Kainatın kalbine bir mızrak fırlatılmış ve o mızrak Güllerin Efendisi'nin(s.a.v) sinesine saplanmıştı.
Uhud sarp bir kayaydı… Uhud çetindi… Eller, kollar, kafalar bir ağaç gibi budanıyordu.
Mekkeliler dalga dalga geliyordu Müslümanların üzerine.
Öyle bir an ki… Allah Rasulü (s.a.v) ile kâfirler arasında sadece Hz. Hamza vardı.
Hep öyle olmamış mıydı?!… Bir gün yine Ka'be'nin yanında Rasulullah'la (s.a.v)beraber hani bir avuç Müslüman kıstırılmış, acımasızca dövülürken;
Allah'ın Arslanı, kumdan bir tepenin arkasından nasıl da küheylanı ile belirivermişti birden.
Müslümanlar, “Hamza! Hamza!” diye haykırırken, atından atlamış siyah peçesini sıyırmış hışımla Ebu Cehil'in üzerine doğru yürürken, sırtlanlar nefesini tutmuştu.
“Senin yeğenin yalan söylüyor” diyen Ebu Cehil'e
Allah'ın Arslanı kükreyerek;
“Nereden biliyorsunuz yalan söylediğini? Hiç konuşturmadınız ki!”
Tek bir pençeyle Ebu Cehil'i Ka'be'nin merdivenlerine sererken; arslanlara has itiraf dökülüvermişti dudaklarından;
“Geceleri çölde tek başıma kaldığımda anladım ki Allah dört duvar arasına sığmaz. O(c.c) o kadar büyük ki…”
O günden sonra hiç yalnız bırakmamıştı yeğenini.
Hep yanında olmuştu.
İşte Uhud'da da yanındaydı.
İki elinde iki kılıç yine yeğenini koruyordu.
Göğsünü Güllerin Efendisine(s.a.v) geriyordu.
Önüne kattığı sırtlan sürüleri, çil yavrusu gibi dağılıyordu.
Korku ile hiç tanışmamış bu insana sokulmak imkânsızdı.
Ebu Süfyan'ın karısı Hind, Kölesi Vahşi'ye O'nu göstererek,
“İşte istikbalin!” dedi.
Özgürlüğüne kavuşması, servete sahip olması Hz Hamza'yı öldürmesine bağlıydı.
Vahşi pusudaydı…
Saatlerce bir kayanın arkasında avını bekledi…
Karşısına çıkmaya cesareti yoktu. Bir ara Hz Hamza'nın kumların üzerinde ayağı kayıp sendelediğinde fırlattı mızrağını.
Allah'ın Arslanı, mızrağın geldiği yöne döndü … Yavaş yavaş bir çınar gibi devrildi kızgın kumların üzerine.
“Ya Rasulullah(s.a.v) sen otur biz taşırız” diyen Arslanın sinesinde mızrak, öylece kumların üzerinde yatıyordu.
Güneş ağlıyordu…Gönüller ağlıyordu…
Artık Arslanların gece yürüşü seriyyeler sahipsizdi.
Arslanların gece kükreyişi kesilmişti.
Seriyyelerle çölleri kontrol altına alan, sırtlanların kalbine korku salan, geceleri badiyede yıldırım gibi çadırların çardakların önünden geçen ve kimsenin canına, malına , namusuna dokunmayan Allah'ın Arslanı yıkılmıştı.
O'nun nefes alıp verdiğini görenler hâlâ yanına yaklaşamıyordu.
Bir belgeseldeki mahzuni isimli Arslan geliyor gözümün önüne. Sırtlanlardan yavrularını korumak için uzak ve güvenli bir bölgeyi seçer.
Bir kobranın sinsice yaklaştığını fark edince göğsünü gerer yavrularına.
Kobra Mahzuni'yi sokar.
Sırtlanlar uzaktan bakmaktadırlar. Zehir vücuduna yayıldıkça gücünü kaybeder ve yavrularını son bir defa koklayarak yere yıkılır.
Sırtlanlar onun ölümünden emin olmadıkça yanına yaklaşamazlar.
Arslanların nefesi bile yeter sırtlanları sindirmeye.
Allah'ın Arslanı da yere yıkılınca bir anda harbin kaderi değişti.
Karşı taraf bendi yıkılmış azgın seller gibi gelmeye başladı.
Allah'ın Rasulü(s.a.v);
“Şu gelen gruba kim karşı koyacak” dediğinde Hz Hamza sinesinde bir mızrakla kızgın kumların üzerindeydi.
Gökler ağlıyordu, yer ağlıyordu, Uhud ağlıyordu…
Harp bitmişti. Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Hamza'nın yanına gitti. Kurbanlık koyunlar gibi karnı yarılmış, kalbi koparılmış, kulakları doğranmıştı.
Manzara ürperticiydi.
Güllerin Efendisi (s.a.v) iki büklüm oldu. Aynı memeden süt emmişlerdi. Yüreğinin cızırtıları duyuluyordu.
O sırada Halası Safiye'nin (ra) gelişini görünce; oğlu Zübeyr'e
“Annene söyle geri dönsün, kardeşinin cesedini bu halde görmesin”
Hz Safiye (ra) oğluna; “Eğer ona yapılanı göstermemek için beni döndürüyorsanız ben onun kesilip biçildiğini zaten biliyorum. O bu musibete Allah için uğramıştır. Biz bundan daha beterine de sabrederiz.”
Kardeşinin başına oturur ve sarsıla sarsıla ağlar.
O'nu gören Güllerin Efendisi(s.a.v) de göz yaşlarını tutamaz.
O sırada Cebrail gelerek göklerde “Allah'ın Arslanı” olarak yazıldığını söyler.
Sahabiler de “ üzerini örtecek bir örtü bulamadık” diye ağlıyorlardı.
Harp bitmiş herkes Medine'ye dönmüştü. Hem de her eve yetecek acılarla… Her evden feryatlar yükseliyordu.
Güllerin Efendisi(s.a.v), Hz Hamza'nın evini gördü. Issızdı, kimi kimsesi, ağlayanı yoktu.
“Fakat amcam Hamza'nın ağlayanı yok” dedi.
Büyük sahabi Sad b. Muaz, Ensar kadınlarını toplayarak;
“Önce Hamza'ya sonra kendi şehitlerinize ağlayın” dedi. O günden sonra Medine'nin kadınları önce hep Hz Hamza'ya ağladılar.
Kıyamete kadar bütün Müslümanlar kendi cenazelerinin yanında Allah'ın Arslanına ağlasalardı az gelirdi.
Gök ağlıyordu, yer ağlıyordu.
Güllerin Efendisi'nin yanaklarından yaşlar süzülürken şu müjdeyi veriyordu;
Yorumlar bilal demirel ALLAH BİZE O ASLANLARIN KUYRUĞUNDA BİR TÜY OLMAYI NASİP ETSE.AYAKKABILARINDA BİR TOZ OLMAYI NASİP ETSE.ŞEFAATLERİNE(ÖNCE EFENDİMİZİN S.A.V.) NAİL OLMAYI NASİP ETSE.BİZDE NASİPLENENLERDEN OLSAK.Abdullah Kuloğlu Allah bilmiyor mu?...Mış gibi yapmanın ne alemi var?..Ahirette hesap vermeyecek miyiz?..O zaman..Artık kendimizle yüzleşelim; mahşer gününe bırakmayalım..Yüzleşelim ve helalleşelim..Ben bir başka garabetimize dikkat çekeceğim...Ayetlerden, hadislerden bugüne kadar cemaatin-cemaatleşmenin, tarikat ve tasavvufun-tarikatlaşmanın DİNİliğine dair pek çok delil topladık...Anlattık..Sonunda..Köşe bucak..Her yerde kendi cumhuriyetimizi kurmaya, kendi Mehdimizi ilan etmeye çalıştık..Aslında bir noktadan sonra kendi heykelimizi dikip eğilmeye, kendi putumuza tapmaya başladık!..Şimdi ülkemizde yüzlerce İslami grup, Mehdi, Mesih, Kurtarıcı, Müceddit, hatta Peygamber!..Evet..Türkiye'de ve Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren onlarca, yüzlerce İslami grup, klik, tarikat..Aslında çoğu diğerlerini en hafifinden bid'at olarak görüyor, gerçekte hiç de tasvip etmiyor..Konuşmaya başlayınca ne gıybetler, dedikodular!..Ne ajanlar, şunun-bunun adamı olmalar, neler!..Evet..Tarikat içinde tarikatlar!..Nur Cemaatleri içinde Nur cemaatleri!..Bugün Risale-i Nur Külliyatını basan belki 20 tane yayınevi veya Nur grubu var!..Risale-i Nurlar; Kur'an'dan sonra en çok satan kitap ya!..Asıl vahim olan şu: Bugün ülkemizde ve dış ülkelerde Türkiye merkezli hiçbir tarikat ve cemaat; diğerinin dersine gitmiyor, sohbetine-zikrine katılmıyor, yanlışlıkla katılırsa dışarı çıkarılıyor!..Diğer grup ve cemaatlerin mümkün mertebe kitaplarını, dergilerini, yazarlarını okumuyor, dinlemiyor!..Birisi yanlışlıkla okursa, ona küfre-inkara girmişcesine olumsuz ve şüpheyle bakılıyor!..Neden Nurcular, S. Hilmi Tunahan'ın Kur'an ve Tecvit Öğretim Kılavuz kitabını; Süleymancılar da neden Said Nursi'nin Risalelerini okumuyorlar?..Dinden mi çıkacaklar?...Bir evde aynı ailenin farklı İslami gruplardan bireyleri; birbirlerinin derslerine, zikir ve sohbetlerine katılamıyor; zaten çağrılmıyor, istenmiyorlar!...Bir de bazı İslami cemaat ve gruplarda; parası olmayan, bağış ve himmette bulunmayan, burs veremeyen kişilere hiç iyi gözle bakılmıyor; bu kişiler kısa sürede tecrit ediliyor, cemaatten kopmasına psikolojik baskı zemini hazırlanıyor!...Şimdi bu işler; ne kadar İslam'la, İslam kardeşliğiyle, Kur'an ve Sünnetle bağdaşıyor!..Bazı tarikat ve cemmat önde gelenlerinin bir eli yağda, bir elleri balda!..Kirada veya fakir semtlerinde değil; krallar gibi saraylarda yaşıyorlar...Ama fakir mürit ve mensuplara sık sık en duygusal SAHABE FEDAKARLIĞI sahneleri anlatıp onların iliklerini dahi boşaltmaya çalışıyorlar?!..Artık kanıksamaya başladığımız son derece dramatik SAHABE Fedakarlık ve Cefakarlık öykülerini; tarikat ve cemaatlerin önde gelenlerinde de yaşamalarını, örnek olmalarını bekliyoruz..Çocuklarını burslu olarak daha kaliteli, daha pahalı ÖZEL Kolejde okutmak için verdikleri kıran kırana mücadeleyi mütevazı-sade yaşam alanında da vermelerini bekliyoruz..Seyma Gercekten cok guzel. Allah razi olsun. Yazinin bir yerinde anyi memeden sut emmisler diyor o kismi anlamadim ona dair bir bilgim yok aslinda .Hz. Halime mi emzirmis acaba?yavuz el agrib Ya seyyidina Hazreti Hamza!Senin destanın yüzyıllar sonra yine dudaklarımızda, kulaklarımızda ve gönlümüzde.Allah kıyameti kadar senin nam ı celilini dillerden düşürmesin.Gölgeni üzerimizden eksik etmesin.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.