|
|
|
|
|
Bir darbenin arkeolojisi
Türk demokrasi tarihinin en önemli gelişmelerinden birisi şüphesiz 27 Mayıs 1960 askerî darbesidir. Bu darbe Türkiye’de çoğulcu demokratik geleneğin ciddî bir şekilde kırılmasına neden olduğu gibi, aynı zamanda kendisinden sonraki pek çok gelişmeye ve tartışmaya da zemin hazırlamıştır.
Taceddin Kayaoğlu
Söz konusu tartışmaların yoğunluğu; Demokrat Parti’nin kapatılması, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan gibi üç önemli siyasinin idam edilmesi üzerinden gitmektedir.
Bununla birlikte meselenin bir diğer yönü vardır ki, şimdiye kadar dikkatlerden kaçmış veya kaçırılmış gibi görünüyor. Evet, 27 Mayıs Cuntası, askercil iradesi ve eylemleri ile demokrasi geleneğimize büyük ve altından kalkılması güç bir darbe vurmuştur. Lakin bu darbeyi ve sonuçlarını kanaatimce çok daha önemli kılan husus Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde yapılan büyük tasfiye hareketidir. Bu tasfiye süreci -sanki, tarih tekerrür edercesine- aynen Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indiren İttihatçı cuntanın Osmanlı ordusunda yaptığı tasfiye hareketini hatırlatmaktadır. Bilindiği üzere İttihatçı cunta, Sultan Abdülhamid’i tahttan indirdikten sonra ona destek verdiklerine inandıkları çok önemli üst düzey subayları görevden uzaklaştırmışlar, yerlerine genç ve tecrübesiz isimleri getirmişler, bekleme sürelerine riayet etmeden rütbe terfii yaparak ordu hiyerarşisini bozmuşlardır. Bu zincirin sebep olduğu şey ise Balkan Savaşları faciası idi. Burada bir parantez açarak şu soruyu sormak gerekiyor; Acaba İttihatçı cuntanın bu tasfiye hareketi ile Alman askerî ekolünün Osmanlı ordusu içerisindeki tırmanışı arasında nasıl bir bağlantı bulunmaktaydı ve bu bağlantı hangi zeminlerde bir araya gelerek Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na taşımıştır?
Biraz önce de ifade ettiğim üzere, benzer bir askerî tasfiye hareketi 27 Mayıs Darbesinden sonra da söz konusudur1. 3-4 Ağustos 1960 tarihinde başlayan tasfiye hareketinde; 235’i general olmak üzere yaklaşık 5.000 Türk silahlı kuvvetler subayı emekliye sevk edilmiştir2. Emekliye sevk edilenler arasında Kara Kuvvetlerinden 5 orgeneral, 123 korgeneral, 54 tümgeneral; Deniz Kuvvetlerinden 1 oramiral, 2 koramiral, 3 tümamiral, 9 tuğamiral ile Hava Kuvvetlerinden 4 korgeneral, 7 tümgeneral, 14 tuğgeneral ve Jandarma Genel Komutanlığından 5 tuğgeneral bulunuyordu. Yerlerine ise aynı miktarda albay terfi ettirilmişti3. Ordunun üst kademesi ise şu şekilde düzenlenmişti; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Genelkurmay İkinci Başkanı Tuğgeneral Şefik İlter, Kara Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral İrfan Tansel, Jandarma Genel Komutanı Tümgeneral Nurettin Onur, Birinci Ordu Kumandan Vekili Tümgeneral Cemal Tural, İkinci Ordu Kumandan Vekili Tümgeneral Ali Keskiner ve Üçüncü Ordu Kumandan Vekili Korgeneral Celal Alkoç. Bu mesele o kadar ciddî idi ki, dönemin NATO Başkomutanı Amerikalı General Norstad, “Ruslar bir atom bombası atsaydı, bir hamlede bu kadar Türk generalini saf dışı bırakamazdı.” demek zorunda kalıyordu.
Bu önemli subay operasyonunun arkasında yatan sebeplerin ne olduğu üzerinde şüphelerimiz vardır. Hareket acaba tamamen millî bir ihtiyaçtan mı kaynaklanmıştır, yoksa bir dış tesir tasfiye hareketini yönlendirmiş midir? Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçteki rolü ile ilgili tavrı önemlidir. Metin Toker’e göre; Amerika daha ihtilalden evvel böyle bir gençleştirmenin lüzumunu çok söylemiş ve hatta çeşitli heyetler aracılığı ile raporlar vermiştir4. Bu raporların etkisi ile olsa gerek 1954-1955 yılları içerisinde orduda bir tasfiyenin yapılmasını gerekli görenler vardı. Buna gerekçe olarak; Türk ordusunda eski harp sistemini temsil eden subaylar ile yeni harp taktiklerini içeren Amerikan sistemini tercih eden subaylar arasındaki anlaşmazlıklar gösteriliyordu. Ordunun gençleştirilmesini isteyenlere göre; eski sistemde yetişmiş olan kurmay subaylar, bilgi bakımından Amerikan doktrinine göre yetişen subayların yanında zayıf kalıyorlardı. Oysa Türk ordusu, NATO devletleri orduları içerisinde yer alıyordu. Hazırlanan bütün stratejiler yeni usûllere göre yapılıyordu. Türk ordusunda eski sisteme göre yetişmiş olanlar bu yeni sistemi doktrin kursları görerek ancak anlayabiliyorlardı ve fakat sayıları azdı. Onlar bu sebeplerden dolayı yeni yetişen subayları çekemiyorlardı. Öyle ki, Harp Akademilerinde öğretmen olarak görev yapan bu eski subaylar statülerini korumak adına Akademik sistemi baltalayarak yeni doktrinler ile yetişen subay mevcudunun az olması için 5 sene müddetle orduya kurmay subay mezun etmemişlerdi5. Dönemin Millî Savunma Bakanı Fahri Özdilek’e göre de; eski şartlarda daima iktisadî ve personel imkânsızlıkları bakımından baskı altında olan ordudan yapılan bu gençleştirme işlemi sonucunda artık tazyik kalkacak ve Türk ordusu en liyakatli biçimde NATO’daki yerini alacaktır. Yine Özdilek’ten anlaşıldığı kadarı ile elçi bulunan generallerin bile emekliliği düşünülmekte idi6.
Konuyla ilgisiz gibi görülebilir, lakin bir hususa dikkat çekmekte fayda var; tesadüf müdür? bilinmez. Latince’de “iki tarafı keskin kılıç” anlamına gelen “Gladyo” sözcüğünü isim olarak kullanan bir örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan “Stay Behind” tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi. Sardunya Adası’nda örgütün ilk eğitim kampı kuruldu ve Kuzey İtalya’da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturuldu. Resmî adı “Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Coordination Committee) idi. 1956 sonrasında ikisi kadın 622 kişi ABD ve İngiliz gizli servisleri tarafından eğitildi. İtalya’da “Temiz Eller Operasyonu”na bağlı olarak Gladyo’yu ortaya çıkaran soruşturmalar esnasında bu 622 kişinin grup lideri oldukları, her grup liderinin belirli sayıda kişiyi idare ettiği ve böylece toplam sayının 15.000’e yaklaştığı ortaya çıktı. Türk ordusunun gençleştirilmesine yönelik Amerikan raporlarının gündeme geldiği tarihlerin bu örgütün kuruluşu ile aynı döneme denk gelmesi kim bilir belki de bizdeki Gladyocu sızmalarında başlangıç tarihi oluyordu.
Yakın dönem askerî tarihimizin en büyük subay tasfiye hareketi7 22 Ağustos 1960 tarihinde sonuçlanmıştır8. Zorunlu emekliye ayrılan subaylar geri dönme çabası ile Emekli İnkılap Subayları Derneği’ni (EMİNSU) kurmuşlarsa da9 tarihçi William Hale’e göre; çoğunun sivil görevlere atanması bu tepkilerin yarıda kalmasına yol açmıştır10.
Tasfiye hareketi düşünülürken, diğer taraftan Millî Birlik Komitesi zorunlu emekliye sevk ettiği subayların sivil hayatlarına yönelik ekonomik ihtiyaçlarının karşılanması için onlara yüksek ikramiye ve emeklilik maaşı vermek arayışına giderek bir bütçe oluşturma çalışmasına başlamıştı. Yapılan araştırmalar neticesinde devletin imkânlarının bu meblağı karşılayamayacağı görüldü ve Amerika’dan yardım isteme yoluna gidildi. Bunu kabul eden Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye 1 Temmuz 1960’tan başlayan carî yılı içerisinde savunmayı destekleme programı altında hibe olarak 34.4 ve 12 milyon dolarlık bölümler halinde yardımda bulunacaktır11.
Sonuç itibariyle, bu tasfiyelerden sonra Millî Birlik Komitesi’nin ordu ve devlet hiyerarşisi üzerindeki etkinliği çok daha fazla artmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 1960 tarihine bağlı olarak Amerikan harp doktrinleri ve Amerikan ekolü ile yetişen subay oranları güçlü bir şekilde kendisini hissettirmeye başlamıştır.
O günden bugüne neler oldu; 12 Mart 1971 Balyoz harekâtı (darbeye karşı darbe), 12 Eylül 1980 “Bizim çocuklar” darbesi, 28 Şubat 1997 Post-modern darbe, 27 Nisan 2007 e-bildirge, Michael Rubin’in ulusalcı çığırtkanlıkları, vs… vs…
05.Ağustos.2008 15:09:37
|
|
|
|
|