|
|
|
|
|
Bu meseleyi bizim Kürtler çözer -2
Aynı şey ilginç bir şekilde Kürtlük veya Araplık için de söz konusu olmuştur. Bu iki etnik kimlik yapısının Osmanlı-Türk devletinde bir sorun gibi algılanmaya başladığı dönemlerle küresel kapitalist rekabetin hızlandığı dönemler arasında ilginç bir uyum dikkati çeker.
Taceddin Kayaoğlu
Her ne zaman ki ticaret yolları üzerinde bir rekabet yoğunlaşması ortaya çıkmış ise aynı şekilde birileri tarafından toplum mühendisliği ürünü olduğu anlaşılan kimlik inşa etme süreçleri de yoğunlaşmıştır.
Bu noktada Kürtlük ve Araplık aslında bir etnik yüzeysel farklılaşmasın ötesine taşınarak ulusalcı cereyanların içerisine çekilmiş ve çatışma alanlarına sürülmüştür. Kapitalist mabetlerin egemen efendileri Kürtlere yapay bir Ulasalcı tarih inşa ederken, Araplara da yine farklı bir boyutu ile ulusalcı İslâmcılık inşa edebilmişlerdir.
Peki bizim bu konuda hiç hatamız olmamış mıdır? Kesinlikle olmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in “Hamidiye Alayları” ile inşa ettiği Kürtlerin devletlerini sahiplenme hamlelerini, İttihatçıların acemi teorisyenleri okuma ve anlama yeteneği gösterememişlerdir. Aynı hatayı Araplar üzerinde de yaparak, Abdülhamid’in İslâmcılıkla beslenen Hilafet stratejisini yerle bir etmişlerdir.
Sultan Abdülhamid; “Kanûn-ı Kadîm” olarak ifade edilen derin Osmanlı devlet geleneğinin başarılı bir okuyucusu ve uygulayıcısıdır. Abdülhamidcilik ise; hissî bir İslâmcılık taraftarlığından ziyade Devlet-i Âlî özlemidir.
İttihatçılık nasıl Abdülhamidsizlik ise Cumhuriyet de aynı şekilde bir Abdülhamidsizlik olarak karşımıza çıkar. Gerçi Mustafa Armağan “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” isimli kitabında hiç de alışık olmadığımız bir anekdotu gündeme getirerek, Mustafa Kemal Paşa’nın Sultana yönelik son derece reel olan bir yaklaşımını öğrenmemize katkı yaptı. Fakat, Mustafa Kemal Türkiyesi’nin ve Kemalist ideolojinin(!) devletlerarası ilişkilerde kurmaya çalıştığı Abdülhamidce denklem başarılı olsa bile, diğer açıdan yine Abdülhamid’in İslâmî zeminde kurmaya çalıştığı toplusal denklem açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Kemalizm kendisini bilinçli olarak İslâmî referanslardan uzak tutarak geleneksel ve toplumsal dinamiklerin yerinden oynamasına engel olamamıştır. Şeyh Sait İsyanı bunun en bariz yansımasıdır.
Bugün Türkiye’de Kürt meselesini (!) tartışanların önemli referans noktalarından birisi de Şeyh Sait İsyanı’dır. Fakat bir ezberi bozmakta fayda var; Şeyh Said İsyanı bir Kürtçülük isyanı değildir. Bu isyanın Kürtçülük isyanı olduğunu ispat edecek herhangi bir ciddî tarihî delil de söz konusu değildir. En azından Şeyh Said’in mahkeme tutanakları bile incelense görülür ki; Şeyh kendi ağzından böyle bir şeyi kesinlikle reddetmekte ve isyanına gerekçe olarak rejimin anti-İslâmcı uygulamalarını göstermektedir. Ayrı bir tartışma…
Fakat burada ilginç bir fenomen vardır. İsyanın sorumlusu olarak gösterilen, yargılanan ve idama mahkûm edilen Şeyhin ısrarla Kürtçülüğü reddetmesine karşılık, Kemalist rejim ısrarla bunu ulusalcı bir isyan olarak tanımlamaya, sunmaya devam etmiştir ve hâlâ bu ısrarını sürdürmektedir.
Sonra ne oldu? PKK (Kürdistan İşçi Partisi) oldu. 1925 Şeyh Said İsyanı ile başlayan süreç, devletin aslında Kürtleri İslâmcılık üzerinden tehlikeli görmeye başladığı bir süreç olarak karşımıza çıksa da, yine devlet bunu böyle söylemeyip, potansiyel tehlikeyi Kürtçülük üzerinden ifade ederek aslında çok büyük bir tarihî hatanın altına imza atacaktır.
Eğer o günün yöneticileri yeni kurdukları laik rejimi koruma ve kollama adına Şeyh Said İsyanı’nı “Kürtçülük” üzerinden tanımlama ve servis etme gibi bir hatanın içerisinde olmasalardı, Kürt meselesi bir şekilde evrilerek kendisini PKK hareketine bağlamaz ve bu kadar da büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmazdı. Yani, delinebilir ki; -ilginçtir- Türkiye’nin Kürt meselesi aslında gerçekte bir mesele olmaktan daha ziyade resmî ideolojinin hiç durduk yerde ürettiği, yeşerttiği ve büyüttüğü sanal bir mesele olmuş, sonraki süreçte ise sosyalizm üzerinden PKK gibi farklı bir fraksiyona ayrılarak silahlı bir terör örgütüne dönüşmüştür.
Bu tarihî hatadan nasıl dönülecek? Bu sorunun cevabı son derece basit olsa da uygulaması çok çetrefilli bir iştir.
1. Osmanlı Kürtlüğü tarihî gerçek zeminine oturtulmalıdır.
2. Şeyh Said İsyanı gerekçeleri ile yeniden tanımlanmalı ve yine o da gerçek zeminine oturtulmalıdır.
3. Şeyh Sait İsyanı üzerinden beslenmiş olan Kürt sorununun hangi noktalarda sosyalist PKK hareketine dönüştüğü tespit edilmelidir.
4. Sosyalist silahlı PKK hareketini üreten konjonktürel şartlar belirlenmelidir.
5. Bu silahlı hareket ile küresel oyun ve oyuncular arasındaki bağlantılar halka iyi anlatılmalıdır.
6. PKK karşıtlığı üzerinden kendisini tanımlayan Kürtlerle sosyalist silahlı PKK hareketi üzerinden kendisini tanımlayan Kürtler ayrıştırılmalıdır.
7. Bu ayrıştırmadan sonra her iki gruba yönelik farklı strateji ve çözüm önerileri getirilmelidir.
8. PKK karşıtı Kürtlerin çözüm için inisiyatif alması sağlanmalıdır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu terör meselesini bir zamanlar Devlet-i Âlî’nin bir kısmını emanet ettiğimiz bizim Kürtler çözer. Son yıllarda ortaya çıkarılan “koruyuculuk” sistemiyle değil.
Siz yeter ki hatırlayın ve hatırlatın…
14.Ekim.2008 16:10:44
|
|
|
|
|