Rahmetli Ahmet Kabaklı hocamızın ‘Temellerin Duruşması’ kitabını ilk okuduğumda bayağı heyecanlanmıştım. Çünkü cesur bir çıkıştı. Tabuları değiştirecek iradeler, ancak böyle cesur ve aklı başında çıkışlarla şekillenip ortaya çıkar. Mehmet Ali Bulut
İnsanlar, kolay kolay içine doğdukları sistemi değiştirmek istemezler. İnsanın zihin sistemi bir kere oluştu mu nasıl onu değiştirmek kolay olmuyorsa, devletlerin ilk yapılanma biçimleri de kolay kolay değiştirilemiyor.
Çünkü o sistem, kendisinden beslenen özel ve tüzel kişilikler yaratıyor ve zamanla o insanların bireysel çıkarı ile sistemin savunulması aynı şey haline geliyor. Yani sistemi savunurlarken aslında aynı zamanda kendi çıkarlarını savunurlar. İşte şu anda Türkiye’de yaşanmakta olan süreç bu!
Bu katı ve dogmatik rejimin devamını isteyenler, aynı zamanda ondan beslenenlerdir. Elbette ki, iddialarını bir takım soyut maksatlar ve kutsallara bina edecekler: Ulusalcılık, laikçilik, cumhuriyetçilik vs gibi…
Bediuzzaman, tek partili dönem CHP’sini, ‘halka rağmen halka karşı’ varlığını sürdürebilmeyi ‘memura rüşvet vermesi’ne bağlar ve bunu eleştirir. ‘Memur’ halkın hizmetkarı iken, CHP, onu ‘efendi’ yaptı ki onun sayesinde halkı dizginleyebilsin…
* * *
Ben, laikçi rejimimin zihni yapısını; hayata dair tutum ve ilkelerini (paradigmalarını) 0-3 yaş arasında oluşturmuş ve bir daha da kendisini güncelleyememiş bir çocuğun zihin yapısına benzetiyorum. Bilirsiniz, insanın, hayat içindeki tavır ve davranışlarına esas teşkil edecek zihinsel kodlamalar, -afedersiniz- altımıza etmemizin bile mazur görüldüğü o sübyan çağımızda oluşur.
Sonra insan büyüdükçe ve değişik ortamlara girdikçe o ilk dönemde –aslında ilk anayasa- oluşturduğu yasalar bütününü gözden geçirir ve davranışlarına esas teşkil etmek üzere değiştirir. Bunu yapamazsa zaten hayatın dışına atılır veya hasta kabul edilir.
Mesela, çocuğun o yaşlarda ateşe yaklaşmak tehlikelidir. Çocuk için o bir ‘yasak’tır. Çünkü o yaşlarda ateşi kontrol etme kabiliyeti yoktur. Sonra büyür ve ateşe dair yargısını da değiştirir. Bu değişikliği yapamazsa o çocuk artık ‘hasta’ muamelesine tabi tutulur.
İşte bizim rejimin ‘katı laikçi’ tutumu da buna benzer. Ne zaman onlardan biriyle karşılaşsam veya ne zaman birilerinin tanrıya seslenir gibi 10. yıl marşını söylediğini görsem acırım. “Kendini geliştirememiş, güncelleyememiş bir garip!” der geçerim.
* * *
Dünyada, bizim gibi kuruluş dönemindeki korkularından kurtulamayan, ‘çocukluk dönemindeki prensipleri’nden vazgeçemeyen birkaç devlet vardı. Rusya ve ondan etkilenerek, Çin, Arnavutluk ve Küba…
Büyük ve kahredici bir duygusallıkla sarıldıkları sosyalizm, sonunda, geniş ve namütenahi imkânlarına rağmen Rusya’yı, ilerleyemez ve gelişemez hale getirmişti.
Sosyalist temellerin ve onun ışığında oluşturulmuş paradigmelerın, Rus toplumunu ileriye taşımak şöyle dursun, artık gerilettiğini ilk anlayan Leonid Brejnev oldu.
1979'da, Brejnev, Rus halkını ‘muasır medeniyet seviyesinin gerisine düşüren’ sosyalist yapılanmayı değiştirmek gerektiğini hissedip önerince, zaten böyle bir şey beklediği belli olan dönemin devlet başkanı Mihail Gorbaçov da destek verince Rusya’daki değişim süreci başlamış oldu.
Bu sürece Ruslar, ‘Perestroyka’ (yeniden yapılanma) dediler. Tabii bu, kan ve gözyaşı üzerine inşa edilmiş despot SSCB için yıkıcı sonuçlar da getirmedi değil. Ama emin olabilirsiniz ki, SSCB’nin gönüllü bir ‘yeniden yapılanma’ ile uğradığı zarar, şartların dayatmasıyla yapmak zorunda kalabileceği bir değişikliğin Rus halkına vereceği zararın yanında çok hafif kalmıştır.
O yüzden de Rus halkı, birtakım sosyal problemler dışında ciddi bir problem yaşamadı o süreçte. Bunun nedeni, ‘yeniden yapılanmaya ihtiyaç var’ diyenlerin aynı zamanda, sistemin rantını yiyenler olmasıydı elbet.
Bizdeki durum farklı! Sistemin rantından yararlananlar, değişime yanaşmıyor. Yanaşmak şöyle dursun, bu dayatmacı rejimin devamını sağlaman için ona dair yeni kutsallar ve semboller oluşturup, toplumu kamplaşmaya zorluyorlar. Sistemle ilgili en makul eleştiriye bile, bir karşı devrimci mantığıyla yaklaşıyorlar. Sistemin, yeni ihtiyaç ve taleplere göre evirilmesine ve kendisini olgunlaştırmasına müsaade etmiyorlar.
İşte, askerin darbeciliği, yargının kanunsuzluğu, ulusalcıların –ben müsbet milliyetçiliğe karşı değilim- silahlı çeteciliği, medya patronlarının tefeciliği, basının ikiyüzlülüğü hep bundan… Çıkarlarını sistemin devamına endeksledikleri için, aslında sistem diye kendi zorbacı düzenlerini savunuyorlar.
Böyle olunca, sistemi dönüştürme işi bizzat halka düşüyor. Halk da elindeki sandık sayesinde sistemi eviriyor, dönüştürüyor. Sonuna kadar gitmeye de kararlı görünüyor. Ama Demokrat Parti şemsiyesi altında ama ANAP şemsiyesi altında ama Ak Parti şemsiyesi altında… Bu uğurda bir başbakanını iki bakanını birkaç partisini feda etti ama sonuç da aldı.
İşte bakın, rejimin amentüsü olan altı ok’un çoğu kırılmış. Toplum bir yol bulup kendini güncellemiş. Yani Türkiye bütün engellemelere, darbelere rağmen büyümüş, gelişmiş, kendisini güncellemiş ve hala güncelliyor. Bugün yaşanmakta olanlar da bu gelişme ve büyümenin patırtıları.
Çocukluk döneminde edindikleri paradigmalarını değiştirmekte güçlük çeken ve hala sistemin yarattığı ranttan beslenen çok az sayıdaki ‘eski tüfek’ ve onların ‘kendilerini meşrulaştırmak için’ yarattıkları ‘ulusalcılık’ gibi, her toplumda az çok bulunan bir duygusallığa kapılmış kesimlerin inatlaşmalarıdır.
Fazla devam edemez. Temellerin duruşmasında, millet, kendi temel değerlerini hâkim kılmaya karar verdiği için belki bir dönem daha avazları çıkar, sonra milletin bulunduğu noktaya gelirler.
Türk halkı, temel hak ve hürriyetlerden yararlanma konusunda herkesin eşit olduğunu, devletin yapısının demokrat ve laik olması gerektiğini benimsemiş Müslüman bir topluluktur. Yaşamını da bu çerçevede yeniden tanzim etmek (perestroyka) istemektedir. Nitekim de siyaseti evirerek bunu gerçekleştiriyor. Halk kendi temellerin atarken, dayatmacı sistemin temelleri de çöküyor.
İşte yaşananlar, bu yeni döneme ayak uyduramayanların patırtısıdır. Fazla sürmez. Çünkü artık yeni döneme girdik bile…
Haaa şu günler, elbette hala dumanlı havalardır. Dumanlı havaların, kimlerin işine geldiği malum. Görüyorsunuz fısıltılar çoğaldı. Yakında hiç ummadığınız bir takım insanların sisteme yeniden ‘hulus çıkarma’ yarışına girdiğini de görebilirsiniz. Şu veya bu şirketin başına ‘Baransel’lerin getirildiğini de görebilirsiniz.
Merak etmeyin, sis çabuk dağılır. Ve perde kalktığında hepsi ayıplı halleriyle yakalanacak ve o halleriyle halkın önüne geleceklerdir…
Yorumlar mehmet fazıl seni seviyorumYusuf Alper Yahu kıymetli Mehmet Ali ağabey yazınızın sonuna öyle bir bilmece bırakıp bitirmişsiniz ki gel de çık işin içinden... Tabi biliyorum Siz İhlaslı Enver Ören beyle çalıştığını için BARANSEL meselesinin bütün ayrıntısını bildiğiniz için oraya gönderme yapıyorsunuz amenna... Ama şimdi ŞU VEYA BU ŞİRKETİN BAŞINA BARENSELLERİN GETİRİLECEĞİNİ GÖRMEMİZ NE DEMEK HANGİ ŞİRKETLERİ VE KİMLERİ KASTEDİYORSUNUZ.. BİZİ KİMMMMM KİİİİM ONLARRRR DEYİP KIVRANDIRMAYIN.. UYKUSUZ BIRAKMAYA HAKKINIZ YOK AMA.. BARİ BİR İP UCU VERİN ... :) :)
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.