad’ın Edirne’yi alarak Balkan kapılarını tutması, Fatih döneminde İstanbul’un fethini kolaylaştıran en önemli atakların başında gelir. Aynı şekilde İstanbul da alınmasaydı hiçbirimiz bir dünya imparatorluğundan bahsetme şansına sahip olamayacaktık.
Örnekler çok, listeyi uzattıkça uzatabiliriz…
Tanzimat sonrası gelişmeler ise sisli bir tarihi kesiti içerir. Lakin Abdülhamid sonrası İttihatçı dönem; net bir öngörüsüzlük dönemi olarak karşımıza çıkıyor. Abdülhamid’i deviren “kilitlenmiş İttihatçı akıl” bahsettiğimiz öngörüsüzlüğü zirvelere taşımış ve imparatorluğu âdetâ koşar adımlarla yok oluşa sürüklemiştir.
Kemalizm, hem lider hem de kadro olarak başarılıdır. Ta 1919 yılı itibariyle öngördükleri ve yapıp etmek istedikleri ile 1923 tarihinde el koydukları geleneksel Osmanlı Devlet sistemini ortadan kaldırmaları arasında uyumsuzluk söz konusu değildir. Dikkat edince görürsünüz ki; ilk hamleleri ile son hamleleri arasında sıkı bir uyum ilişkisi vardır.
1950 ile günümüz arasında ise kıskaca alınmış bir Türkiye söz konusudur. Temelleri sarsılmış bir devlet ve toplum yapısının iyi niyetli yönetici kadrolarının Türkiyeli hamlelerinden pek de büyük başarılar beklemek biraz romantizm olurdu. Fakat Özal dönemini farklı olarak ele almakta fayda var. Rahmetli Özal yerleşik paradigmanın sarsılmasında, Türkiye’deki kapitalist sermaye sınıfının masasındaki pastadan neo-muhafazakâr kesimlerin de pay almasında büyük katkıya sahiptir. O bunu kendi zamanında, çok daha ileriye dönük stratejik hesaplar ve akıllıca uygulamalarla yapabilmiştir.
Bu süreçte Türkiye’nin asıl dinamik gücü ise “sivil toplum” olarak karşımıza çıkar. Menderes hükümetleri ile birlikte kentlileşme olgusu yaşayan muhafazakârlık; iktisadî, sosyal ve kültürel kentli dünyaya kendisinden beklenilmeyen bir aktivite ile katılarak, Türkiye’nin küresel sisteme entegre olmasında önemli bir misyon üstlenmiştir. Bu durum; söz konusu muhafazakâr kesimlerin bir kısmının son derece farkında olduğu, diğer bir kısmının ise hiç farkında olmadan kendisini gayr-i irâdî aktivite ettiği bir gelecek kurgulaması idi.
Bütün bunları şunun için ifade ediyorum;
“Kale siyaseti” Sayın Başbakanın Türkiye’ye kazandırdığı bir terminoloji oldu. Kendisi belediye seçimlerinde İzmir’in CHP’den, Diyarbakır’ın ise DTP’den alınması için parti teşkilatlarını motive ediyor. Bir “siyasetçi” olarak partisinin başarılı olmasını istemesi açısından haklıdır. Lakin bir “devlet adamı” olarak son derece dikkatli olmasında fayda var. Çünkü; devlet adamlarının yanlış öngörüleri, önü alınamayacak daha büyük sorunların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir.
Özellikle Diyarbakır açısından durum böyledir. AK Parti, Diyarbakır belediye seçimlerini kazanırsa tebrik etmenin ötesinde söylenecek bir şey yok. Bu kendi parti teşkilatlarını mutlu edecek ve bir parti başarısı olarak tarihe geçecektir.
Yok eğer kazanamaz ise?
Türkiye’nin devlet siyaseti açısından “Diyarbakır Kalesi” söylemi bir şey ifade etmez. Bu tabir sadece AK Parti açısından anlamlıdır. Yalnız eğer AK Parti bu seçimleri kaybedecek olursa Türkiye’de kendisini PKK terörü ve siyasal ayrışma hareketi ile konumlandırmış olan gruplar neyi düşünecek, neyi dillendirecekler acaba?
Sayın Başbakan dikkat ediniz; kaybedeceğiniz bir belediye seçiminden sonra, sakın “Diyarbakır Kalesi”nden “Amed ve Kürtlerin Özerkliği” zılgıtları yükselmesin sonra. O zaman bugün hesapsızca kullandığınız “kaleyi ele geçirme” tabiri yarın sadece partinizin değil, bütün Türkiye’nin başını ciddî biçimde ağrıtabilir.
“Yok canım!” demeyin; İspanya’da başörtüsü ile ilgili olarak ağzınızdan çıkan bir ifadenin (“velev ki simge olsun!”) sonra partinizi nasıl kapanma noktasına getirdiğini unutmayın.
Ne demiştik?
İyi siyaset-ehlinin bir özelliği de uzun vadeli öngörülere sahip olmasıdır;
Hem düşünürken, hem konuşurken hem de icra ederken.
Yorumlar şevket gasgar aslında ne kadar insan olduğumuzu başbakan abd seçimlerini ve abd de yaşayan insanları takip ederek bundan sonra daha uzun vadelei 'öngürüler' yapabilir.aksi halde 'pompalı' tüfeğiyle 'ya sev ya terk et' kabadayılığını sürdürmeye devam edecek bizlerde kalenin bedenleri türküsü eşliğinde oynnumuzu sürdüreceğiz.kaleminize sağlık efendim.ş.gasgar
Çölün ortasında ışıl ışıl bir kent, 40 yıla yakın süredir ilk defa görülen kar yağışıyla felç oldu. Uluslararası havaalanı ve otoyollar kapandı, okullar eğitim veremez hale geldi.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.