Bizim gibi ülkelerde darbe tartışmaları uzun yıllardır hiç bitmiyor. Türkiye’de askerî darbe denilince aklımıza 27 Mayıs 1960 ve sonrasındaki süreç gelir. 27 Mayıs Darbesi, 12 Mart Müdahalesi, Talat Aydemir Olayı, 12 Eylül Darbesi, 28 Şubat Müdahalesi ve e-Muhtıra ile şimdilerde çok konuşulan Yargı Darbesi bunların en meşhurlarıdır. Taceddin Kayaoğlu
Oysa biraz daha ayrıntılara dalarsak bizim darbelerimizin tarihi 1960’dan çok öncelere uzanır. Yakın zamanların askerî darbeleri ile geçmiş arasında düşünsel bir ilişki kurmaya çalıştığımızda görürüz ki; Genç Osman’ın katli meselesi askerîn politize olmasının vahim sonuçları açısından üzerinde düşünülmesi gerekli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Tarihçi Ziya Nur Aksun, “Osmanlı Tarihi” isimli çalışmasında bu meseleyi değerlendirirken meâlen der ki; bu katl yerleşik Osmanlı devlet geleneğinin alt-üst olmasının başlangıcını teşkil eder. Bundan sonra devlet sık sık bu tip müdahalelere maruz kalmış (bugün hâlâ da kalmaktadır) ve Osmanlı devlet düzeni bir daha toparlanamamak üzere bozulmuştur. Doğrudur; Osmanlı’nın son üç asrı bir nevi darbeler süreci olarak yaşanmıştır.
Mithat Paşa ve gürûhu Sultan Abdülaziz’i katlederken, Ali Suavi’ciler ise Çırağan Baskını teatralini oynarken, hırslarını güdüleyen darbe zihniyetinin Osmanlı’yı hangi maceralara sürükleyeceğini tahmin edebilmişler miydi? Zannetmem. Onların bu hesapsızlıklarının karşısına iyi ki Sultan II. Abdülhamid Han dikildi. Sultanın 33 yıllık dönemi bizim yerleşik devlet geleneğimizin tekrar ayağa kalkabilme gayretidir. Fakat, ne adına İttihat-Terakkî denilen pozitivizmden devşirme yerli muhalefet, ne de küresel efendiler kadim devlet geleneğimizin bu son direnişçisini bir türlü sevemediler. Sevemezlerdi de, çünkü O; sömürgeciliğin ahlâksızlığını deşifre eden ve meydan okuyan bir adamdı. 31 Mart Olayı ile gelen “Harekât Ordusu Müdahalesi” Abdülhamid’in meydan okumasına bir darbe olduğu kadar, aynı zamanda Cermen ırkının Osmanlı’daki kısa süreli iktidarı (1909-1918) anlamına da geliyordu.
1923 ile birlikte Türkiye’de hakim unsur olan Kemalist yönetim ayrı olarak tartışılması gereken paradoksal bir durumdur. Yalnız şunu söylemekten geçemeyeceğiz; Kemalist rejim bugün hâlâ kendisini “silahlı egemen” olmaktan arındıramamıştır.
1938-1945 dönemi Atatürksüz ve fakat Kemalist egemen dönem olarak kendisini hissettirse de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye üzerindeki mutlak hakimiyetinin sarsılmaya başladığı bir dönem olacaktır. Bunun nedeni; uluslararası konjonktürdeki değişimlerdir. II. Dünya Savaşı, Hitler Almanyası’nın yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Bu gelişme demokrasilerin totaliter rejimler karşısında baskın unsur olarak ortaya çıkması anlamına gelmekte idi. 1945’lerde Stalinist Sovyet baskısını da üzerinde ağırlıklı olarak hissetmeye başlayan İnönü zekâsı, hem ulusal güvenlik kaygısı ile hem de küresel demokrasilerde CHP iktidarı için meşruiyet arayışı gayreti ile çok partili hayata geçmek “zorunda” kalmıştır.
Gerçi Türkiye’de 1950 ile başlayan demokratikleşmeyi sadece dış faktörlere bağlayıp, iç faktörleri gözden uzak tutmak doğru değil. İlk görünürde toprak reformu tartışmaları, arka planda ise gayr-i memnun muhafazakârlığın sosyal ve siyasal alanda CHP’lilik karşısında kendisine yeni özgür alanlar açma arayışı demokrasinin ortaya çıkışını zorlayıcı unsurlar olarak belirir.
1950-1960 arasında yaşanan Demokrat Parti iktidarı ile Türkiye nispeten özgürleşmiş ve zenginleşmiştir. 1960 darbesi bu süreci kesintiye uğrattı. Şimdi bu darbeyi; “ezanın Arapça aslına rücû ettirilmesi” sembolü üzerinden muhafazakârlığın güçlenmesine bağlamak pek de doğru bir yaklaşım olmaz. Bugünün Türkiye’sinde kaç kişi biliyor bilinmez, ama ezanın Arapça okunması ile ilgili kanunun altında CHP’nin de imzası var. Meraklıları Meclis zabıtlarını açıp okuyabilirler.
Öyleyse Türkiye’yi 1960 Darbesi’ne götüren etkenleri nerede aramak gerekir? diye sorulacak olursa; meselenin 1945 ile başlayan süreçle benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. O tarihlerde nasıl ki bazı dış faktörlerle Türk siyaseti dizayn edilmiş ve çok partili sisteme geçilmiş ise, 1960’da da Türk siyaseti acımasız bir darbe üzerinden yeniden dizayna tabi tutulmuştur. Bu dizaynı tetikleyen etken NATO konseptidir. Amerikalılara göre, Marshall yardımlarının karşılığı Menderes’in Sovyetler Birliği’ne yakınlaşma çabaları olmamalıydı. Bir de, Anglo-Saksonlar bu darbe ile 1909’un Cermenci İttihatçılarından rövanşı almış oluyorlardı. Bir soru daha; Cermenler bunun altında kalmış mıdır acaba?..
1960 sonrası Türkiye tarihi, 27 Mayıs Darbesi ile Türk devletinin içine bir şekilde yuvalanmış Gladyo’nun, ihtimal ki Özel Harp Dairesi vb. yapılar üzerinden uyguladığı stratejilerin tarihidir. Toplumu sağ ve sol olarak ikiye ayıran da, her iki tarafa silah taşıyan da, Taksim meydanlarında kitleler üzerine silah sıkan da onlardı. “Niye yaptılar?” sorusunun cevabı zor değil; 12 Eylül 1980 Darbesi ve onun Türkiye’deki sonuçlarına bakmak yeterlidir. Yunanistan’ın, başında Kenan Evren’in bulunduğu Millî Güvenlik Konseyi kararı ile NATO’ya üyeliğinin tekrar onaylanması da işin cabası. Yani, yine NATO konsepti, yine dizayn.
Şimdi solcu arkadaşlar diyecekler ki; “Yeşil Kuşak Projesi”ni niye atlıyorsun? Evet, bu da bir realitedir. Ve bu proje üzerinden ateist Sovyetlerin etrafı İslâmî bir hat ile kuşatılmak istenmiştir. Peki Özal iktidarı bu projenin bir parçası mıdır? Muhtemelen öyle olabilir, fakat bir çekince ile. O da şu; Bizim Evren Paşa halkın Özal’ın Anavatan Partisi’ne değil de, Turgut Sunalp’in MDP’sine oy vermesini istemişti. Bu durum Özal’ın başlangıçta bir Yeşil Proje aktörü olmadığının göstergesidir. Fakat, Sam Amca halkın Özal’a olan ilgisini öteleyemeyince, bu sefer O’nun üzerinden hesaplar yapmaya başladı. Lakin gelişen süreç; Teksaslı’nın Yeşil Kuşak Projesinin, Malatyalı Nakşi’nin stratejisi karşısında başarısızlığa uğradığını göstermiştir. Ayrı bahis…
1986-2001 arası “Derin Amerika”nın düşünce pususuna yattığı dönem olarak kaşımıza çıkar. Onları bu noktaya getiren Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov misyonu ile çökmüş olmasıydı. Söz konusu tarihlerde Amerikan dış politikasında üç ana eğilim ortaya çıktı. Bunlar; 1. Amerika dünya üzerindeki jandarmalığını terk etmesin ve eskiden olduğu gibi dünyanın her yerine müdahale edebilecek askerî üslerini korusun, 2. Amerika dünya üzerindeki askerî varlığını geri çeksin, ülkesine geri dönsün, halkının sosyal ve ekonomik sorunları ile ilgilensin, 3. Gerektiği kadar askerî güç bıraksın, diğer askerî gücünü çeksin.
Kuveyt’e “göz diktirilen” Saddam’a karşı -bu Saddam’ın etrafını iyi incelemek gerekir- düzenlenen I. Bağdat saldırısından; Derin Amerika’da silah ve petrol şirketlerinden beslenen ve bizim birinci olarak ifade ettiğimiz Şahinler Kanadının öne çıkmış olduğu anlaşıldı. Ara not olarak şunu söyleyelim; bu da gösteriyor ki; Demokrasi ülkesi olduğu “iddia edilen” Amerika’da Demokrasi aslında “Parakrasi” (Para iktidarı)dir. Neyse!
Şahinlerin adamı Baba Bush’un Yalta’dan sonra Malta’da ilk defa ciddî anlamda dile getirdiği “Yeni Dünya Düzeni” tartışması bir fikir jimnastiğinden daha ziyade Amerikalıların dünya siyasetini yeniden inşa etme stratejisinin iki basit kelime ile izahından başka bir şey değildi. Buna niye ihtiyaç duymuşlardı? denilecek olunursa; Yeni Dünya Düzeni söylemini Sovyetlerin dağılmasından bağımsız ele almak mümkün değildir. Zamanında çok da konuşulan bildik bir husus vardır; Amerikalılar devletlerini karşıtlıklar üzerine konumlayarak yönetirler (Diyalektik strateji). Eğer karşılarında onlar için düşman mesabesinden bir yapı söz konusu değilse strateji belirlemekte zorlanırlar. Görüldü ki; Sovyetlerin çökmüş olması Amerikalıları komünistsiz bırakmıştı ve onların yeni bir düşmana ve “Cadı Avı”na ihtiyaçları vardı. İşte Yeni Dünya Düzeni olarak ifadelendirdikleri şey aslında yeni bir çatışma alanı olarak belirmekteydi. O yeni alanda, Amerikan derin devletinin zihninde iki güç karşıtlığı konuşlandırıldı (Kurgulanmış Yapay Düşman). Bunların bir tarafında Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” çığırtkanlığı ile ilan edilmiş “Amerikanizm” yani kendileri, diğer tarafında ise İslam dünyası, yani “kızıl tehlike”nin ardında oluşturdukları “yeşil tehlike” durmaktaydı. Samuel Huntington ise yazdığı “Medeniyetler Çatışması” makalesi ile bunun tüm teorik zeminlerini hazırlamıştı. İşte “11 Eylül”; bu çatışmayı dünya kamuoyunda meşrulaştırmak amacıyla tertiplenmiş, baş aktörlerinin George W. Bush ve Üsame bin Ladin olduğu, tarihin en büyük komplo senaryolarından birisidir. Ne ilginçtir ki Ladin; Bush ailesinin ortak olduğu petrol şirketlerinde hisse sahibiydi ve yine ne ilginçti ki, 11 Eylül’den önce “derin Amerikalılar” tarafından tedavi gördüğü hastanede ziyaret edilmişti.
Bütün bunlar yaşanırken Türkiye’de de siyaset yeniden dizayn edilmekteydi. 28 Şubat bunun en zirvedeki yansıması olarak belirdi. Bu aslında eski Türk siyasetçilerin ve yeşil sermayenin tasfiyesi anlamına geliyordu. Fakat “yeni dizayn”ın nerelerde planlandığı merak konusudur. Özal’ın ölümü ile başlayan dönem gariplikler ile doluydu. İlginç şeyler yaşıyordu Türkiye. Meselâ; Adnan Kahveci’nin ölümü, meselâ Aydın Menderes’in kazası, meselâ bugünlerde “Köprü dizisi”ne konu olan Recep Yazıcıoğlu’nun ölümü, meselâ Alparslan Türkeş’in ölümü, meselâ bir tarikat şeyhinin Avusturya’da trafik kazasındaki ölümü, meselâ Yüksekova çetesi, meselâ Susurluk kazası, meselâ Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesi, meselâ Ömer Sabancı’nın ölümü, hele hele meselâ Üzeyir Garih’in ölümü… Sonra meselâ Bülent Ecevit’in kortizon iğneleri ile kemiklerinin kırılma noktasına gelmesi, meselâ Süleyman Demirel’in sistem dışına atılması, meselâ Necmeddin Erbakan’ın siyaseten pasifize edilmesi, meselâ bir Genelkurmay Başkanına Kıbrıs’ta tatbikat sırasında kanas ile ateş açılması. Ve final; Anayasa kitapçığının Cumhurbaşkanı tarafından Başbakanın yüzüne fırlatılması… Sorosçular bu oyunun neresinde idi acaba? Ve acaba Sorosçu karşıtları ne yapmışlardı?
Bu Neo-Conlar’ın mazilerine bakıldığında, onların Yahudi kökenli, önceleri sosyalist ve Amerikan Demokrat Parti destekçisi olduğunu görürsünüz. Sonra ani bir evrilme ile başımıza “Amerikan ulusalcısı” ve “Cumhuriyetçi” kesilip, karşımıza “Şahinler” olarak çıktılar. Küresel sermayeci Sorosçular bunlardan çok çekti gibi. Ne garip Soros da bir Yahudi…
Size tavsiyem bugün dünyada olup bitenlere bu iki gurubun yapıp etmek istedikleri açısından bakmanızdır. Mesele; temelde küreselci sermaye ile ulusalcı sermayenin çatışmasından ibarettir. Konu Türkiye’ye de bu eksen üzerinden yansımaktadır. Hadi soralım AKP ulusalcı mı küreselci mi? Hangi ekolün ön ayak olmasıyla iktidara geldi, sonra ne oldu, bugün başına niye bunlar gelmekte, yoksa kendine üçüncü bir yol mu bulmak istedi? Rubin bizim Kasımpaşalı cesur yüreğe niye “yerli Putin” diyor ki?
Ama hissediyor, biliyor ve inanıyoruz ki, bir derin güç daha var dünyada; Tüm zihnî argümanlarını “Devlet-i Ebed Müddet”ten alan…
Yorumlar alperenoğuz teşekkürler taceddin bey
sizi bu sitede görmek güzel.
ensar deniz darbe(ci)lerin tarihi fevkalade bir şekilde işlenmiş. Ancak makalede en dikkat çekici yer en son paragraf."Ama hissediyor, biliyor ve inanıyoruz ki, bir derin güç daha var dünyada; Tüm zihnî argümanlarını “Devlet-i Ebed Müddet”ten alan…"
Yazarın bu konular üzerinde biraz daha geniş bir şekilde durması temennisiyle.
39 yaşındaki Hatice Çöpoğlu aslında bir laborant. Ama başörtüsü nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalmış. Yaşadığı tüm sorunları ti'ye alan Çöpoğlu, 'Kadınca Kararınca Şakalar' adlı stad-up gösterisiyle ilk kez bugün sahneye çıkacak.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türk adalet sistemini yöneten tek organ. 10 bin hâkim ve savcının kaderi bu kurulun elinde. Yapısı, uygulamaları ve aldığı ‘mutlak’ kararlar sebebiyle hep eleştirilerin hedefi oldu. Peki, dokunulamayan bu yüksek yargı hegemonyası nasıl kırılacak?
İran'da, cinayet suçundan idama mahkum edilen biri kadın, 10 kişi infaz edildi. İran'daki yarı resmi Fars Haber Ajansı'nın haberinde, başkent Tahran'daki Evin hapishanesinde cezaları asılarak infaz edilen mahkumlar arasında, 2001 yılında eşini öldürdükten sonra parçalara ayıran bir kadının da bulunduğu belirtildi.
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.