Seydibeşir Esir Kampı'nda 15 bin esir Türk ilaçlı sudan geçirilerek kör edilmişlerdi. Konu TBMM'nin gündemine gelmiş, hükümet karar alarak Dışişleri Bakanlığı'nın olayı takip etmesini istemişti
29 Temmuz 2001 günü Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, köşesinde İskenderiye'deki esir Türkler'den bahseden Yunanlı bir yazara ait bir kitapta İskenderiye'de esir tutulan kör Türk esirlerin denizde boğulduklarını anlatıyordu. Özkök, olayın belki de yazarın hayal mahsulü olabileceğini belirtiyordu. Olayın belgelere yansıyan gerçek yanı ise şöyle idi; I. Dünya Savaşı'nda İngilizler'e esir düşen Osmanlı askerlerinin bir kısmı güvenli bölge olarak Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'nda tutuluyorlardı. Kampın tam adı, "Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye Kampı" idi. Burası tek kamp olmayıp birbirinden tel örgülerle ve numaralarla ayrılmış idi. Yaklaşık 135-150 bin civarında Osmanlı esiri orada 2 yıl kadar kaldılar. 1918'de Filistin cephesinden esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri, 12 Haziran 1920'ye kadar zor şartlar, dayak, açlık altında kaldılar. O dönemde Mısır Genel Komutanı General Allenby, Mısır Usera Müfettişi Albay Simson idi.
KRİZOLLU SU İLE KÖR EDİLDİLER
O tarihte ve bugün de savaş suçu sayılan olayda Seydibeşir Kampı'nda İngiliz doktorların gözetimi altında 15 bin esir asker süngü zoruyla ile miktarı normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmış sudan mikrop kırma gerekçesi ile geçirilmiş ve 15 bin genç insanın kör edilmesine sebebiyet verilmiştir.
Konu Ankara'ya Malta Esir Kampı'ndan dönen Edirne Mebusu Şeref ve Faik beylerin 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM'de yaptıkları konuşmalarla intikal etti. 28.5.1337 Cumartesi günü TBMM'nin 37. İçtima'sında, Faik ve Şeref beyler bir takrir vererek İngiltere'nin Türk paşa, milletvekili, yazar ve sair meslekten aydınları Malta'da tutuklu olarak bulundurmasının hiçbir milletlerarası hukuka uymadığı ifade edildikten sonra Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiği bunun faili olan İngiliz tabib, garnizon komutanı ve zabitlerin cezalandırılması için TBMM'nin teşebbüse geçmesi isteniyordu.
Takririn TBMM'de okunmasından sonra söz alan Mehmet Şeref Bey " ...İngilizler'e esir düşüp Mısır'a sevkedilen çocuklarımız mahsus ihzar edilmiş bir formüle, muzadı taaffün maddeler içlerine, boyunlarına kadar sokuyorlardı. Fakat Türk çocuğu oraya girince bir İngiliz neferi başına dikiliyor ve süngüsünü uzatınca zavallı yavrucak başını başını içeri çekiyor ve iki gözü kör oluyordu. İngilizler böylece onbeşbin Türk'ün gözünü çıkarmışlardır" diyordu.
Dışişleri'nin açıklaması yok
Bu belge bize TBMM'nin Mısır'daki esir kampında İngiliz doktorlar, garnizon komutanı ve kamptaki İngiliz askerlerinin 15 bin esiri kasten sakat bıraktıkları için haklarında siyasi takibatın yapılmasının karar altına alındığını gösteriyor. Konunun takibi hükümet tarafından Dışişleri Bakanlığı'na bildiriliyordu. Dışişleri Bakanlığı'nın ise olayın nasıl sonuçlandığına dair henüz bir açıklaması maalesef yok.
BAKANLAR KURULU KARARI
Bu konuşmalar TBMM hükümetini de harekete geçirmiş ve konunun takip edilmesi için hükümet kararı alınmıştı. Ankara Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan 28 haziran 1337 tarihli altında Mustafa Kemal Paşa'nın da TBMM Reisi sıfatı ile imzası bulunan Bakanlar Kurulu Kararı'nda da şunlar söyleniyordu: "Malta'da mevkuf bulunanlar ile Mısır'da onbeş bin esiri kasten malül bırakan İngiliz tabibleriyle garnizon kumandan ve zabitleri hakkında Edirne Mebusu Şeref ve
Faik beyler tarafından verilüp icra Vekileri Heyeti'ne tevdi ve tensip edilen ve Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi'nin 29. 5. 337 tarihli ve zabıt ve kavanin kalemi 354/706 numaralı tezkere ile mürsel takrir icra vekilleri heyetinin 28.6.337 tarihli içtimaında kıraat olunarak lazım gelen bu mütalaati fenniye dermeyanı zımnında Sıhhiye ve teşebbüsatı siyasiyede bulunmak üzere Hariciye Vekaleti'ne takrir sureti musaddakasının lefiyle işarı karagir olmuştur. 28 Haziran 337"
(Kaynak: Yeni Şafak, 31 Temmuz 2001)
Maveraünnehir nereye dökülür
ATLAS Dergisi'nin son sayısında okudum. Sayıları 202 binmiş. Birinci Dünya Savaşı'nda Burma'dan Malta'ya, Mısır'dan Sibirya'ya uzanan kamplarda esaret çeken Türklerin sayısı buymuş.
Dergideki fotoğrafa bakıyorum.
Yüzlerindeki ifadeler ve başlarına taktıkları o şeyler, savaşa imparatorluk olarak girip, mendil içi kadar bir toprak parçasıyla çıkan bir ülkenin coğrafya dersi gibi.
İstanbul fesleri, Balkan şapkaları, çorbacı külahları, Enver Paşa serpuşu enveriyeler, Arnavut külahları, Kafkas kalpakları, destarlar, Şirvan kalpakları, Mevlevi sikkeleri, neresi olduğunu bilmediğim başka külahlar...
* * *
Hepsi, savaşa girmişler ve esir düşmüşler...
Kaybolmuş bir imparatorluk, yitirilmiş vatanlar, bitip tükenmiş hayatlar.
Ve geride kalmış aileler...
Kafamda hep o uğursuz dönemi hayal ederim.
19. yüzyılın sonu ile 1920 arasında geçen o kábus yıllarını.
Savaş içinde doğup, savaş içinde ölmüş bir nesli...
Türk milletinin ve Osmanlı ümmetinin en acıklı yılları.
Esir 202 bin Türk...
Bunlara şehitleri de ekleyin.
Sonra kulak verin.
Müthiş bir ''geri dönemeyenler ağıtını'' işiteceksiniz.
Bu ağıt, küçüklüğümden beri kafama yerleşmiş bir fotoğrafın sanki rakamlara dönüşmüş ispatıdır.
Her Türk ailesi, en azından bir ferdini, Kafkasya'da, Arap çöllerinde, Magrip'te bırakmıştır.
Bu coğrafya her Türk ailesinin ortak şehitliğidir.
Hiçbir zaman çiçek koyamadığımız isimsiz bir Türk şehitliği...
Ne zaman esir Türklerle ilgili bir şey okusam, aklıma o Yunan yazar gelir.
Şimdi adını unuttum. Aradım bulamadım.
Yıllarca önce, 1970'lerin ortasında bir Paris akşamında tenha bir metroda, banliyödeki evime giderken okumuştum.
* * *
Kitabın adı ''Nil '' idi.
Hikáyenin biri, İskenderiye'de esir kalmış kör Türk esirleriyle ilgiliydi.
Gözleri görmeyen Türk esirlerinin dolaşması için, kaldıkları yerden başlayıp, meydanı dolaşan uzun bir halat konmuştu.
Hava almak isteyen esirlerin en önündeki halatı tutuyordu. Ötekiler de birbirlerini tutarak volta atıyorlardı.
Sonra bir gün, ya muzip ya da kötü biri, bu halatın ucunu İskenderiye'nin o meşhur rıhtımından denize sarkıtıyordu.
Savaşta bir şarapnel parçası ile gözlerini kaybetmiş Türk esirleri, o halatı takip ederek rıhtımdan denize dökülüyorlardı.
Yanlış hatırlamıyorsam hepsi de boğuluyordu.
* * *
Yıllar sonra, Cumhurbaşkanı Demirel ile 10 saatliğine İskenderiye'ye gitmiştik.
Orada gözlerim hep ''Ámá Türkler rıhtımını'' aramıştı.
Ama o uğursuz rıhtımı hiçbir zaman bulamadım.
Herhalde şurasıdır diye kafamdaki hayalete uygun bir yeri belledim.
Orada oturup, tek tek denize dökülen esir Türkler için dua ettim.
O gün İskenderiye bakımsızdı.
Kalın bir hüzün tabakası binaların üzerini örtmüştü.
Akdeniz ağırbaşlı ölü dalgalar halinde İskenderiye rıhtımına dökülüyordu.
Ufku hep irili ufaklı adalarla bölünmüş bir Egeli için Akdeniz burada okyanus gibiydi.
O rıhtımda esir Türkler için küçücük bir mezar taşı bile yoktu.
Belki de onlar, Yunanlı bir yazarın hayalinin mahsulü idi.
Ama işte orada fark ettim ki, her Türk'ün içinde bir yerde, geri dönemeyen aile fertleri için dikilmiş bir mezar taşı vardır.
Üzerinde de görünmeyen harflerle yazılmış şu cümle:
''Vatanı için öldü.''
* * *
Ece Ayhan çok sevdiğim bir şiirinde şöyle diyordu:
''Devlet ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbinedir.''
* * *
Evet Maveraünnehir nereye dökülür?
Benim cevabım şu olurdu:
''İçimdeki o meçhul mezar taşlarının ve görünmez şehitliklerin döküldüğü her denize.''
Zaten coğrafya dersinden sözlüye kalkan her cumhuriyet çocuğunun kalbinde bu cevap vardır.
Yorumlar doğan şahin Cezmi Yurtsever ve Ahmet Altınel iddiaları:
Tarih 3. şahıslardan duyduklarınızla yazılırsa ancak bu şekilde bir sonuç olur. Hatta bir dönem Atatürk’ün gözlerinin bile "Çöl Fırtınasında" kör olduğu haberi gelmişti. O dönemde her türden hastalık yanı sıra, Anadolu’da yaygın trahoma hastalığı zaten vardı. Buna kötü çöl şartlarını, Anadolu dağlarından gelmiş, kum nedir bilmeyen askerlerin zaafını da katarsanız durumu anlarsınız. Elde kanıt olmadan, bir kaç fotoğraf ve bir kaç Subayın yazdıklarıyla tarih yazılmaz. Yanılırız. Benim araştırmalarım kasti olarak böyle bir şey yapılmadığını gösteriyor. Lizol denilen maddenin yan etkileri zaten 1930 lu yıllarda keşfedildi. Üstelik Avustralya Arşivlerinden alınmış "kazan" fotoğrafına bakarsanız askerlerin hiç de "kör" olmuş gibi çıkmadıklarını görürsünüz (bende bir adet daha var bu fotoğraflardan). Kampta esirler fotolarına bakarsanız kıyafetlerinin ne kadar düzgün olduğunu anlarsınız. Mısır esir kampları denilen ve Sidibişir kısmında 15 bin askere işkence yapıldığı iddiası tutarsızdır Çünkü Sidibişir kampı zaten 5 bin kişi kapasitelidir ve Subay kampıdır. Burada bazı şaşaaya alışmış Osmanlı subaylarının istediklerini bulamayınca bu tür bir söylenti çıkarmaları savaş şartlarında normaldir. Ama 90 küsur yıl sonra bunlara inanmak en azından tarihe saygı duymamaktır. Üstelik 15 bin kişi kör olarak yurda dönmüşse, onlara refakat eden en az 15 bin kişinin de olayı bilmesi, yazması, kanıt bırakması gerekmez miydi? Konu Osmanlı idaresi tarafından da araştırılmış ve bir daha gündeme gelmemiştir. Şimdi yıllar sonra aynı çorba yeniden kaynatılıyor. Bunu anlamsız bir çaba olarak görürüm. Kampta iki Ermeni doktor olması demek her Ermeni’nin Osmanlıya zulüm ettiği anlamına gelmez. Gelmemelidir. Benim elimdeki belgelerde Ermeni doktorlar yanı sıra Arap asıllı doktorlar ve her kampta 3-5 Türk hastabakıcı olduğu yönünde beyanat var. Üstelik Kızılay'ın da konuya dâhil olduğunu bilmenizi isterim. Yani sayın arkadaşım; askerlerimiz bu kadar sahipsiz değildi. Var mı öyle şey; senin 15 bin askerin kör edilecek ( ki bir kısmı da yarı kör kalmış olmalı), kanıt bulunamayacak? Var olan fotolar ise savaş tarafı bir ülke arşivlerinde yıllardır yayınlanacak (yani bakın biz onları nasıl kör ettik diye kanıtları yayınlayacaklar. Size mantıklı geliyor mu?)
Sözün özü; ben bu tip kanıtsız iddialarla uğraşmaktansa, bizim aldığımız İngiliz, Yeni Zelandalı, Avustralyalı, Rus, İtalyan, Gurka, Hintli vs esirlere kendi kamplarımızda nasıl davrandığımızı anlatmak, yıllardır yazılmış yabancı kitaplarda atılan pis, propaganda amaçlı, aşağılayıcı iddia (kitaplar, raporlar epey var Türklerin esirlere nasıl kötü davrandığı konusunda) ve olayları sorgulamanın daha doğru olduğu inancım gereği, yaklaşık20 bin sayfa yabancı kaynak taradım. Yüzlerce resim buldum. İşte şimdi de başkalarının hatasını eleştirerek değil, kendi yaptığımız güzellikleri anlatarak tarihe katkı yapmaya çalışıyorum. Kısa süre sonra bu konuda kitap yapmayı tabii ki düşlüyorum. Mısır konusuyla ilgili aklımda şu sorular dönüp duruyor:
Cerasol (lizol) Nedir? Ne zaman bulundu? Kör Türk askerleri değişimde eve nasıl döndüler? Bunlar kayıt altına alınmadı mı? İngilizler bunu yapınca ne kazanacaklardı? Binlerce esire bakmak zorunda olan İngilizler için Kör askerlerin bakımı zorlaşmadı mı? Neden öldürmediler? Xenofobi ve kışkırtıcılık nedir ve nasıl tedavi olunur? Hakikaten inanmak istediğimize mi inanıyor ve işin kolayına kaçıyoruz ya da doğruları bulmak için hazmı zor olan gerçekleri de dürüstçe önümüze koyuyor muyuz?
Saygılarımla
gocyolu@yahoo.com
2001 yılında verdiği ifadeler Ergenekon soruşturmasına temel oluşturan Tuncay Güney, Kanada'dan yaptığı açıklamalarla hala gündeme damgasını vurmaya devam ediyor.
Ekranlardaki altın fırtınası bu akşam start alıyor. Yarışmacı olmak isteyenlerin telefonları kilitllediği Yazı-Tura’nın sunucusu Aysun Kayacı, yarışmada güzelliğinden çok bilgisiyle öne çıkacağını söyledi.
NEW York Times Gazetesi’nin Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise, özellikle Pakistan’daki Fethullah Gülen okullarına büyük övgü yağdırdığı ünlü yazısından sonra, bu defa da Türkiye’deki türban sorununa el attı.
Son Ergenekon operasyonunda gözaltına alınan 'travestiler kraliçesi' lakaplı Seyhan Soylu ve oyuncu Nurseli İdiz'in yeni bir 28 Şubat süreci için zemin hazırlamakla suçlandığı öğrenildi.
Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı "Büyük Hadron Çarpıştırıcısı" (LHC), 13.7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama'dan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek için yarın çalıştırılacak.
ABD'de yaşayan Amishler, dünyadan tecrit edilmiş bir hayat sürüyor. Elektriksiz yaşıyor, at arabası kullanıyor, TV ve bilgisayardan uzak duruyor. İşte Amishler'in izole hayatı...