Biraz erkence varılmış bir hüküm gibi algılayabilirsiniz bu başlığı. Mehmet Ali Bulut
Biraz erkence varılmış bir hüküm gibi algılayabilirsiniz bu başlığı.
Zarı yok. Ben söyleyeyim, siz bir yere not edin. Konumuz: Yeni genelkurmay başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ’un demeci.
Genelkurmay eski başkanı Büyükanıt’tan görevi devralan Başbuğ, geleneği bozmadı ve ‘laiklik’e vurgu yapan bir konuşma yaptı.
Aslında, temas edilen konulara itibarıyla konuşma, gazetelerin birinci sayfasına bile taşınmayacak bir açıklama. Eskinin tekrarından ibaret. Zaten son 20 yılın devir teslim törenlerinden herhangi birini alıp isimleri değiştirseniz, fazla bir şey kaçırmış olmazsınız.
-üniter ulus devlet-
Çünkü bizim askerin en temel vazifesi “laikliği dâhili ve harici bedhahlardan korumak”tır. Nitekim Başbuğ Paşa da sözlerine ‘eski amentü’ ile başladı ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanmaktadır. TSK, Mustafa Kemal’in çizdiği cumhuriyetin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır” dedi.
Bir askerin başka türlü konuşması beklenmezdi. zaten sıkıntı, kavramlara yüklenen yorumlarda yatıyor. Yoksa, bir takım ‘ayrılıkçı’lar dışında ‘üniter ulus devlet’ yapısından rahatsız olan yok. Ama ‘üniter ulus’ kavramına, -bugüne kadar olduğu gibi- demokratik hakların kullanılmasına mani bir mana yüklenirse, faşizme giden bir yol açmış olursunuz. O zaman da hem üniter yapınız, hem ulus kavramınız tartışmalı hale gelir.
-laiklik-
Laiklik kavramına gelince... Çoğunluğun ‘asker’lerden farklı düşündüğü kesin. Çünkü askerin, tek parti dönemi CHP’sinin dayattığı biçimiyle laikliği, ‘dini dışlayan bir yaşam biçimi’ olarak algıladığı biliniyor. Bu anlayışın pratiğe yansımasının ‘laiklik perdesi altında dinsizliğin dayatılması’ şeklinde olması da ister istemez halk ile askeri bu noktada karşı karşıya getiriyor.
Öyleyse acilen yeni bir laiklik tarifi yapmalıyız ki bu konuda hiçbir sıkıntı kalmasın.
Nitekim İlber Ortaylı, aynı ihtiyacı hissetmiş ki İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nda, şunları söylüyor:
“Bazıları laiklikten her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, bazıları da toplum hayatının düzenlenmesinde din dışı kaynaklara dayanan hukuk normlarının egemen olduğu bir hukuk düzenini kasteder. Oysa bu iki koşul laik bir toplumda bulunması gerekli, ama yeterli nitelikler değildir. Laik toplum standart ve monist (tekli) bir yönetim düzeninin ve farklı din ve cinsiyette insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının bulunduğu toplum düzeni demektir” (s. 174)
İşte askerin milletle buluşmasını sağlayacak bir laiklik tarifi. Yıllardır, altı ok dayatmacılığını yansıtan laiklik anlayışıyla asker, giderek yalnızlaşan bir sürece girmişti. Ve CHP eşittir Asker anlayışıyla millet nezdinde ‘müttehem’ bir konuma gelmişti. Asker bunun farkına vardı ve kendini CHP ile aynı çizgide görünmekten geri çekmeye başladı.
Başbuğ’un konuşması, askerin, CHP ile birlikte hareket ediyor olmanın sebep olduğu ‘itibar kaybı’nın artık orduya zarar verecek boyuta vardığının farkında olduğunu hissettirdi.
Esasında Türk ordusu, kendisini zamanın imkân ve eğilimlerine göre konuşlandırmayı bilmiş bir ordudur. Osmanlı’daki modernleşme sürecinin, ordu ile başlaması da bunu gösteriyor…
Bu noktadan bakıldığında Başbuğ’un konuşması bir dönüm noktasıdır. İşte satır başları:
-alt - üst kimlik-
“Küreselleşmeye toptan karşı çıkmak gerçekçi değil. Önemli olan ulusal devlete zarar vermeden küreselleşmenin içinde yer almaktır. ABD bunu çok iyi yerine getiriyor. ’Küresel düşün, ulusal hareket et’ düşüncesi önemlidir.”
Bugün dünyada yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan ‘Glokalizasyon’ denilen yeni süreçte, yerel renklerin, bütünün içinde, demokratik haklarıyla birlikte varlıklarını koruma trendidir. Üst kimlik çatısı altında alt kimliklerin varlıklarını sürdürme hakkı yani…
Dikkat ederseniz, ilk defa bir asker, hem de resmi lisan ile alt kimliklerden söz ediyor. Dolaylı da olsa türk kimliği dışındaki kimlikleri de tanımasıdır. Bu, hem geleceğimiz, hem bütünlüğümüz açısından önemli bir açılımdır. Taba aynı zamanda, askerin kendine ve siyasetçilere güvenidir.
Şöyle diyor Genelkurmay Başkanımız Başbuğ: “Kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve alt kimlikler üst kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa, korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir.”
Bu cümle, ciddi bir uyarı içermekle birlikte aynı zamanda bir alt kimlik varlığının kabulüdür! Oysa bugüne kadar bu ifadeler en azından -sözüm ona veya güya- kelimeleriyle ifade edilirdi.
Burada Bediuzzamanın’ın Münazarat’ta sözünü ettiği ‘Türk, suların toplandığı havuzdur ve havuz kalması gerekir. Pınarlar bizdedir ve bizde kalmalıdır.” cümlesiyle bir mutabakat var.
-tevaif-i müluk-
Bediuzzaman da alt kimliklerin üst kimlik olan ‘türk’ çatısı altında kalması gerektiğini vurgular. Tabii havuz; (yani üst kimlik) pınarların (yani alt kimlik) varlığını ve sürekliliğini de gerekli kılar. Dolayısıyla sayın Başbuğ çok ciddi bir demokratik açılımla, kimlikler konusundaki kireçlenmeyi esnetmiştir.
Ancak bu esneme, devletin yapısını ve bütünlüğünü zedeleyecek bir raddeye vardırılamaz. Yerel demokratik haklar, üst kimliğin reddi haline gelmemeli. Bu konuda herhangi bir zaaf, Anadolu’nun yeniden ‘tevaif-i mülük’ (beylikler dönemi)e dönmesi anlamına gelir ki, bu demokratik hak çatısı altına girmez..
O yüzden de Başbuğ, “Her konuyu tartışabilme özgürlüğü devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamını taşıyamaz.” Diyor ki busönderece önemlidir.
Başbuğ daha sonra çok daha ciddi bir açılım yapıyor ve ordunun, demokrasi karşısındaki duruşunu adeta yeniden belirliyor:
“Devlet, birey ve özgürlük kavramları, var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin, diğerinin aleyhine genişlemesi –bu güne kadar devletin kendi bekası için bireyi yok saydığı gibi- her üçünü birden tehlikeye sokar. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir”
Bana göre bu cümle, hayati önemi haiz bir ifade ve galiba Türkiye’de “ideolojik muhalefet” döneminin kapanmakta olduğunu gösteriyor.
‘Devlet’i, ilk defa ‘birey’le eşit hakka sahip bir konuma oturtan ve onu bireyin hakkıyla eşit statüde değerlendiren şu ifadeler, aynı zamanda 80 yıllık ‘bireyi hiçe sayan’ devletçi gelenekten de bir kopuş gibi geldi bana.
-24. maddeye referans-
Sayın Başbuğ’un en çok dikkatimi çeken ifadelerinden biri de laikliğe 24. madde üzerinden atıfta bulunmasıdır. 24. Madde, aslında din eğitimini düzenleyen bir maddedir ve şöyle der:
”Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.”
Başbuğ “TSK’nın laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu Anayasa’nın 24. maddesinde ifade edilen hükümlere herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.” derken ilginç bir şekilde, laikliğin uygulanmasında dini referans alır.
Nitekim Başbuğ, sosyal ve dini alanlarda cemaatleşmeden şikâyet ederken de ‘kusur’u devlete yüklemektedir. Ve adeta, devleti bireysel görev ve sorumluluklar konusunda daha akılcı ve faydacı bir tutum içine girmeye teşvik ediyor.
Buyurun şu cümleleri birlikte okuyalım: “Herkesin insan onuruna yakışır asgari bir hayat seviyesini sağlamak, sosyal devletin bir görevidir. Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği de bir gerçektir. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar.”
Bu cümleler açık bir şekilde devlete yeni görev tanımı yapmakta ve devletin kendi vatandaşının dini ve sosyal ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğine vurgu yapmaktadır.
* * *
Elbette sosyal değişimler bir anda olmaz. Ve Sayın Genelkurmay Başkanımız Başbuğ’un TSK’nın geleneğini değiştirmeye kalkıştığını da iddia etmiyorum. Ama onun konuşmasının satır aralarında, TSK’nın ‘CHP ile özdeşmiş gibi görünen laikçi statükocu anlayışı’ndan, toplumun genel temayüllerine doğru bir evrimle sürecine girdiğini seziyorum.
Ana muhalefet lideri CHP Genel Başkanı Baykal’ın sadece bir dakika gecikti diye töre alınmayışı da bu sezgimi besleyen zahiri tesadüflerden biridir.
Bence Baykal’ın törene alınmaması son derece ‘nazik’ bir durum... Bence bu yanlış. Eğer geç kalan muhalefet lideri ez kaza AK Parti lideri Erdoğan olsaydı, eminim, ertesi günün manşetleri şöyle olurdu:
“Asker’den muhalefet liderine kırmızı kart!”
Acaba biz de Baykal’ın, şu konuşmanın yapılacağı törene alınmamasını, “İdeolojik muhalefet dönemine son” anlayamaz mıyız?
Zaten siyasetin genel akışı da bu yönde. Eminim önümüzdeki dönemde olmasa bile, bir sonraki seçim döneminde, partiler ideolojik açılımlarıyla değil, “Ben daha iyi hizmet ederim” tezleriyle milletin önüne çıkacaklar.
O zaman da bu millet kısa zamanda o muasır dedikleri milletleri yolda yakalayıp geçer inşallah.
Yorumlar Vedat Mehmet Abi Bey, yazilarinizi begeni ile takip ediyoruz. Fakat yazilariniz genellikle bazen bir ortaokul ogrencisinin bile yapmayacagi gramer ve imla hatalariyla dolu. Bu da yazilarinizi alelacele kaleme almis olabileceginiz suphesini doguruyor. Lutfen biraz daha dikkat. Saygilar.Vevat Mehmet Abi Bey, yazilarinizi begeni ile takip ediyoruz. Fakat yazilariniz genellikle bazen bir ortaokul ogrencisinin bile yapmayacagi gramer ve imla hatalariyla dolu. Bu da yazilarinizi alelacele kaleme almis olabileceginiz suphesini doguruyor. Lutfen biraz daha dikkat. Saygilar.mehmet mehmet ali bey iyi niyetiyle olaylara yaklaşım tarzını hala sürdürüyor.sn bulutun başbuğun konuşmalarındaki satır aralarını iyi okuduğunu söylemek gerek.fakat laiklik vakası hariç gibi.ünlü fizikçinin ifadesiyle -önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur-harp okullarında subay kısmının yetiştirilme tarzına bakılırsa millete ve onun hem milli hem de manevi değerlerine düşman bir subay kadrosunun yıllardır yetiştirldiğini gören olmadı.zaten harp okullarına alınan öğrencilerin nasıl imbikten geçirildiğini bilmeyen yok gibidir.özellikle muhafazakar kesime ve onun evlatalrına konulan ambargo ortadadır.alınan öğrencilerin yüzde 40 ı atesit ruhlu ,yüzde 20 si alevi kökenli mezhepçi ,yüzde 20 si sabetaycı ve ya ermeni dönmesi ,geri kalan yüzde 20 lik dilimde ise ehl i dünya yani makam ve mansıp için koşturan kesimi görmek gerek.ben sn bulut kadar iyimser değilim ve ordunun hem demokrasi hem de inanç noktasında evrilebileceğine inanmıyorum.bugüne kadar konuşmasının ilk cümlesi -demokrasiyi-çağrıştıran tek bir genelkurmay başkanı olmadı ve olmayacak da.bugün güvenilirliği yüzde 40 ların altına düşen bu kurumun ya tasfiyesi ya da yeniden ve hem milli hem de manevi değerler dikkate alınarak yapılandırılması gerek.yoksa her gün kyımet i harbiyesini kaybeden bu kurum ile ülke de yıkımın eşiğine gelecek ve iflas edecektir.KUVAYI MEDYA Şok!...Şok DIŞ İlişkiler!...DOĞAN YAYIN HOLDİNG A.Ş. 27/07/2004 TARİHLİ OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI TUTANAĞI....
“Doğan Yayın Holding A.Ş.’nin 2003 yılına ait Olağan Genel Kurulu 27/07/2004 günü, saat 10:30’da, Hürriyet Medya Towers Güneşli İstanbul adresinde İstanbul Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü’nün 26.07.2004 tarih ve 45163 sayılı yazılarıyla görevlendirilen Bakanlık Komiseri Güner Onur gözetiminde toplandı.
Toplantıya ait ilanların Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin 12.07.2004 tarih ve 6090sayılı nüshasında ve 11.07.2004 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlandığı ve ortaklara12.07.2004 tarihinde iadeli taahhütlü mektupla gönderildiği görüldü.
Hazirun Cetvelinin incelenmesinden, 300.093.885.000.000.-(üçyüz trilyon doksanüç milyar sekizyüzseksenbeş milyon) TL.'den ibaret şirket sermayesini temsil eden 30.009.388.500.-(otuz milyar dokuz milyon üçyüz seksensekizbin beşyüz) adet hisseden 20.953.274.087.- adet hisse asaleten ve 727.990.501- adet hisse vekaleten olmak üzere toplam 21.681.264.588- adet hissenin temsil olunduğu ve böylece kanun ve ana sözleşmede öngörülen asgari toplantı nisabının mevcut olduğunun anlaşılması üzerine toplantının yapılmasına Bakanlık Komiseri tarafından müsaade olundu.
1. Divan Başkanlığı'na Erdem Değerli, Oy Toplama Memurluğu'na Aslıhan Dumlu ve Katipliğe Elvan Cumhur oy birliği ile seçildi.
2. Başkanlık Divanı toplantı tutanağını ortaklar adına imzalamaya oy birliği ile yetkili kılındı.
3. Yönetim Kurulunun şirket kayıtlı sermayesinin 550.000.000.000.000,-TL’ye artırılması ve bu meyanda ana sözleşmenin 2-4,7-36. maddelerinin değiştirilmesi ile ana sözleşmeye 37-39. maddelerin eklenmesine mütedair önerisine ilişkin olarak Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05/07/2004 tarih ve 17962 sayılı izninin ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı İç Ticaret Genel Müdürlüğü’nün 08/07/2004 tarih ve4873 sayılı izninin alınmış olduğu görülerek, ana sözleşmenin aşağıda gösterildiği şekilde değiştirilmesine hissedarlardan BBH/ The Master Trust Bank Of Japan Limited, BBH/Sei Institutional International Trust Emerging Markets Equity, BostonSafe Deposit and Trust Company/Sovereign Emerging Markets Equity Pool, Boston Safe Deposit and Trust Company/Central States Southeast & Southwest Areas Pension Fund vekili Vuslat Sümen’in 511.320.190 adet red oyuna karşılık 21.169.944.398 adet kabul oyu ile oy çokluğu ile karar verildi.”
Tutanaklara göre Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Doğan Yayın Holding’in hisselerinin 511.320.190 adedi belgede isimleri yazılı şu yabancı kuruluşlara satılmış olduğu ortaya çıktı.
BBH/ The Master Trust Bank Of Japan Limited
BBH/Sei Institutional International Trust Emerging Markets Equity
Boston Safe Deposit and Trust Company/Sovereign Emerging Markets Equity Pool
Boston Safe Deposit and Trust Company/Central States Southeast & Southwest Areas Pension Fund
Ayrıca Kuva-yı Medya’nın ulaştığı İMKB kayıtlarına göre; Aydın Doğan sahibi olduğu Doğan Yayın Holding, yaklaşık 340 milyon YTL'lik (91 milyon 300 bin YTL nominal) hissesini de 28 Temmuz 2005 tarihi itibari teminat amaçlı olarak Hollandalı kuruluş Asset Repackaging Trust Six BV’na devretti.
Bunun dışında Kuva-yı Medya’nın ele geçirdiği Rekabet Kurumu’na ait bir başka belge de, Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Milliyet gazetesinin hisselerini de Amerikalı şirketlere sattığını ortaya çıkardı.
Rekabet Kurumu’nun 28.08.2003 tarih ve 03-59/724-337 sıra no’lu belgesine göre Milliyet Gazetecilik AŞ’nin ortaklık dökümünde Doğan Ailesi’nin yanı sıra iki de Amerikan ortağı bulunuyor:
Milliyet Gazetecilik A.Ş.'nin Sermaye Yapısı
Pay sahibi / Sermaye Miktarı
Doğan Yayın Holding A.Ş. 15.753.970.347.000
Aydın DOĞAN 48.628.139.500
Işıl DOĞAN 25.200.000.000
Hanzade Vasfiye DOĞAN 16.800.000.000
Yaşar Begümhan DOĞAN 16.800.000.000
Vuslat Sabancı DOĞAN 16.800.000.000
GMO Emerging Markets Fund 480.492.000.000
GMO Emerging Countries Fund 35.491.000.000
TOPLAM 16.394.181.486.500
Belgeye göre Milliyet gazetesinin ortaklık yapısında, Amerikalı GMO Emerging Markets Fund’un 480 milyar 492 milyon liralık GMO Emerging Countries Fund’un ise 35 milyar 491 milyon liralık hissesi görünüyor.
Doğan Grubu’nun, Milliyet gazetesinin 10 Kasım 2002 tarihli nüshasında GMO’yu “Merak edilen yabancı” olarak kamuoyuna sunduğu anlaşıldı. Milliyet’in GMO ile ilgili haberi şöyle:
http://www.milliyet.com.tr/2002/11/10/ekonomi/eko03.html
Merak edilen yabancı
“ABD’li GMO’dan 35 milyon dolarlık alım
Geçen hafta kısa vadeli işlem yapan yabancı traderlar satış yaparken Gedik Menkul Değerler’den gelen 35 milyon dolarlık yabancı alımı piyasayı şaşırttı. ABD orjinli GMO Emerging Market adlı fon, Gedik’ten üç gün içinde 35 milyon dolarlık alım yaptı. 20 milyar dolarlık müşteri portföyüne sahip GMO, daha çok gelişmekte olan piyasalara, uzun vadeli yatırım yapmasıyla tanınıyor.
Türkiye sermaye piyasasına ilk kez 1994 krizinde giren Fon, borsanın 1999 yılındaki yükselişinde Petkim’i 3.000’lerden alıp, 20.000’lerde satarak büyük bir kazanç elde etmişti. Piyasada, GMO’nun öncü diye kabul edilen fonlardan olduğu ve uzun vadeli yatırım yapan diğer fonların da Türkiye’yi izlemeye aldığı konuşuluyor.
Yaz aylarında da alım yapmış
Krizden çıkış dönemlerinde pozisyon almasıyla tanınan GMO’nun yöneticileri yaz aylarında Türk şirketlerini ziyaret ettiler. Başbakan Ecevit’in hastalığının gündeme gelmesiyle, alım zamanını erteleyen Fon’un yaz aylarında da yine Gedik Yatırım aracılığıyla 15 milyon dolarlık alım yaptığı öğrenildi. Fon son alımıyla birlikte İMKB’de 50 milyon dolarlık alım yapmış durumda.
GMO, 1997 yılında Rusya pazarında meydana gelen büyük potansiyeli farkederek bu piyasaya giriş yaptı. Uzmanlar geçtiğimiz hafta satış yapan yabancı tredarların gözlerinin Türkiye’deki gelişmeler çevrildiğini yeni hükümetin kurulmasının ardından yabancıların borsada yüklü miktarda alımlar yapabileceğini dile getiriyorlar.”
Şirketlerindeki her tür sermaye hareketlerini özellikle yabancı alımları kamuoyuna duyurmak için özel bir çaba sarfeden Doğan Grubu’nun, GMO’ya yaptığı yaptıkları hisse satışlarını niçin haber yapıp kamuoyuna duyurmak yerine sır gibi sakladığı merak konusu oldu.
Medya ve finans çevreleri, “Aydın Doğan’ın ne kadar yurtsever olduğu ‘Yurtsever Benzin' sloganının işlendiği reklam filminde 150 bin dolarlık 2005 model Corvette C5 kullanmasından belli oluyor” değerlendirmesinde bulundular.
Kuva-yı Medya’nın Türk Milletine verdiği SÖZ hala geçerlidir
Aydın Doğan’ı rezil rüsva ettiği medyadan alıp, gençliğinden beri hayalini kurduğu Kelkit'teki Organik Tarım Çiftliği’nin başına geçireceğiz.
Medyaya kapak attığı ilk günden beri halkın haber alma özgürlüğünün önünde bir engel olan Aydın Doğan medyadan çekilecek ve asli işi olan HAYVAN YEMİ SATICILIĞINA geri dönecektir.
Kazım Mandelina Yaşar Nuri'yi de KADIN yaktı! Ah o Ünlülerin KADINLARI! Abdullah Öcalan'ın Kesire'si, Abdullah Çatlı'nın Gonca'sı, Cem Ersever'in Ayça Gedikoğlu'su...Cem Boyner de, Erkan Mumcu da, Mustafa Sarıgül de, Mesut Yılmaz da GÜZEL KARILARINI göstererek siyaset sahnesine çıkmışlardı, ama... Rahmetli Özal'ı da Semra yakmıştı hani..Ecevit'i de Rahşan!Beyhan Fenmen JİTEM'in DERİN BAĞLANTILARI ve kim bu Ayça GEDİKOĞLU ve Hüsamettin TÜRKMEN?..:Ankara’da tutuklandığını ve Irak’a iadesini beklerken yanına Cem Ersever’in geldiğini anlatan Hüsamettin Türkmen, Ersever’in kendisine, “Türkeş’in emriyle buradayım, rahat ol” dediğini anlatıyor.
Daha önce “Bağeğmediler” adlı kitabıyla 12 Eylül öncesi yaşadıklarını anlatan Ülkücü eylemci Yusuf Ziya Arpacık şimdi de “Yolbaşı” isimli kitabında Kerkük Türklerinin mücadelesini anlatıyor. Arpacak’ın, İlteriş Yayınları tarafından basılan “Yolbaşı / Irak Gerçeği ve Türkmenlerin Direniş Öyküsü” kitabı bu hafta piyasada olacak. Kitapta faili meçhul bir cinayete kurban giden ve basında JİTEM olarak anılan Jandarma İstihbaratı’nın Güneydoğu’daki biriminin kurucularından olduğu öne sürülen Binbaşı Cem Ersever’le ilgili ilginç anekdotlar da yer alıyor.
‘Sen Kerkük’te lazımsın’
30 Ocak’taki seçimden birkaç gün önce liderliğini Hüsamettin Türkmen’in yaptığı Türkmen Milliyetçi Hareketi’nin Kerkük’teki genel merkezinin Amerikan askerleri tarafından basılarak ruhsatlı silahlara el konulmasını olayı da detaylarıyla birlikte anlatılıyor.
Kitapta, HüsamettinTürkmen’in Kerkük’ten firar ederek Ankara’ya geldiği ve MHP’nin merhum lideri Alparslan Türkeş ile görüştüğü de açıklanıyor. 1973′te Ankara’ya gelen Türkmen, Kerkük’lü bir arkadaşı ile Bahçelievler’deki MHP Genel Merkezi’ne gidiyor. Kerkük’e gizlice sokulan Ülkücü yayınlardan Hasret Dergisi okuyarak Türkeş’e hayran olan Hüsamettin Türkmen, ilk görüşmenin heyacanı ile Türkiye’de kalarak Türkmen davasına hizmet etmek istediğini söyler. Türkeş’in cevabı ise şöyle olur: “Hayır evladım.. Size oralarda ihtiyaç var. Kerkük’e dön ve yurduna sahip çık.”
Kitapta, Irak Türkmen Milliyetçi Hareketi Lideri Hüsamettin Türkmen’in eski dostu ve kankardeşi olarak anılan Emekli Binbaşı Cem Ersever hakkında Susurluk Raporu’nda Irak Türkmenleri ile ilişkilerinin çok iyi olduğu, aslında kendisinin de Kerkük asıllı bir aileden geldiği belirtliyor. 1993′te görevinden istifa eden Ersever, Aydınlık dergisine yaptığı şok açıklamalarla gündeme geldi. Ersever, sevgilisi olduğu öne sürülen bir kadın ve PKK itirafçısı bir arkadaşıyla aynı günlerde kurşunlanarak öldürüldü. Her üçünün cesedi de Ankara’nın farklı bölgelerinde bulundu. Arpacık’ın kitabında Hüsamettin Türkmen ve Ersever’in nasıl tanıştıkları anlatılıyor.
“Türkeş’in emriyle buradayım”
İlematgah almak için Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne giden Türkmen, aynı gün gözaltına alınarak ırak’a iade edilmek üzere Silopi’ye gönderilir. Burada bir hücrede tutulan Türkmen’in imdadına Alparslan Türkeş yetişir. İade edilmesi halinde idam edileceğinden kuşkusu olmayan Türkmen, bir sesle kendine gelir: “Kerküklü bir hemşerim varmış burada, kimdir o?” Bundan sonrası kitapta şöyle anlatılıyor:
“Parmaklığın önünde genç bir subay belirmiş ve pervasızca konuşmaya devam ediyordu: ‘Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk gelse seni Irak’a sürgün edemez. Türkeş’in emriyle buradayım, rahat ol.’ Silopi Jandarma Bölük Komutanı Üsteğmen Cem Ersever o gün izinli olduğu halde kendisi bilgilendirildiğinden derhal görev yerine dönmüş ve olaya el koymuştu.”
Ersever’in ekibi dağıtan ilişkisi
Kitapta Cem Ersever ile Türkmen’in ilişkisinin silah arkadaşlığına dönüştüğü de anlatılıyor. 1970′lerin sonlarında Silopi’de çıkan olaylar sonucunda Cem Ersever de açığa alındığı gibi Hüsamettin Türkmen de deşifre oluyordu. Türkmen, MHP Genel Merkezi tarafından gizlenmesi için Çankırı Çerkeş İlçe teşkilatına gönderilir. Bir süre burada kalan Türkmen daha sonra Manisa Kırkağaç’a tayin edilen Cem Ersever’in yanına gider. Ekibe, daha sonra PKK ile bir çatışmada hayatını kaybeden Yüzbaşı Hakkı Akyüz de katılır. Kitapta sözkonusu ekibin çalışmalarından rahatsızlık duyulduğu, Ersever ile Türkmen’in yanı sıra bazı kişilerin de 1981′de tutuklanarak Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne konulduğu belirtiliyor. Ersever ve arkadaşları 10 günlük bir tutukluluğun ardından Hasan Sağlam Paşa’nın talimatıyla serbest bırakılırlar. Ne varki Ersever ile Türkmen’in arası bir olay yüzünden açılır, iki eski dost yollarını ayırırlar. Kitapta bu olay şu şekilde anlatılıyor: “Cem Ersever’in yıldızının kaydığı günler yaklaşmaktadır. Ayça Gedikoğlu isimli Akçaabatlı ‘Aydınlıkçı’ genç bir kızla ilişki kurmuştur. Bu olay Hüsamettin Türkmen ve arkadaşları tarafından tasvip edilmez. Arkadaşlarının çoğu onu terk ettiler.”
Türkmenlere eğitim
Irak’ın Amerika tarafından işgal edilmesi üzerine Kerkük’e giden Yusuf Arpacık kitabında Türkmen mukavemet hareketlerine ilişkin tanık olduğu olayları anlatıyor. Daha önce Karabağ’da Azerilere eğitim veren Arpacık, aynı amaçla Kerkük’e de gitmiş. Arpacık, Kerkük’lü gençlere silahlı saldırılara karşı korunmaları amacıyla eğitim vermiş. Kerkük meselesine ilişkin önemli anekdotlar anlatan Arpacık, Türkmen direnişinin önemli isimlerine geniş yer vermiş
Otel duvarındaki imza
Türkmen, Türkeş’in talimatı üzerine Kerkük’e dönerken Zaho’da gözaltına alınır. Daha sonra da Gizli Servis tarafından Irak’ın Sibiryası olarak nitelendirilen Nasıriye’ye sürgün edilir. 1 yıl kadar Nasıriye’de bir otelde ikamete mahkum edilen Türkmen, otel odasında bir başka sürgünün duvara yazdığı bir yazı ile karşılaşır. Yazı, arapça olarak, “Şüphesiz insan devrim için vaziyet oluşturma kudretine sahiptir” fadeleri vardır. Yazının altındaki imza ise Taha Yasin Ramazan’dır.
Ersever, Kerküklüymüş...
uveysi efendim genel olarak genelkurmay baskanimizin satiraralarini ve acik ifadelerini guzel yorumladiginizi dusunuyorum. deniz baykalin tesadufi olmayan ama faili tarafindan bilincli de olmayan iceri alinmayisi ile yapilan konusmanin icerigi ile paralelik bulmaniz da guzel. ancak ben ideolojik muhalefetin bu konusmadan hareketle bittigi kanaatinde degilim. ayrica sizin bu degerlendirmenizle bana gore bir tesbitten ziyade bir temenni icinde oldugunuzu dusunuyorum. elbetteki ciheti askeriyenin ulkemizin en nadide insanlarindan secildigi dusunulurse sizin de ifade ettiginiz gibi dunyayi iyi okumalari modern hayati ve gelismeleri takipte oncu olmalari beklenmelidir ve oyledir de. ancak ideolojik bagnazlik da kolay vazgecilecek bir durum degildir. bagnazligin oldugu yerde makul davranis olamaz. sayin genelkurmay baskanin okudugu metin entellektuel seviyesi yuksek bir metin olarak karsimiza cikmakla beraber unutulmamalidirki birkac kisi tarafindan hazirlanan bir metin olup askerin umumunun dusuncesi olarak kabul edilemez. saygilarimla
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.